"Tek bir dev felaket bir anda ortaya çıkmıyor, birden fazla sistem aynı anda bozuluyor"
İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, Panama Kanalı’ndaki kuraklıktan El Niño’ya, yapay zekânın enerji ihtiyacından halk sağlığı ve biyolojik çeşitliliğe uzanan gelişmeler üzerinden iklim krizinin ekonomi, enerji, ticaret ve ekosistemlerle kurduğu sistemik bağlara dikkat çekiyor.
Bugün yine bu haftanın iklim haberleri arasında özellikle ana akım medyada kurulmayan bağlardan söz edeceğiz. Çünkü iklim krizini yalnızca sıcaklık rekorları, seller, yangınlar ya da kuraklıklar üzerinden anlatmak artık kesinlikle yeterli değil. Asıl meselemiz, bütün bunların aynı anda ekonomi, enerji, sağlık, gıda, su, ticaret ve biyolojik çeşitlilik üzerinde nasıl baskı oluşturduğunu görebilmek.
Geçtiğimiz yıl Aktüerya Enstitüsü ile Exeter Üniversitesi tarafından hazırlanan “Gezegensel Sürdürülebilirlik – Doğayla Dengemizi Bulmak” raporu, iklim krizinin yaratabileceği sistemik riskleri değerlendirmişti. Raporda ele alınan en ağır senaryolardan biri, küresel sıcaklık artışının sanayi öncesi döneme göre 3 dereceye ulaşmasıydı. Araştırmacılar böyle bir dünyada birden fazla iklim devrilme noktasının tetiklenebileceğini, kritik ekosistemlerin bozulabileceğini, yüksek düzeyde tür kaybı yaşanabileceğini, devletlerin işlevsizleşebileceğini ve ciddi sosyo-politik parçalanmaların ortaya çıkabileceğini belirtiyordu.
Rapordaki en sarsıcı tahminlerden biri ise 2050 yılına kadar 3 derece veya üzerindeki ısınan bir dünyada en az 4 milyar insanın ölümüne kadar uzanabilecek bir risk senaryosuydu. Tam burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Bu, “2050 yılında kesin olarak 4 milyar insan ölecek” demek değil. Çok yüksek ısınma koşullarında sistemlerin nasıl çökebileceğini değerlendiren ağır bir risk senaryosu bu. Ama yine de sözünü ettiğimiz rakam, bugünkü dünya nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturuyor.

Böylesine devasa bir riskin dünya medyasında yaratması gereken etkiyi ise hiç görmedik. The Guardian aynı raporu haberleştirirken başlığını 4 milyar insanın ölüm ihtimali üzerine değil, iklim şoklarının 2070 ile 2090 arasında küresel ekonomide %50’ye varan bir Gayrisafi Yurt İçi Hasıla kaybına yol açabileceği üzerine kurmuştu. Ekonomik çöküş elbette son derece önemli. Ancak insanlığın yarısının yaşamını ilgilendiren bir senaryonun bile ekonomik kayıp başlığının gerisinde kalabilmesi, iklim krizinin medya tarafından nasıl çerçevelendiğini gösteren çarpıcı bir örnek.
Ve bu yalnızca tek bir gazeteyle ilgili değil. Ana akım medya iklim krizini uzun zamandır parçalara ayırarak anlatıyor. Bir yerde kuraklık, başka bir yerde enerji krizi, bir başka haberde yapay zekâ ve veri merkezleri, ardından gıda fiyatları, El Niño, bir sağlık araştırması ya da bir deniz krizi. Her biri ayrı bir kategori altında sunuluyor. Oysa sadece bu hafta bile karşılaştığımız haberlere yan yana baktığımızda hepsinin çok daha büyük bir sistemik dönüşümün parçaları olduğunu görüyoruz. Aslında ben de her hafta aynı bu açıdan haberlerimi size ulaştırmaya çalışıyorum.

Mesela bu haftaki haberlerden Panama Kanalı buna çok iyi bir örnek. El Niño’nun etkisiyle Orta Amerika’da kuraklık derinleşirken Panama Kanalı çevresinde Mayıs ile Ağustos arasındaki yağışlar tarihsel ortalamanın yüzde 34 altında kaldı. Kanalı besleyen yapay göllerde su seviyesi düşünce kanal yönetimi günlük gemi geçişlerini azaltma kararı aldı.
İlk bakışta bu bir deniz ticareti haberi gibi gelebilir size ancak Panama Kanalı küresel deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 5’ini taşıyor. Bir bölgede yağmurun azalması, birkaç adım sonra küresel tedarik zincirlerini etkileyebiliyor; gemiler bekliyor, nakliye maliyetleri yükseliyor, şirketler alternatif rotalar arıyor ve ürünlerin maliyeti dünyanın başka bir köşesindeki tüketiciye kadar ulaşıyor. Dahası, kanalı besleyen göller Panama nüfusunun yaklaşık yarısına içme suyu da sağlıyor. Yani giderek azalan aynı su için, hem küresel ticaret hem de insanların temel su ihtiyacı birbiri ile yarışıyor.
Bunun hemen arkasında El Niño var elbette. İklim bilimci James Hansen’in değerlendirmelerine göre mevcut El Niño, bazı önemli okyanus sıcaklığı göstergelerinde 1997-1998’deki güçlü “süper El Niño” seviyelerini şimdiden aşmış durumda. Üstelik El Niño olayları normalde kuzey yarımkürenin kış aylarında zirveye ulaşıyor. Yani daha beklenen zirveye aylar varken olağanüstü değerlerden söz ediyoruz.
Böylesine güçlü bir El Niño yalnızca okyanus sıcaklığında bir rekor demek değil. Küresel yağış ve rüzgâr düzenlerini değiştiriyor; bir yerde kuraklık yaratırken başka bir bölgede aşırı yağışlara ve sellere yol açabiliyor. Tarımsal üretimi, gıda fiyatlarını, enerji altyapısını ve su kaynaklarını etkiliyor. Panama Kanalı örneğinde gördüğümüz gibi, okyanustaki bir sıcaklık anomalisi birkaç adım sonra küresel ticaret problemine dönüşebiliyor.
İrlanda’daki gelişmeler ise iklim krizinin teknolojiyle bağını gösteriyor. İrlanda, 1999’dan beri ülkede nükleer enerji üretimini yasaklıyor. Ama bugün bu politika yeniden tartışılıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri, yapay zekâyı mümkün kılan veri merkezlerinin giderek büyüyen enerji ihtiyacı.

İrlanda’da veri merkezleri bugün toplam elektrik tüketiminin yaklaşık %22’sini oluşturuyor. Bu oranın 2030’ların başında %31’e kadar çıkabileceği tahmin ediliyor. Yapay zekâ bize çoğu zaman tamamen dijital, neredeyse fiziksel dünyadan kopuk bir teknoloji gibi sunuluyor. Oysa arkasında dev veri merkezleri, elektrik şebekeleri, enerji santralleri, soğutma sistemleri ve büyük miktarda su tüketimi var. Bir ülkenin onlarca yıllık nükleer enerji politikasının yapay zekânın elektrik talebi nedeniyle yeniden tartışılmaya başlanması, dijital ekonominin aslında ne kadar fiziksel olduğunu açıkça gösteriyor.
Bir başka haber ise insan bedeninin de bu değişimin dışında olmadığını ortaya koyuyor. TIME’ın aktardığı yeni bir araştırmada, 1999 ile 2020 yılları arasında yaklaşık 7 bin kişinin kan değerleri incelendi. Atmosferdeki karbondioksit seviyesi yükselirken kandaki bikarbonat seviyelerinde de yaklaşık %7’lik bir artış tespit edildi. Bikarbonat, kanın fazla asidik hale gelmesini engellemeye yardımcı olan temel mekanizmalardan biri ve araştırmacılar bu değişimin vücudun daha yüksek karbondioksit seviyelerine karşı fizyolojik bir yanıtı olabileceğini söylüyor.

Bugünkü atmosferik karbondioksit seviyelerinin ağır sağlık belirtilerine yol açtığı söylenmiyor; bunu özellikle belirtmek gerekiyor. Ancak daha yüksek seviyelere maruz kalmanın baş ağrısı, yorgunluk, konsantrasyon kaybı ve karar verme kapasitesinde azalma gibi etkileri biliniyor. Buradaki önemli nokta; iklim krizini yalnızca dışarıda yaşanan bir çevre sorunu gibi düşünemeyiz. Atmosfer değiştiğinde soluduğumuz hava değişiyor ve bedenimiz de bu değişime tabii ki yanıt veriyor.
Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler ise bu sistemik tabloya başka bir boyut ekliyor. ABD ile İran arasındaki gerilim nedeniyle bölgede 1.500’den fazla büyük ticari geminin uzun süre hareketsiz kalması, gemilerin gövdelerinde mikroorganizmalar, algler ve diğer deniz canlılarının birikmesine yol açıyor. Araştırmacılar, gemiler yeniden hareket ettiğinde bu canlıların dünyanın farklı limanlarına taşınabileceğini ve bazı gemilerin istilacı türler açısından birer “süper yayıcıya” dönüşebileceğini söylüyor.

Hürmüz’deki durum tabii ki doğrudan iklim krizinden kaynaklanmıyor. Ancak tam da “Planetary Solvency” raporunun işaret ettiği sistemik risk meselesi burada önem kazanıyor. Bir jeopolitik kriz deniz taşımacılığını durduruyor, bunun sonucu biyolojik istila riski ortaya çıkıyor. Kuraklık Panama Kanalı’nı zorluyor, ardından küresel ticaret etkileniyor. Yapay zekâ büyüyor, enerji talebi artıyor ve bir ülkenin nükleer politikası yeniden tartışılıyor. Atmosferdeki CO2 yükseliyor ve bu değişimin izlerini insan bedeninde bile görmeye başlıyoruz.
İklim krizine bakarken eksik olan şey tam olarak bu bağlantılar. Ana akım medya çoğu zaman Panama Kanalı’nı “ticaret”, El Niño’yu “hava durumu”, İrlanda’yı “enerji”, yapay zekâyı “teknoloji”, kandaki değişimleri “sağlık”, Hürmüz’ü ise “jeopolitika” başlığı altında anlatıyor. Ama bunların hepsi aynı gezegende, birbirine bağımlı ekonomik ve ekolojik sistemlerin içinde gerçekleşiyor.
Bu nedenle “Gezegensel Sürdürülebilirlik” raporundaki 4 milyar ölüm senaryosunun asıl önemi yalnızca rakamın büyüklüğünde değil. Rapor bize tek bir dev felaketin bir anda ortaya çıkacağını söylemiyor; birden fazla sistemin aynı anda bozulabileceğini söylüyor. Gıda sistemleri, su kaynakları, ekosistemler, ekonomiler, devletler ve toplumlar aynı anda baskı altına girdiğinde bu krizler birbirini beslemeye başlıyor.
Belki de ana akım medyanın en büyük sorunlarından biri hâlâ iklim krizini bir “çevre haberi” olarak görmesi. Oysa artık Panama Kanalı haberi de iklim haberi, enerji politikası da, gıda fiyatları da, yapay zekâ da, halk sağlığı da giderek daha fazla iklim haberinin parçası haline geliyor. İklim krizini gerçekten anlamak istiyorsak artık yalnızca tek tek felaketlere değil, bu olayları birbirine bağlayan sisteme bakmamız gerekiyor.
Ben Atlas Sarrafoğlu. Apaçık Radyo’nun İklim Kuşağı Konuşuyor programını dinlediniz. Haftaya tekrar burada buluşana dek kendinize sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen iyi bakın.
Benzer İçerikler
4 Milyar Ölü: ‘Söylenecek Söz Kalmadı’
“Sizi daha kaç kez uyarmam gerekiyor?”
Atlas Sarrafoğlu
"Zamanımız giderek daralıyor"
Atlas Sarrafoğlu
COP27 gündemine yakından bakış
Atlas Sarrafoğlu