4 Milyar Ölü: ‘Söylenecek Söz Kalmadı’
‘Ana akım’ medyanın gerçeklikten ne kadar kopmuş olduğuna dair bir göstergeye ihtiyacınız varsa şunu düşünün: 2050 yılına kadar küresel sıcaklığın 3 santigrat derece artması sonucun
‘Ana akım’ medyanın gerçeklikten ne kadar kopmuş olduğuna dair bir göstergeye ihtiyacınız varsa şunu düşünün: 2050 yılına kadar küresel sıcaklığın 3 santigrat derece artması sonucunda en az 4 milyar insanın hayatını kaybedebileceği ihtimali, haber manşetlerinde neredeyse hiç yankı bulmadı.
Geçen yıl, Institute and Faculty of Actuaries ile Exeter Üniversitesi’nden uzmanlardan oluşan bir ekip, “Planetary Solvency – finding our balance with nature” (“Gezegensel Ödeme Gücü – doğayla dengemizi bulmak”) başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda, insanlığın sera gazı emisyonlarını durdurmak için derhâl ve kararlı biçimde harekete geçmemesi hâlinde ortaya çıkabilecek riskler ve muhtemel yıkıcı sonuçlar incelendi. Bu emisyonlar şimdiden giderek daha yıkıcı orman yangınlarına, sellere, kuraklıklara, mahsul kayıplarına ve gıda arzına yönelik tehditlere yol açmış durumda.
Sanayi öncesi döneme kıyasla küresel sıcaklıklardaki mevcut artış, 2015’te Paris İklim Zirvesi’nde üzerinde uzlaşılan 1,5°C’lik “sınırı” aşmanın eşiğinde. Protestocular o dönemde “Hayatta kalmak için 1,5” sloganını kullanıyordu.
Ancak emisyonlar mevcut seyri izlemeye devam ederse, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli 2050’ye kadar yaklaşık 2°C’lik bir ısınma öngörüyor; bunun 2039 gibi erken bir tarihte gerçekleşmesi de mümkün. 2050’ye kadar 2°C’lik ısınma, uzman aktüerler ile Exeter Üniversitesi araştırmacılarının değerlendirdiği senaryolar arasında “yüksek olasılıklı” senaryo olarak yer aldı. Araştırmacılar 2°C’lik ısınmayı “felaket boyutunda” olarak nitelendirdi ve bunun iklim, doğa, toplum ve insan ölümleri üzerindeki bir dizi etkisini sıraladı:
- Bazı kritik ekosistem hizmetlerinin ve Dünya sistemlerinin çökmesi.
- Birden fazla bölgede büyük çaplı yok oluş olayları.
- Okyanus dolaşımının ciddi biçimde bozulması.
- Çok sayıda iklim devrilme noktasının tetiklenmesi ve kısmi bir “devrilme zinciri”nin ortaya çıkması; bunun da iklimdeki istikrarsızlığı daha da artırması.
- Birçok bölgede ciddi sosyo-politik parçalanma; alçak rakımlı bölgelerin kaybedilmesi.
- Aşırı sıcaklık ve su stresi nedeniyle milyarlarca insanın istem dışı kitlesel göçe zorlanması.
- Hastalık, yetersiz beslenme, susuzluk ve çatışmalar nedeniyle felaket boyutunda kitlesel ölümler.
Ve hepsinden en çarpıcı sonuç:
- En az 2 milyar insanın hayatını kaybetmesi.
Bu tablo başlı başına son derece ürkütücü olsa da, uzman ekip 2050’ye kadar 3°C’lik ısınmayı öngören, ihtimal dışı bırakılamayacak ve hatta oldukça olası olan daha da “aşırı” bir senaryoya da yer verdi. New Scientist kısa süre önce, dünyanın mevcut tahminlerin öngördüğünden yüzde 25 daha fazla ısınabileceği sonucuna varan yeni bir iklim araştırmasını haberleştirdi; bu da 2100 yılına kadar yaklaşık 3,25°C’lik bir ısınmaya işaret ediyor. Hatta bazı saygın bilim insanları, fosil yakıtlara dayalı mevcut tehlikeli gidişat devam ederse 2050’ye kadar 3°C’lik sıcaklık artışının en olası sonuç olduğuna inanıyor. Örneğin Alman Fizik Derneği ile Alman Meteoroloji Derneği geçen yıl ortak bir uyarı yayınlayarak, gezegenin 2050’ye kadar sanayi öncesi seviyelerin 3°C üzerine çıkabileceğini belirtti. Hollandalı iklim araştırmacısı ve Club of Rome Hollanda’nın İcra Direktörü Leon Simons da bu uyarıya ilişkin X’te faydalı bir ileti dizisi yayınladı.
İklim politikaları alanında çalışan Climate Analytics adlı düşünce kuruluşunun CEO’su ve iklim bilimci Bill Hare ise şu uyarıda bulundu:
“Bu, basitçe fiziğin bir sonucu. Güçlü adımlar atılmadığı takdirde, ısınmayı 2°C ile sınırlandırma kabiliyetimizi bile kaybediyoruz. İnsanların bunun farkında olması ve bunun siyasi bir başarısızlık olduğunu bilmesi gerekiyor. Bu, ilahi bir takdir ya da benzeri bir şey değil. Bunun nedeni, pek çok yerde siyasetçilerin yeterince hızlı harekete geçmemesi.”
Gerçek anlamda iktidar sahibi olup da “yeterince hızlı harekete geçen” hiçbir siyasetçinin olmadığı bile söylenebilir. Hatta tam tersine, iklim konusunda esaslı adımlar atmaktan kaçınıyor, kimi zaman bu adımları doğrudan engelliyorlar. Özünde, fosil yakıt çıkarlarının etkisi altına girmiş durumdalar.
Peki, küresel sıcaklığın 3°C artmasının sonuçları ne olurdu? “Planetary Solvency” raporu, en az 4 milyar insanın hayatını kaybedeceğini tahmin ediyor. Bunun yanı sıra:
- Birden fazla iklim devrilme noktasının tetiklenmesi ve bunların zincirleme bir devrilme sürecine yol açması.
- Birçok kritik ekosistem hizmetinin ve Dünya sisteminin çökmesi.
- Yeryüzündeki daha karmaşık yaşam biçimlerinde yüksek düzeyde yok oluş.
- Dünya genelinde ciddi sosyo-politik parçalanma ve/veya devletlerin işlevini yitirmesi; bununla birlikte sermayede ve sistemlerin kimliğinde hızlı, kalıcı ve büyük çaplı kayıplar.
- Sık sık yaşanan büyük ölçekli kitlesel ölüm olayları.
Bu korkunç tabloyu bir perspektife oturtmak gerekirse, 4 milyar ölüm, günümüzdeki dünya nüfusunun yaklaşık yarısına karşılık geliyor.
Dikkat çekici olan şu ki, 4 milyar rakamı raporun başlığında yer almadı. Ana metinde de ele alınmadı. Bunun yerine, 40 sayfalık raporun 32. sayfasındaki bir ekte yer aldı.
Peki Guardian bunu nasıl haberleştirdi? “Aktüerlere göre iklim şokları, 2070 ile 2090 arasında küresel ekonomide GSYİH’nın %50’sine varan kayba yol açabilir” başlığıyla. 4 milyar insanın ölebileceği tahmini ise yalnızca beşinci paragrafta, geçerken anıldı.
Aynı ayın ilerleyen günlerinde, Observer’ın eski bilim ve çevre editörlerinden Robin McKie’nin iklim krizine ilişkin bir yazısında da söz konusu rapora değinildi:
“Raporda, iklim krizinin yarattığı risklere karşı derhâl politika önlemleri alınmadığı takdirde küresel ekonominin ‘2070 ile 2090 arasında GSYİH’da %50’lik bir kayıpla karşı karşıya kalabileceği’ belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor: ‘Nüfuslar şimdiden gıda sistemindeki şoklardan, su güvensizliğinden, sıcaklık stresinden ve bulaşıcı hastalıklardan etkileniyor. Bunlar kontrol altına alınmazsa kitlesel ölümler, kitlesel yerinden edilme, ciddi ekonomik daralma ve çatışma olasılığı daha da artacaktır.’”
McKie daha sonra University College London’da jeofizik ve iklim kaynaklı tehlikeler alanında fahri profesör olan Bill McGuire’dan alıntı yaptı. McGuire, raporu “çok çarpıcı bir uyarı” olarak nitelendirdi ve sözlerini şöyle sürdürdü:
“Planetary Solvency’deki öngörüler ışığında, umudun artık karşılayamayacağımız bir lüks olduğu oldukça açık. Gerçek şu ki, çok ama çok büyük bir belanın içindeyiz ve bu durum her geçen gün daha da kötüleşiyor.
“Hükümetlerin ve iş dünyasının attığı adımlarla, iklim çöküşünün toplum ve ekonomi üzerinde yaratacağı devasa etkilerin gerçekliği arasında artık olağanüstü bir kopukluk bulunduğu basit bir gerçektir.”
Ancak Observer’daki yazıda, milyarlarca insanın hayatını kaybetmesinin muhtemel olduğuna dair hiçbir ifadeye yer verilmedi.
Aktüerlerin raporuyla ilgili Birleşik Krallık’taki diğer ulusal gazetelerin hiçbirinde tek bir yazı dahi bulamadık. BBC News internet sitesinde de herhangi bir habere rastlayamadık. Bu sessizlik olağanüstü. Bu, görmezden gelme yoluyla propagandanın çarpıcı bir örneği; hatta devlet-şirket medyasının işlediği en büyük suç olarak bile değerlendirilebilir.
Nitekim raporu hazırlayan uzman ekipte, Birleşik Krallık Hükümeti Aktüerya Dairesi’nden bir aktüer de yer alıyordu. Bu nedenle hükümetin internet sitesinde “Aktüerler, gezegensel iflas riskinin giderek arttığına dikkat çekiyor” başlıklı, oldukça yumuşatılmış bir özet yayımlandı. Ancak bu özette de milyarlarca insanın hayatını kaybetme ihtimalinden hiç söz edilmedi.
Devasa Yalan
Adam McKay, “The Big Short”, “Vice” ve “Don’t Look Up” filmlerinin Akademi Ödüllü yönetmenidir. Son filmi “Don’t Look Up”ta, Dünyayı yok edecek bir kuyruklu yıldızın yaklaştığı konusunda insanlığı uyarmaya çalışan iki astronom bir medya turuna çıkar; ancak karşılarında kayıtsızlık, siyasi inkâr ve şirketlerin açgözlülüğünü bulurlar. Film açıkça iklim krizine yönelik bir alegoridir.
McKay kısa süre önce, “Dünya İklimini Çökerten Devasa Yalan” başlıklı güçlü bir yazı kaleme aldı.
Şöyle yazdı:
“Bu, dünya çapında yüz binlerce kurumun, seçilmiş siyasetçilerin, pek çok üniversitenin, geleneksel medyanın ve bazı büyük kâr amacı gütmeyen kuruluşların söylediği bir yalan. Zamanla bu aldatmaca ana akım kültürün içine öylesine yerleşti ki, sonunda biz de her günün her anında aynı yalanı kendimize söylemeye başladık… Bu devasa yalan en iyi şu cümleyle özetlenebilir: ‘İklim değişikliği söz konusu olduğunda… daha çok zamanımız var.’”
Bu yalan, “Alex Jones ya da mevcut ABD Başkanı gibi isimlerin yer aldığı aşırılıkçı, akıl dışı uçlarda rastlanan türden topyekûn bir iklim inkârcılığı” değil. Aksine, emisyonları azaltmak için ciddi adımlar atılmasını engelleyen bir yalan:
“Bu aldatmaca her gün insanlığın kulağına baştan çıkarıcı bir fısıltıyla şunu söylüyor: ‘Küresel ısınma gerçek, ama acil değil… Yaptığınız şeyi yapmaya devam edin.’”
“‘İklim değişikliği Çin’in uydurduğu bir oyun’ demekten daha az utanç verici görünse de, en az onun kadar bilim dışı ve saçma olan bu söylem; egemen sınıfın, ana akım medyanın ve şirketlerin tercih ettiği yalandır.”
“Daha çok zamanımız var” şeklindeki büyük yalanın kapsamına şunlar giriyor:
“‘2050’ye kadar net sıfır emisyon’ gibi kulağa iddialı gelen vaatler var; sanki 24 yıl sonrası yeterince yakınmış gibi. ‘Karbon ayak iziniz nedir?’ türü sorular var; sanki sorun devasa çok uluslu şirketler değil de plastik poşet ya da pipet kullanan bireylermiş gibi. Bir de aciliyet duygusunu dile getiren herkesi ‘felaket tellalı’ olmakla suçlama eğilimi var.”
McKay şöyle devam etti:
“Büyük Yalan’a hizmet etmek adına Birleşik Krallık hükümeti, kendi istihbarat kurumunun hazırladığı bir iklim raporunu örtbas etmeye bile çalıştı; rapor ancak sızdırıldıktan sonra kamuoyuna ulaştı. Bildiğim kadarıyla, gizli görevde değillerse, ‘ağaçsever’ diye yaftalanan çok fazla casus yok. Ancak MI5 ve MI6 yaklaşmakta olan tehlikenin son derece açık biçimde farkında. Raporda, ‘küresel ekosistemlerin bozulması ve çöküşünün Birleşik Krallık’ın ulusal güvenliğini ve refahını tehdit ettiği’ uyarısında bulunuldu.”
Birleşik Krallık merkezli, kâr amacı gütmeyen Energy and Climate Intelligence Unit (ECIU), bu yaz rekor sıcaklıkların yaşandığı dönemde orman yangınlarından söz eden Birleşik Krallık ulusal gazetelerindeki haberlerin neredeyse üçte ikisinin iklim değişikliğinden hiç bahsetmediğini tespit etti.
ECIU ayrıca, Birleşik Krallık’ta haziran ayında yaşanan sıcak hava dalgalarına ilişkin haberlerin %72’sinde de iklim değişikliğinden söz edilmediğini bildirdi. Mayıs ayında Climate News Tracker tarafından yapılan bir analiz ise, o ay yaşanan sıcak hava dalgasına ilişkin Birleşik Krallık televizyon ve radyo haberlerinin yarısından fazlasının bu olayı iklim değişikliğiyle ilişkilendirmediğini ortaya koydu.
Buna karşın, Sussex Üniversitesi Bennett Institute’ta sürdürülebilir finans kürsüsü başkanı olan ekonomist Profesör Matthew Agarwala’ya göre, Birleşik Krallık’taki iklim çöküşü “daha hızlı ve daha sert” geliyor. Ülkenin altyapısını ve gıda arzını ağır biçimde sarsabilecek iklim etkilerinden oluşan bir “kusursuz fırtına” dönemine giriyor olabiliriz.
Britanyalıların ne düşündüğünü ve neden böyle düşündüğünü anlamayı amaçlayan kâr amacı gütmeyen araştırma kuruluşu More in Common’ın Birleşik Krallık direktörü Luke Tryl da kısa süre önce X üzerinden şu değerlendirmede bulundu:
“Havalar serinliyor olabilir, peki son dönemdeki sıcak hava dalgalarının kamuoyunun iklim ve net sıfır konularına yaklaşımı ve bu konulara verdiği önem üzerinde nasıl bir etkisi oldu? Halkın üçte ikisi sıcak havalardan endişe duyduğunu söylüyor ve %86’sı iklim değişikliğinin bundan en azından kısmen sorumlu olduğunu düşünüyor.”
Daha önce Independent’ta çalışan ve 56 yıllık kariyeriyle dünyanın en uzun süredir görev yapan çevre gazetecisi olan Geoffrey Lean, anket sonuçlarına şöyle yanıt verdi:
“Ne büyük bir kopukluk! İnsanların ezici çoğunluğu sıcak hava dalgalarını haklı olarak iklim değişikliğiyle ilişkilendiriyor, ancak başka bir araştırma bu konudaki medya haberlerinin üçte ikisinin iklim değişikliğinden hiç söz etmediğini ortaya koydu. Hükümet ise aynı elit Westminster/Whitehall/Fleet Street balonunun içinde sıkışıp kalmış görünüyor…”
Benzer şekilde BBC de izleyicileri iklim acil durumunun gerçekleri konusunda gerektiği gibi bilgilendirmekte başarısız oluyor. İngiltere ve Galler Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, BBC’nin bunun yerine milyarderlerin sahibi olduğu sağcı gazetelerin çizgisini izlemeyi tercih ettiğini söylüyor. İskoçya’daki National gazetesine şöyle konuştu:
“Bir kamu yayıncısına sahip olmamız gerçekten çok önemli, ancak yıllardır Reform’a gereğinden fazla yer verilmesi nedeniyle güven aşındı.
“Bence bunun en açık örneği Question Time; Reform’dan bir sözcüye sürekli olarak koltuk ayrılması. Ancak yalnızca Question Time’a odaklanırsak bazen asıl noktayı kaçırıyoruz; bence mesele bundan çok daha sinsi ve derin.”
Sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bence bu her gün yaşanıyor; Britanya siyasetine ilişkin yorumlarda yaşanıyor. Olaylara sürekli Reform’un söyledikleri üzerinden bakılıyor. Ya da daha büyük bir sorun var: Telegraph, Times veya Mail bir konuyu manşetine taşıyor ve ardından BBC, milyarderlerin sahibi olduğu bu gazetelerin haber gündemini belirlemesine izin veriyor.
“Bu durum siyasi tartışmalarımızı ve ülke çapındaki kamusal sohbetimizi aşındırıyor.”
Polanski, Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham’a, Shetland’ın batısındaki Rosebank petrol sahası ile Kuzey Denizi’ndeki Jackdaw doğal gaz sahasının işletilmesine yönelik planları durdurma çağrısında bulundu. İklim bilimci Bill McGuire ise şöyle belirtti:
“İklim, fosil yakıt endüstrisini neyin memnun ettiğini ya da siyasi açıdan neyin kabul edilebilir görüldüğünü umursamaz. Onun açısından önemli olan, atmosferdeki sera gazlarıdır.”
Burnham bugüne kadar iklim kriziyle mücadele konusunda utanç verici biçimde ihmalkâr davrandı; hatta bu meseleyi kamuoyu önünde tartışmaktan bile kaçındı. Birleşik Krallık’ta kısa süre önce telefonlara gönderilen hükümetin “ciddi tehlike uyarısı” bile yalnızca insanların “tek kullanımlık mangallar, ateş çukurları, bahçe tipi yakma fırınları veya havai fişekler dâhil olmak üzere yangın başlatabilecek herhangi bir faaliyette bulunmaması gerektiği” uyarısını yapmakla yetindi. Mesajda “iklim” kelimesi dahi geçmedi.
Burnham, Jackdaw ve Rosebank sahalarına onay verilip verilmeyeceği konusunda henüz karar vermiş değil. The Times’ta kısa süre önce yayımlanan bir habere göre hükümet bakanları, Birleşik Krallık’ın birçok bölgesinde peş peşe şiddetli sıcak hava dalgaları ve orman yangınlarının yaşandığı bir yazın ortasında bu projelere onay vermenin kamuoyunda nasıl görüneceği konusunda endişeli. Kararın artık sonbahara kadar ertelenmesi bekleniyor.
Burnham’la telefonda görüştükten sonra ABD Başkanı Donald Trump, yeni petrol ve doğal gaz sahalarının açılmasının Britanya’nın “enerji sorununu” çözmeye yardımcı olacağını ve Birleşik Krallık’ı “epey zengin” hâle getireceğini söyledi. Burnham’ın ise “pragmatik” bir yaklaşım benimseyeceğini söylediği bildiriliyor. Bu da, tehlikeli küresel ısınmaya yol açan gazların emisyonlarını azaltma konusunda gerçekten ciddi olduğuna dair pek güven vermiyor.
4 Milyar Ölü Hareketi
2026’nın başlarında Birleşik Krallık’ta yeni bir iklim hareketi ortaya çıktı. 4 Billion Dead (4BD), Extinction Rebellion, Just Stop Oil ve Insulate Britain’ın kurucularından iklim aktivisti Roger Hallam tarafından kuruldu. Hallam, aşırı hava olayları nedeniyle işini kaybetmesinin ardından harekete geçen eski bir organik çiftçi; daha sonra Londra’daki King’s College’da kitlesel seferberlik üzerine araştırmalar yapan bir araştırmacı oldu.
Hallam, 2024 yılında M25 otoyolundaki trafiği aksatmayı amaçlayan bir iklim eyleminin örgütlenmesindeki rolü nedeniyle diğer aktivistlerle birlikte hapis cezasına çarptırıldı. Cezası başlangıçta beş yıldı; temyizde dört yıla indirildi. Yaklaşık on üç ay cezaevinde kaldıktan sonra 2025’te tahliye edildi.
4BD hareketinin adı, daha önce ele alınan uzman aktüerya raporunda yer alan en kötü durum senaryosundan geliyor. Hareketin uluslararası iklim aktivizmine yönelik çağrısında şu ifadeler yer aldı:
“Bu yazı siz de hissettiniz. Dünyanın dört bir yanında hissedildi.
“Dinmek bilmeyen sıcakları. Önce samana, sonra toza dönüşen otları. Suları çekilen nehirleri. Binlerce insanın ölümüne yol açan sıcak hava dalgalarını.
“Daha da kötüleşecek. Kötüleşebilir değil. Kötüleşecek. Her yıl sıcaklıklar artacak ve daha fazla insan ölecek.
“Geçen yıl gerçek ortaya çıktı. Britanya sigorta sektörü iklim krizine ilişkin bir rapor hazırladı ve küresel ısınmanın 3°C’ye ulaşması hâlinde en az 4 milyar insanın ölebileceğini öngördü. Bu seviyeye yüzyılın ortalarında ulaşılması mümkün.
“4 milyar. Dünya nüfusunun yarısı. Ölü.
“Bir an durup bu sayıyı düşünün. Söylenecek söz yok.”
4BD’nin internet sitesinde Hallam, bu hareketin “eski” iklim hareketinden nasıl ayrılacağını anlattı. Ona göre ilk adım, insanlığın karşı karşıya olduğu şeyin yalnızca “‘çözülmesi’ için bir ‘kampanya’ gerektiren bir ‘mesele’” olmadığını kabul etmek.
Sözlerini şöyle sürdürdü:
“Karşı karşıya olduğumuz şey, yalnızca dünyayı değiştirmemizi değil, dünyaya ve kendimize bakışımızı da değiştirmemizi gerektiriyor. Önümüzde duran bu dehşet verici koşullar içinde iyi bir hayat yaşamanın ne anlama geldiğine odaklanmak için önce zaman ayırmadıkça hiçbir dayanıklılığa sahip olamayacağız.”
Britanya yönetimine karşı Hindistan’ın verdiği bağımsızlık mücadelesinden ilham alan Hallam, Mahatma Gandhi’nin “öz arınma” kavramına dikkat çekiyor.
Hallam şöyle açıklıyor:
“Kendimizi egolarımızdan — yani başarıya ulaşmak, kazanmak isteyen yanımızdan — ayırmamız gerekiyor. Aynı şekilde, bu nihai felaketten sorumlu gördüğümüz kişilere karşı yargıyla dolu olan yanımızdan da uzaklaşmalıyız. Her iki yol da tükenmişliğe ve/veya şiddete götürür. Üstelik paradoksal biçimde, bu sonuçların hiçbiri bizi ‘başarıya’ ulaştırmaz.”
İkinci önemli nokta ise 4BD’nin yasalar çerçevesinde faaliyet gösterecek olması. Çünkü aksi hâlde:
“Karşı karşıya olduğumuz giderek daha otoriter ortamlarda, doğrudan eylem büyük olasılıkla örgütteki insanların gözaltına alınmasına ve hapse atılmasına yol açacak, sonunda da örgütün kapanmaya zorlanmasına neden olacaktır.”
4BD’nin üçüncü unsuru ise şu “büyük vizyon”:
“Koşullar kötüleştikçe faşizme doğru varsayılan çöküşe karşı olumlu ve radikal bir alternatif sunmayı amaçlayan uluslararası bir hareketin parçası olmak. Ortak gruplar ve ağlarla birlikte siyasi bir devrim talep ediyoruz — toplumumuzda kararların nasıl alındığına ilişkin köklü bir değişim.”
İktidarı Geri Almak
Manchester Üniversitesi’nde iklim bilimci olan Profesör Kevin Anderson, küresel ısınmanın toplumsal çöküşe yol açabileceğine ilişkin gerçek risk ve emisyonlarda acilen ciddi kesintilere gidilmesi gerektiği konusunda uzun süredir çok güçlü biçimde uyarılarda bulunuyor. Novara Media’ya kısa süre önce verdiği bir röportajda, iklim değişikliğiyle mücadelenin aynı zamanda bugün geçinmekte zorlanan geniş kesimlerin gündelik yaşamlarını iyileştirmek anlamına geldiğini vurguladı:
“daha iyi [toplu] ulaşım, daha iyi konutlar; bu da o evlerde yaşayan insanların refahını artırır… çocuklarının eğitim başarısını yükseltir. Dolayısıyla bu, söz konusu topluluklar için her açıdan kazanç sağlayan bir durumdur.”
Anderson ayrıca izleyicilere, toplumdaki gerçek gücün halkın elinde olduğunu hatırlattı. Medya Bill Gates’in etrafında hayranlıkla kümelenirken, Microsoft’un kurucu ortaklarından olan Gates’in önünde eğilip iklim konusundaki görüşlerine kulak vermek zorunda değiliz.
Anderson, teknik ve siyasi elitler hakkında şöyle diyor:
“Biz izin vermediğimiz sürece bu insanların gerçekten güce sahip olduğunu düşünmüyorum.”
Kendi çıkarlarına hizmet eden neoliberal gündemleriyle elitlerin “asıl becerisi”, dünyayı bireysel parçalara ayırmaktır:
“Bireyler olarak çok az güce sahibiz. Kolektifler hâlinde ise Gates’ten, [Elon Musk’tan], [Amazon’un kurucusu Jeff] Bezos’tan, Başbakan’dan çok ama çok daha fazla gücümüz var. Dolayısıyla iktidarını korumak isteyenlerin asıl taktiği, geri kalanımızın kolektifler hâlinde değil, yalnızca bireyler olarak hareket etmeye devam etmesini sağlamaktır.”
Kadınların oy hakkı için mücadele eden Süfrajet hareketi ile sivil haklar hareketine atıfta bulundu:
‘“Kolektiflerin bir araya gelip [toplumu değiştirebildiğini] görebiliyoruz.”
Elitler, mevcut düzen kendileri için son derece iyi işlediği için aşağıdan gelen değişime her zaman direndi. Bugün de durum farklı değil: Kendimizi “bir kolektifin, bir topluluğun, bir toplumun, bir ülkenin yurttaşları” olarak görmek yerine, birbirleriyle rekabet eden bireyler olarak görmeye teşvik ediliyoruz.
Anderson sözlerini şöyle özetledi:
“Dolayısıyla onların [elitlerin] güce sahip olduğunu düşünmüyorum. Bizi bireylere indirgemelerine izin vererek gücü onlara biz verdik. İstediğimiz zaman bu gücü geri alabiliriz.”
Ve iklim acil durumuyla mücadelenin anahtarı da tam olarak budur.
* MediaLens'de yayımlanan '4 Billion Dead: ‘There Are No Words’' adlı yazı Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.
Benzer İçerikler
Demokrasi Direnişi Zorunlu Kılar
Chris Hedges, Roger Hallam
"Tek bir dev felaket bir anda ortaya çıkmıyor, birden fazla sistem aynı anda bozuluyor"
Atlas Sarrafoğlu
Son 120 bin yılın en sıcak ayı
Atlas Sarrafoğlu
Extinction Rebellion eylem taktiğini değiştirdi
Atlas Sarrafoğlu