Sanat Tarihi Neden Önemli?
Eser Miktarda’da Başak Hürer, sanat tarihçisi, eğitmen ve Narmanlı Sanat kurucusu Duygu Barlas ile sanat tarihi ve sanat eğitiminin önemini, alternatif öğrenme alanlarını, eleştiri kültürünü ve Türkiye’de sanat ekosisteminin bugününü konuşuyor; sanatçıların uluslararası görünürlüğünden sanatın kamusal alandaki yerine uzanan geniş bir çerçevede sanatla kurduğumuz ilişkiyi ele alıyor.
Başak Hürer: Selam, ben Başak. Sizi uyarmak isterim: Yayınımız eser miktarda sanat içermektedir. Her hafta çağdaş sanatın üretim pratiklerine, kişisel yolculuklara ve görünmeyen katmanlara kulak veriyoruz ve bugün konuğum sanat tarihçisi, eğitmen ve Narmanlı Sanat kurucusu Duygu Barlas. Kendisiyle sanat eğitiminin farklı biçimleri, eleştiri kültürü ve Türkiye’de sanat ekosisteminin bugünü üzerine konuşacağız. Hoşgeldin Duygu.
Duygu Barlas: Hoşbulduk.
B.H.: Nasılsın? İyi misin?
D.B.: Çok teşekkür ederim. Sen nasılsın?
B.H.: İyiyim ben de. Çok iyi gözüküyorsun. Çok teşekkürler geldiğin için.
D.B.: Ne demek, ben teşekkür ederim çağırdığın için.
B.H.: O zaman başlayalım diyorum. Sanat tarihi eğitimi neden önemli? Bugün sanatla ilgilenen ama akademik bir eğitim almamış biri için sanat tarihini bilmek gerçekten fark yaratıyor mu?
D.B.: Tabii ki yaratıyor. Bir kere bireysel bir öğrenmenin dışında, sanat tarihinin kamusal bir etkisi var. Çünkü sadece sanat tarihi demeyelim, kültüre dair olan her şey diyelim. Güzeli görme, güzeli isteme, güzeli anlama… Şimdi, güzeli bilen insan güzeli aradığı için, eğer bulamıyorsa ne yapar? Güzeli yapması gerekir. Yani bunu illa bir müzenin duvarındaki resimler olarak düşünmeyelim; kamusal alana bakalım. Kamusal demiştim ya, mesela mimari. Binanın işlevi nedir? Başımızda bir çatı olması mı? Mesela su geçirmemesi mi? Isıtması, yalıtım sistemi mi?

Onun üstüne koyduğumuz o artı değer, o estetik güzellik, beğeni… Yanından geçtiğimiz zaman o binanın içimize “Oh be!” dedirten, durup bir fotoğraf çektiren yanı… Aslında bu bahsettiğimiz, kültür sanatın artısı. Yani hep o artılara oynadığımız zaman dünya daha güzel bir yere geliyor. Ben hep kamusal alana bakıyorum hakikaten. Peyzaja bakıyorum, çocuk parklarının tasarımlarına bakıyorum, kaldırımlara bakıyorum. Bunlar küçük şeyler. Yani bir büfenin mesela logosuna bakıyorsun.
B.H.: Çok önemli.
D.B.: Evet, bütün bunlar estetik beğeninin gelişmesiyle, güzelin gelişmesiyle oluyor. Ama sadece sanat tarihiyle ilgili bir şey değil. O yüzden hepimizin bu yoldan geçmesi, bu beğenileri alması, birtakım sorular sorup kendimizi zenginleştirmemiz gerekiyor bence.
B.H.: Evet, haklısın ama sen böyle söyleyince aklıma da bir soru geldi açıkçası. Öyleyse sanat senin için güzel olan şey mi? Ama bir yandan da işlevsellikten bahsettin. Yoksa işlevsel olan şey mi güzel oluyor? Çünkü sanat tarihine baktığımız zaman her zaman güzel olan önemli olmuyor.
D.B.: Tabii ki. Zaten ben şu an daha çok kamusal alanda kullanabildiğimiz tarafından bahsediyorum.
B.H.: İşlevsellik olarak.
D.B.: Yani onun neye, nasıl yansıdığıyla ilgili. Aslında bir noktada sanat çok da bireysel bir şey. Yani dediğin gibi, bugün çok çirkin bir şey de çok güzel olabiliyor, çok büyük bir acının karşısında da bizim tüylerimiz diken diken olabiliyor.
B.H.: Guernica.
D.B.: Aynen. Bizi bambaşka yerlere götürebiliyor ama onu kenara atacak olursak, artık güzel ve çirkin nedir, ne değildir, bunların etkileri nedir; o felsefi bir konu ve çok da haklısın. Ama kamusal alana etkisi her zaman o güzeli görme isteği ve ihtiyacı doğrultusunda bence meyve veriyor, diyeyim.

Müzede gördüğümüz sanat eseri başka. Yani şöyle, çoğunlukla hatta… Mesela Anselm Kiefer’e bayılırım, inanılmaz bir sanatçıdır ama güzel mi? Çok da güzel ama yaşattığı his, duygu durumu o kadar ağır ki… Mesela evinde, salonda — her gün, yani çok büyük bir sanatçıdan bahsetmiyorum — uyanıp her gün o tabloyu görmek ister misin? Güne öyle başlamak ister misin? Ya da onun yeri daha bir kurumun içinde, belki önünden geçip gideceğin bir yer mi?
Yani güzel ve çirkinin değeri var. Acıya ne kadar sürekli dayanabiliriz, ne kadar maruz kalmamız lazım? Sorduğun soru çok güzeldi ama kamusal alanda ben onu ayırıyorum. Güzele giden insan, kamusal alanda da güzelin peşinde koşuyor ki koşmalı bence.
B.H.: Anladım. O zaman şimdi yeni bir soru oluştu kafamda. Şunu düşünüyorum: Öyleyse evimize aldığımız, salonumuza koyduğumuz, yaşam alanımızın içerisine yerleştirdiğimiz işler daha az acı veren, bize daha çok mutluluk ve haz veren şeyler mi olmalı?
D.B.: Kesinlikle öyle bir şey yok. Zaten benim için öyle bir şey de yok. Mesela benim evimdeki…
B.H.: Senin için soruyorum.
D.B.: Benim evimdeki, benim özelimdeki işlerde ben, tırnak içinde, daha karanlık, yalnız işleri seviyorum. O tarz işlere çekiliyorum. Zaman, zamanın geçişi ve ölüm teması benim için çok önemli bir tema yani. Sinek gibi etrafında dönüp dolaştığım bir tema. Niye, bilmiyorum.
B.H.: Ben biliyorum.
D.B.: Akrep burcu.
B.H.: Akrep Burcuyuz, aynen.
D.B.: Ama evimizdeki eserler nasıl olmalı? Önce, kardeşim, sen kimsin? İlgi alanların nedir? Bu ilgi alanların belki değişecek, belki dönüşecek, bilmiyorum. Ama bir yerden başlayıp senin evinde, sen ne seviyorsan onun olması lazım. Ama tabii bu beğeni dediğimiz şey… İşte insanoğlu olarak gelişmemiz gerekiyor ya; üstüne düşün, taşın, düşün, taşın. Belki senin beş sene önce aldığın iş hiçbir anlam ifade etmeyecek. “Kardeşim, ben ne yapmışım, hata yapmışım,” diyeceksin.
B.H.: Bu da bilgisizlikten kaynaklanıyor.
D.B.: Sıfır noktası, başlangıç yani.
B.H.: Evet, evet.
D:B.: Yani ya da yanlış bir tavsiye.
B.H.: Evet, o da olabilir ya da...
D.B.: Dekorasyon.

B.H.: Evet, dekorasyon, onu diyecektim. Ya da “Komşum aldı şu işi, herkes alıyor, ben de alayım.” Bu da çok fazla var.
D.B.: O da çok fazla var, çok fazla var. Yani aslında bu koleksiyonerlik meselesi, kendini tanıma meselesidir, bir amaçtır. Yani bir çatı olması lazım. Sen ne topluyorsun? Sadece portre mi? Belirli bir dönem mi? İşte kadın sanatçıların şu, işte, bilmem ne döneminden mi? Konuşamadım ama…
B.H.: Ama portrenin de, yani şimdi bu da bir kaçış noktası olmaması lazım. Yani ben sadece peyzaj topluyorum, natürmort topluyorum, portre topluyorum ama onlar da aslında kendi aralarında ayrılıyor.
D.B.: Tabii tabii. Ama hangi ekol?
B.H.: Evet, hangi ekol, nasıl işler? Mesela Arkas’ta, geçtiğimiz — oldu bayağı bu arada, geçtiğimiz yıl diyorum ama bayağı bir yıl oldu — yıllarda bir sergiye gitmiştim, Pencere Koleksiyonu’na. Dışarıdan pencere, içeriden pencere, evin içinde gözüken ufacık bir pencere… Ve pencereyi aslında öyle geniş bir yelpazede ele almışlar ki o gerçekten bir pencere koleksiyonuydu. Sadece portre deyip, sadece surat çizen bir şeyleri almak olmamalı. Onun da bir nişi, bir alanı, bir zevki olması gerekiyor.
D.B.: Tabii ki, tabii ki. Yoksa sonsuz zaten.
B.H.: Aynen, aynen öyle. Peki, diğer soruya geçelim. Bugün birçok insan sergilere gidiyor, sanat içerikleri tüketiyor ama nereden başlayacağını da bilemiyor. Kendi başına bu yolda ilerlemek isteyen birine ilk hangi kitapları ya da kaynakları önerirsin? Çünkü biliyorum, sen de bir yandan sergi gezip anlatıyorsun sosyal medyada. Çok güzel içeriklerin bu arada.
D.B.: Teşekkür ediyorum.
B.H.: Ne önerirsin?

D.B.: Şimdi şöyle, ben hep sanat tarihi dersi anlatmadan önce şunu söylüyorum: Bir kere ben Batı perspektifli bir açıyla karşınızdayım ve oradan aldığım, ne yazık ki, bakış açısını aktarıyorum. Şimdi mesela Gombrich’in Sanatın Öyküsü kitabı herkesin kitaplığında vardır. Bence 1950’lerde yazılmış, dünyanın en ünlü, ilk sanat tarihi kitaplarından birisidir. Fakat 16. baskısına kadar tek bir kadın sanatçıyı içinde barındırmaz.
B.H.: Aynen öyle.
D.B.: Yani 1950'ye kadar hiç bir kadın...
B.H.: Neredeydi bu kadınlar?
D.B.: Aynen neredeydi bu kadınlar yani resim yapmadılar mı?
B.H.: Niye Gombrich’in dikkatini çekmedi.

D.B.: Evet, yani o yüzden şimdi mesela bunu bilerek adım atmamız lazım. Mesela Linda Nochlin’in Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok? gibi bu konuyu feminist perspektiften ele alan kitapları var. Fakat şu an dikkat edersen ben de bir eksik yaptım; yine Batı’dan gidiyorum. Bizim de çok güzel kadın sanatçılarımız var. Mihri Müşfik var mesela, yeğeni Hale Asaf var. Bunlara da değinmemiz lazım çünkü bizim bu coğrafyaya da sahip çıkmamız lazım.
B.H.: Evet ama bunlar da yine popülerleşmiş olan sanatçılarımız.
D.B.: Son zamanlarda ki bilinmeyen kimler kimler daha var. O yüzden bence hakikaten okumak, gezmek, görmek çok güzel ama bir kaynağa biraz böyle şüpheyle bakmak gerekiyor. Yani “Eksikleri ne olabilir? Ben bu eksiği nasıl tamamlayabilirim?” gibi sorularla bence iki kere kontrol etmek lazım.
B.H.: Evet, maalesef öyle ve dediğim gibi, Gombrich’in Sanatın Öyküsü kitabını okuduğu zaman birisi kendisini tamamlanmış hissediyor. Ama alakası yok. Bunu da başka okumalar yapmadan, başka kaynaklara bakmadan, kendi araştırmasını yapmadan kendisini bilgili zannediyor, diyelim.
D.B.: Tabii, tabii. Ne yazık ki.
B.H.: Anladım. Peki, senin sosyal medya nasıl gidiyor? Sergileri nasıl geziyorsun, nasıl anlatıyorsun?
D.B.: Nereden başlasam, nasıl anlatsam? Şöyle, iki sene önce YouTube’la başladım ve çok zorlandım. Benim için kamera karşısına geçip bir şey anlatmak benlik bir durum değil.
B.H.: Ama çok da başarılısın.
D.B.: İşte o… Yani azim, azim, azim. İnsanın o utanç eşiğini aşması, üstüne gitmesi lazım.
B.H.: Cringe olmaması lazım.
D.B.: Ya, cringe oluyor. Cringe eşiği var, o eşik var orada ama onu aşman lazım. Bir süre sonra da hakikaten hiç umurunda bile olmuyor. Ama zaten maksat o sınırları aşmak. Sen kendi sınırını, kendine koyduğun sınırı aştığın kadar varsın. İşte ben de iki sene önce başladım, çok zorlandım, yapamadım.
B.H.: Kendin çekip kendin mi editliyordun, kurguluyordun?
D.B.: Küçük bir ekibim vardı. YouTube’la başladım. Ve şimdi böyle geri bakıyorum… Tabii burada söylemek iyi olmadı ama yani, utanç. Hani oturuşumdan, kılık kıyafetime falan… Ama iyi ki yapmışım. Çok şey öğrendim. Bir kere o şeyi yendim, çekingenliğimi yendim.
Derken geçen sene de işte bu senin bahsettiğin Instagram videolarına başladım. Şu an onları yaparken çok keyif alıyorum, çok eğleniyorum ki hiç böyle bir şey diyeceğimi tahmin etmezdim. Bir kere, benim zaten en sevdiğim şey insanlarla bilgi paylaşmak. Yeni gördüğüm, hoşuma giden bir şeyi doğru ve keyifli bir şekilde aktarabilmek. Sosyal medya da buna yardımcı oluyor. Çünkü derslerde ister istemez belirli bir kişi sayısıyla kapatıyoruz yani 20 kişi en fazla, hadi biraz daha büyük bir yerde anlattın, 50 kişi olsun, hadi diyelim 100 kişi olsun ama sosyal medyayla…
B.H.: Tanıyıp tanımadığın çok daha fazla kişiye ulaşmış oluyorsun tabii ki.
D.B.: Sınırlar aşılıyor.
B.H.: Evet, sınırlar aşılıyor ve hiç bilmeyen birisi de bir anda senin anlatımından etkilenip o sergiye giderek bir vizyon, bir bakış açısı oluşturmuş oluyor. Bence o yüzden çok önemli bir şey.
D.B.: Ben de mutluyum, evet.

B.H.: Peki, sence bir sanatçıyı deha yapan şey nedir? Doğuştan gelen yetenekten mi söz ediyoruz, yoksa deha dediğimiz şey uzun bir üretim ve düşünme pratiğinin sonucu mu oluşuyor?
D.B.: Deha dediğimiz şey… Şöyle, bence çok kanallı bir şey. Çok farklı dehalar var. Ama deha yalnız olmuyor. Yani “Ev alma, komşu al.” meselesi var ya; hakikaten doğduğun ev kaderindir. Her dehaya baktığımız zaman, hangi ülkede doğmuş, o gün o ülkedeki problemler neler, neler tartışılıyor, bilim alanında ne gibi gelişmeler var, sanat alanında ne gibi gelişmeler var? Mesela sen nerede konumlanacaksın? Senin bir noktada temas etmen lazım. Senin arkadaşın mı o alanda? Hocan mı orada? Sen bu konuda eğitim mi aldın? Baban mı o sektörden? Anne tarafı mı?
B.H.: Yoksa bambaşka bir şekilde ilgin mi oldu?
D.B.: Olamaz, bambaşka bir şekilde ilgin olmaz. Bir şekilde senin temas kurman lazım. O kurduğun temaslar çok önemli ve onunla ilk tohum atılıyor. Tamam, iyi güzel, çevreyi sağladık bir şekilde, o dünyanın içine girdik. Bizim farkımız nereden gelecek, değil mi? Biz nasıl yeniyi bulacağız? Sanat tarihi üzerinden gideyim; yani genel olarak insanlık tarihi de olabilir. O yeniyle, o ilkle, o rekorla nasıl adımızı altın harflerle yazacağız, değil mi?
İşte orada da zaten bu pek açıklanabilen bir şey değil: insan dehası. Lorca’nın 1933’te yaptığı bir konuşma var. O konuşmanın incecik 'Duende' diye bir metni var, tavsiye ediyorum: . Duende’nin Türkçe karşılığı yok, hiçbir dilde tam bir karşılığı yok. Lorca da bundan bir 'yaratıcı cin' olarak bahsediyor. Hani biz böyle “ilham perisi” diyoruz ya, aslında pozitif bir şey de değil. Duende daha böyle biraz şeytani, biraz daha karanlık. Yani seni ele geçirmesine izin vermen lazım. Senin bütün acılarından, hassaslıklarından seni yakalayacak ve seni öldürmeye yakın bir şekilde bırakacak.
Mesela sahne sanatları için bunu çok kullanır. Zaten İspanyol Lorca, biliyorsun. Ses, şarkı, dans; bir sanatçının tuvalin karşısında bir anda yeni bir şey yaratması olabilir. Zaten şuraya bir not almıştım, bir okuyayım istiyorum Lorca’nın kaleminden: “Herkesin hissettiği ama hiçbir filozofun açıklayamadığı o gizemli güç.” Zaten Lorca’nın amacı da açıklamak değil, sadece altını çizmek.
Yani o "Duende'ye kendini bırakman, onun seni ele geçirmesi gerekiyor," diyor. Hem koşulların, o koşullarda kimlerden, nasıl etkilendiğin ve o duendeye ne kadar açık olduğun… Kendini kaybetmeye ne kadar açıksın? Çünkü hep sınır aşımı diyoruz ya, ben mesela cringe eşiği dedim. Sanat tarihinde, bilim tarihinde hep o sınır aşımı var. Yani ne kadar ileri götürebilirsin, ne yapabilirsin? Hep bir itiraz. Kimse güle oynaya, alkışlayarak beklemiyor bir şeyi. Hep kuralları yıkıyorsun, her alanda sınırları aşıyorsun. Bir önceki rekoru aşıyorsun, her neyse. Bu da yani sonsuz bir eşik.
B.H.: Öyleyse toparlamak gerekirse sen diyorsun ki aslında, o ortamın içerisinde değilsen, temas etmediysen kendiliğinden ortaya çıkmaz bu deha dediğimiz şey ve insanın kendi içinden çıkması da tek başına yetmez; bir şeyler alması, vermesi gerekiyor mu diyorsun?
D.B.: Evet, evet. Ama yine de en önemli nokta bence ortam. İlk soruna geri dönelim: Kamusal alan. Biz kamusal alanı nasıl kuvvetlendiririz? Yani sen sokağa çıktığında, herhangi bir meydana gittiğinde, herhangi bir toplu taşımaya, metrobüse bindiğinde, etrafındaki insanların okuma eğitimi… Şey, ne denir?
B.H.: Öğrenmek.
D.B.: Yok, hayır. Mesela eğitim seviyesi. Neredeyiz, ne yapıyoruz? Kaç kitap okumuş? Nerelere gitmiş, gezmiş, görmüş? Anlatabiliyor muyum? Yani bu ortalamayı yüksek tutma meselesinden zaten bir şeyler daha rahat çıkabiliyor. Çok zor koşullardan, çok zorlu şekillerde tabii ki çıkan dehalar var ama ortamımızı ne kadar kuvvetlendirirsek, eğitimi ilkokuldan, ortaokuldan itibaren gençlere ne kadar yayarsak… Yani onlarla beraber biz bu toplumu oluşturuyoruz.

B.H.: Ki bence bu arada eskiden dersleri vardı ama artık günümüzde yok. Sanat tarihi derslerinin tekrardan müfredata girmesi gerekiyor. İnsanların sanatın tarihini de öğrenmeye ihtiyacı var bence çünkü böyle olunca birleştirmeleri gereken noktaları birleştiremiyorlar.
D.B.: Tabii.
B.H.: Yani sadece bir alan, niş bir alan olmamalı o zevk.
D.B.: Tabii.
B.H.: Sanat tarihi. Geçmişini bilmeyen geleceğini asla bilemez.
D.B.: Tabii ama işte...
B.H.: Ama işte...
D.B.: Ama işte...
B.H.: Söylemeyeyim şimdi ama işte… Peki, senin hikâyene gelelim. Merak ediyorum. Seni ilk kez sanata bağlayan şey neydi? Bugün yaptığın işi düşününce, dönüp baktığında seni bu alana çeken, dediğin o kıvılcım neydi?
D.B.: Dönüp dolaşıyoruz: ortam. Şöyle, doğduğun ev kaderindir. Ailem… Çok sevgili Bilge teyzem, Can eniştem. Bilge teyzem ressam, Can eniştem de şair, çevirmen, yazar, tam bir Rönesans adamı. Teyzemin büyülü dünyasıyla ben yola başladım.
Küçükken bana birtakım masallar anlatırdı. Mesela değişik bir yüzüğü vardı. Üzerinde ne yazdığını okuyamıyordum. Arapça bir şey yazıyor. Ne olduğunu da bilmiyorum, yaşım da çok küçük. Teyzem derdi ki: “Eğer sen de bu yazıyı okuyabilirsen benim gibi sonsuza kadar yaşayacaksın. Ben 120 yaşındayım.” Bir anda evde belirir, bir anda kaybolur. Yani aynı apartmanda da yaşıyoruz.
B.H.: Mistik bir insan.
D.B.: Bana derdi ki, “Pencereyi açtım, karga oldum, çıktım gittim.” Ben bunlara inanırdım yani, teyzemin ölümsüz olduğuna, işte akşamları karga olduğuna falan… Teyzem benmiş. Teyzemdekilere yaptığım zorbalıklar…
Sihirli bir çantası vardı. İçinde hiçbir şey yok, yani bomboş çanta görüyorum; pıt, hediyeler çıkıyor. O hediyelerin de birtakım sihirli güçleri var falan. Büyücü gibi bir kadındı, hâlâ da öyle.

Sonra beni, ne bileyim, çok küçük yaşımda Beyaz Geceler’de Rusya’ya götürdü. Vladimir Mayakovski adında bir vapura bindik; vapur mu denir artık, ne deniyor bilmiyorum. Yatıyorsun içinde, gidiyorsun.
B.H.: Cruise.
D.B.: Cruise’dayız ve mesela hiç gece olmuyor. Belki bir saat hava kararır gibi oluyor, sürekli bir aydınlık. Rusya’nın sihirli dünyası… Teyzemin sanatçı arkadaşları yanımızda. Can Değer Furtun, Seyhun Topuz… Onlarlayım, tek genç benim, yani ben hepsinin torunuyum. Düşün, büyük teyzemden bahsediyorum; anneannemin kız kardeşi.
Beni Venedik’e götürdü, Venedik Karnavalı’na götürdü, giydirdi, kostümler tasarlandı. Ben o dünyanın bir parçası hâline geldim. Ne demek istiyorum? Küçükken oynadığım bu oyunlar, bana anlatılan bu masallar yavaş yavaş zaten bende birtakım şeyleri kıpırdatmaya başladı. Üniversiteye gittim, uluslararası ilişkiler okudum.
B.H.: Farklı değildim.
D.B.: Evet.
B.H.: O kadar büyülü bir dünyanın içindeymişsin ve kendini de o büyünün içinde hissediyormuşsun. Ama sonrasında gidip uluslararası ilişkiler… Evet, yani.
D.B.: Tabii farkında olmuyorsun o kadar içinde olunca belki de.
B.H.: Evet, belki de.
D.B.: Oradan sonra benim hikâyem değişti. Yani biraz daha bilinçlenince, ben bu büyülü dünyanın derinine inmek istiyorum, yaratıcılık denen şeyin peşinden koşmak istiyorum. Bu insanların gizemini çözmek istiyorum ki çözemezsin zaten ama en azından hikâyelerini öğrenmek istiyorum. Şu anda öğrendiklerimi de paylaşıyorum, çok da hoşuma gidiyor. Yani bu şeyin, bu döngünün bir parçasıyım.

B.H.: Çok güzel, çok güzel bir anı. Geçtiğimiz yıl Can Alkor Kitaplığı kapılarını açtı. Böyle bir mekân kurma fikri nasıl ortaya çıktı? Bugün orada nasıl bir öğrenme ve paylaşım ortamı oluşturmayı hedefliyorsunuz? Bunu merak ediyorum.
D.B.: Can eniştemi iki sene önce kaybettik. O da işte az önce bahsettiğim gibi çok değerli ve çok yönlü bir insandı.
B.H.: Işık Devleti’nin doğuşu.
D.B.: Teşekkür ederim. İşte Rilke, Nietzsche, Rimbaud gibi yazarları Türkçeye çevirmiş, yedi dil bilen bir matematikçi. Can eniştem vefat ettikten sonra geride çok değerli, küçük bir kitaplık bıraktı. Yani 1.250 adet kitabımız var ve çok da niş bir kitaplık. Çünkü yedi dilde; matematik, mantık, felsefe, çeviri ve şiir üzerine. Aynı zamanda şair Can eniştem. Çok niş bir kitaplık.
Amacımız neydi? Sakin bir ortamda kafa dinlemek isteyen, bir şeyler okumak, yazmak, çalışmak isteyen insanlara bir alan açmak.
B.H.: Bir inziva kitaplık gibi.
D.B.: Zaten çok küçük, çok butik bir yer. Can eniştem satranç oynamayı çok severdi. O yüzden küçük bir satranç grubumuz da var. Yani niyetimiz aslında onun adını yaşatmak, onun dünyasını paylaşmak.
B.H.: Çok güzel bir yaklaşım olmuş bence.
D.B.: Teşekkürler.
B.H.: Peki, son yıllarda eğitim alanına daha fazla yöneldiğini de görüyorum. Sence sanat eğitimi neden sadece üniversitelerin ya da müzelerin içinde kalmamalı? Alternatif öğrenme alanları sanat dünyasını nasıl dönüştürüyor? Çünkü sen Narmanlı’da da çok fazla sanat eğitimi veriyorsun, dışarıda da eğitimler yapıyorsun. Biraz bahsetmek ister misin?
D.B.: Şimdi hız, hız… Elimizi kolumuzu sallayarak herhangi bir üniversiteye giremeyiz. Vakit istiyor, uzun vadeli hedef istiyor. Tempolar yoğun ama daha kısa süreli kurslar, benim veya başka yerlerin verdiği gibi, kolaylık sağlıyor. Sonuçta bir başvuru süreci yok. Takvime uyduğu durumda hemen kaydolunabiliyor ki zaten Türkiye’de yaşıyoruz, Türk halkı da biraz son dakikacı. Ben kendi derslerimden bunu görüyorum. Ders açılmadan yarım saat, 45 dakika önce bilet alan kişiler var. Bir keresinde ders bittikten sonra bilet alana da rastladım.
B.H.: Bu çok iyiymiş.
D.B.: Evet, mail attık hani, “Etkinlik, atölye bitti.” “Yok, ben kaydı istiyordum nasılsa,” gibi bir cevap geldi. Ama çok son dakikacıyız, onu demek istiyorum. Biz belki de böyle bir boşluğu dolduruyoruz. Yani vakit sıkıntısı çeken insanlara biraz daha rahatlık sağlıyoruz.
B.H.: Ama bu biraz da şöyle değil mi? Yani “Kitap okuyamıyorum, vaktim yok.” Aslında “Vaktim yok.” diye bir şey yok. Vakit yaratılır, yaratılan bir şeydir. Demek ki insanlarımız vakitlerini iyi yönetemiyor mu?
D.B.: Şimdi sanat tarihinde insanlar, mesela sorduğun sorulardan biri: “Hangi kitabı, nereden okumaya başlamalıyım?” Şimdi bu sorunun cevabı bile bilinmez, değil mi? Hani bir insan nereden bilecek hangi kitapla başlayacağını? İyi, tamam, okumaya başladı. Ne yapması lazım? Bilmiyor olabilir, öyle bir sabrı olmayabilir.
Bir de bizim eğitim sistemimiz şeyi aşılamamış bize: Kendi cevabını bulmayı ve sorgulamayı. Biraz daha kolaya kaçıyoruz. Bir de üstüne üstlük, bizde sanki Türkiye’de müze vardı da büyüklerimiz mi gitmedi? Şimdi bu da ayrı bir konu. Avrupalıya bakıyorsun, dededen beri müzeye gidiyor. Bizim ilk özel müzemiz 2000’lerde. Düşünebiliyor musunuz? Sadberk Hanım’ı saymıyorum. Sadberk Hanım’ın koleksiyonu bambaşka, ki çok değerli bir yeri vardır.
Hatta şöyle söyleyeyim: Avrupa eserlerini, yani hep Batı sanatı konuşuyoruz ya, okullarda da ne yazık ki hep Batı sanatıyla anlatılıyor. Batı sanatının örneklerini görebileceğimiz kaç tane müze var?
B.H.: Maalesef yok.
D.B.: Sabancı Müzesi blockbuster sergiler getirirdi. Ben küçükken çok iyi hatırlıyorum. İşte kimler geldi? Picasso geldi, Anish Kapoor geldi mesela yani bu büyük isimler geldi.
B.H.: Son zamanlarda da yine geldi.
D.B.: Evet.
B.H.: Basquiat, Yoko Ono.
D.B.: Aynen, aynen. Yine büyük isimler bu şekilde, yabancı isimler diyelim, geliyor.
B.H.: Ama yine de bir olmamışlık oluyor. Mesela Basquiat sergisini…
D.B.: Kronolojik olarak takip edebileceğimiz bir yer yok. Evet, o yüzden… Zaten hadi Batı’yı geçtik, biz Türkiye’de ne yapıyoruz? Dediğim gibi, çok yeni, çok yeni. Yani Cumhuriyet ilk kurulurken tamam, projelendirildi ama onların sürdürülebilirliği sağlanamadı. Bir kronoloji görmek… Türk sanatı nedir? Bir kere Türk sanatçı kim? Türk sanatçının meselesi nedir? Bu sorular muallakta. Çünkü müze dediğin şey bir toplumun aynasıysa eğer, toplum inşası esnasında biz kimiz? Şimdi bizim hat sanatımız var, minyatür var; bunlara ne oldu?
B.H.: Ki bu arada bence, şu anda değil ama bir dönem yine iyice kopulduğunu düşünüyorum. Çünkü öncesinde Cumhuriyet Halk Partisi sanatçıları köylere, Anadolu’ya yolluyordu. Orada hem üretsinler ve Anadolu’daki insanlar sanata adapte olsun, sanatla haşır neşir olsun hem de sanatçılar onlarla haşır neşir olsun diye. Daha sonrasında Demokrat Parti de bunu yapmıştı.
Şu anda rezidans programları yine daha çok inziva programları şeklinde ilerliyor ve halkla, oranın insanıyla etkileşime çok nadir giriliyor. Ama bunun da olması gerekiyor. Çünkü sonuçta sanatımız sadece İstanbul’dan, İzmir’den, o üç büyük şehirden ibaret değil. Ama bence buradaki asıl problem, sanatın hobi olarak görülmesi. Sanat hobi olarak görüldüğü için öğrenilmeye değer bir şey olarak görülmüyor.
D.B.: Ama işte bunlar bizim toplumumuzda hep yeni. Yani bu bakış açısının da suçu değil; çok yeni. Şimdi sanatçı çok yeni bir kavram, müze çok yeni bir kavram, sanattan para kazanmak çok yeni bir kavram. Bizim coğrafyamızda bu böyle, Fransa’da ise başka. Yani Fransa’daki Güzel Sanatlar Akademisi 1700’lerde kurulmuş bir kurum şimdi.
O yüzden ben Türkiye’nin niye sıkışık olduğunu anlıyorum. Bu konudaki tepkilerimizi ve tırnak içinde “eksiklerimizi” de anlıyorum. İzleyicilerin de suçu değil. Hani Oxford vardı da biz mi gitmedik? Hakikaten öyle. Bilmemekte de haklılar, öğrenmek istemekte de haklılar. Bir şey diyemiyorum. Ama eğitim sisteminde çok haklısın. Kesinlikle müfredatta sanat tarihi gibi sahne sanatları, tiyatro, spor, yani her şeyin olması lazım.
B.H.: Verilmesi gerekiyor.
D.B.: Extracurricular activities.
B.H.: Aynen.
D.B.: Aynen.
B.H.: Öyleyse son sorumuza geçiyorum: Bugünün Türkiye sanat ortamını içeriden biri olarak nasıl görüyorsun Duygu?
D.B.: Birbirinden değerli sanatçılarımız var ve bence gerçekten dünya standartlarında işler yapıyorlar. Fakat biz biraz kapalı kaldık. Yani sanatçılarımızı yurt dışına nasıl çıkarabiliriz? Bu sorunun etrafında düşünmemiz gerekiyor.
B.H.: Daha insanlar çıkamıyor, biz çıkamıyoruz.
D.B.: O yüzden çok temel problemlere geri dönüyoruz: Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar? Biz bu sanatçıları yurt dışında daha görünür kılmak için ne gibi kurumlar üzerinden ilerlememiz lazım, ne gibi iş birlikleri yapmamız lazım? Hangi sanat eleştirmenlerini belki buraya davet edip köprüler kurmamız lazım? Bunları düşünmemiz lazım. Yani strateji kurup ilerlememiz lazım. Onun dışında ben sanatçılarımıza çok güveniyorum ve çok inanıyorum.
B.H.: Ben de güveniyorum, inanıyorum. Onlara olanak sağlanırsa çok güzel işler yapacaklarını da düşünüyorum. Ama maalesef olanak konusunda birtakım sıkıntılarımız var.
D.B.: Şu an Türkiye’de hepimiz aynı şeyi yaşıyoruz. Sadece sanatçılar ekseninde değil. Eminim bir doktor, bir mühendis…
B.H.: Tabii, gidiyorlar. Beyin göçü gerçek.
D.B.: Bir öğrenci… Yani kolay değil. Şu an mücadele dönemindeyiz.
B.H.: Evet, öyle. Böyle coşkulu bir şekilde bitiriyoruz programı. İyi ki geldin, çok teşekkür ederim. Çok keyifli oldu.
D.B.: Ne demek, ben teşekkür ederim.
B.H.: Öyleyse haftaya görüşmek üzere. Bizi dinleyin, dinletin.
D.B.: İyi günler.
Benzer İçerikler
"Ben sanatı kocaman bir duvara benzetiyorum"
Başak Hürer, Taner Ceylan
Yapının Ötesi
Başak Hürer, Nevzat Sayın
YUNT: Bir sanat ve etkileşim alanı
Başak Hürer
Feminist Yöntem ve Feminist Sanat
Aslı Kotaman