Enkazın Altındaki Hakikat: Francesca Albanese’nin Gazze Raporu
Enkazın Altındaki Hakikat: Soykırım Zamanında Medya (A/81/249) 1967’den bu yana işgal altındaki Filistin topraklarında insan haklarının durumuna ilişkin Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese’nin Raporu
Seksen Birinci oturum
Geçici gündemin 70 (c) maddesi*
İnsan haklarının geliştirilmesi ve korunması: İnsan hakları durumları ile özel raportörlerin ve temsilcilerin raporları
1967’den Bu Yana İşgal Altındaki Filistin Topraklarında İnsan Haklarının Durumu
Genel Sekreter’in Notu
Genel Sekreter, İnsan Hakları Konseyinin 5/1 sayılı kararı uyarınca, 1967’den bu yana işgal altındaki Filistin topraklarında insan haklarının durumuna ilişkin Özel Raportör Francesca Albanese’nin raporunu Genel Kurula sunmaktan onur duyar.
1967’den bu yana işgal altındaki Filistin topraklarında insan haklarının durumuna ilişkin Özel Raportör Francesca Albanese’nin raporu
Enkazın altındaki hakikat: soykırım zamanında medya
Özet
Bu rapor, hakikatin yok edilmesinin, bir halkın yok edilmesi sürecinin nasıl ayrılmaz bir parçası hâline geldiğini inceliyor. Birbiriyle bağlantılı üç temel örüntü ortaya koyuyor: işlenen suçların belgelenmesini engellemek amacıyla Filistinli medya çalışanlarının öldürülerek, sakat bırakılarak, keyfî biçimde gözaltına alınarak, işkenceye ve yıldırmaya maruz bırakılarak ve sistematik biçimde “terörist” olarak damgalanarak tasfiye edilmesi; medya üzerindeki kısıtlamalar, sansür, propaganda, nefret söylemi, soykırıma teşvik ve inkâr yoluyla İsrail’de bir enformasyon rejiminin inşa edilmesi; nüfuz sahibi uluslararası medya kuruluşları ile dijital platformların Filistinlilerin sesini marjinalleştirmede, İsrail’in anlatılarını yeniden üretmede ve hukuki çarpıtmaları normalleştirerek nihayetinde işlenen vahşeti meşrulaştırmada oynadığı rol. Bütün bu uygulamalar, soykırıma yalnızca eşlik etmekle kalmamış, aynı zamanda soykırımın gerçekleştirilmesini kolaylaştırmış ve sorumluların hesap vermesini engellemiştir. Hakikate yönelik bu saldırının bazı yönleri, “medyakırım” (mediacide) olarak tanımlanabilir.
I. Giriş
- Soykırımı gerçekleştirenler ve buna olanak sağlayanlar, çoğu zaman soykırım yoluyla gerçekleştirilen yıkımın nasıl algılandığını ve hatırlandığını şekillendirmeye çalışır. Tanıklık edenlerin ortadan kaldırılması, kendilerine yakın medya kuruluşları aracılığıyla şiddetin kışkırtılması ve failleri korumak amacıyla enformasyon sistemlerinin kullanılması, bu amaca ulaşmak için başvurulan yöntemler arasındadır. Filistin’de bu uygulamalar, uzun süredir devam eden sömürgeci bir projenin birbiriyle bağlantılı unsurları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu projenin bugün soykırıma dönüşen aşaması, hem medyaya karşı hem de medya aracılığıyla yürütülen savaşı daha da şiddetlendirmiştir.
- 1967’den bu yana işgal altındaki Filistin topraklarında insan haklarının durumuna ilişkin Özel Raportör Francesca Albanese, işgal altındaki Filistin topraklarına erişim sağlayamadığından, bu raporu hazırlarken birincil ve kamuya açık kaynaklardan, hayatta kalanlar ve uzmanlarla yaptığı görüşmelerden ve bilgi çağrısı üzerine kendisine iletilen 89 yazılı katkıdan yararlanmıştır. Bu katkıların 62’si, Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’daki medya ekosistemlerinde tekrar eden örüntüleri incelemektedir. Rapor, açıkça yanlı veya propaganda amaçlı yayın yapan kuruluşlara odaklanmak yerine, kamuoyunun algısını ve politika oluşturma süreçlerini şekillendirmede etkili olan, yaygın biçimde güvenilir ve saygın kabul edilen belirli medya kuruluşlarını ele almaktadır. Bu kuruluşlar, sunulan yazılı katkılarda en sık adı geçen ve Filistin’e ilişkin haberleri nedeniyle hem izleyici ve okuyucuların hem de gazetecilerin eleştirilerine maruz kalan kuruluşlardır. Görüş bildirmeleri istenen 12 kuruluştan yalnızca 3’ü bu talebe yanıt vermiştir.
- Rapor, birbirini karşılıklı olarak pekiştiren üç örüntüyü inceliyor:
(a) Gazeteciler açısından bugüne kadar kayıtlara geçen en ölümcül çatışmada, Filistinli medya çalışanlarının, medya ve telekomünikasyon altyapısının sistematik biçimde hedef alınması. Yüzlerce gazeteci, foto muhabiri, kameraman, editör ve diğer medya çalışanı, kendi toplumlarının uğradığı yıkımı belgelerken öldürüldü, yaralandı, keyfî biçimde gözaltına alındı, işkenceye ve yıldırmaya maruz bırakıldı ve terörist olarak yaftalandı. Bu kişilerin ortadan kaldırılması, dünyayı giderek olayların birinci elden tanıklarından mahrum bıraktı. Bir İsrail askerinin sözleriyle: “Makale yazan ya da dizüstü bilgisayarda çalışan biri, Kalaşnikof taşıyıp bize saldıran birinden farksızdır”;
(b) Sansür, erişim kısıtlamaları, eşgüdümlü medya ve reklam kampanyalarından oluşan ve İsrail medyasının bazı kesimlerinin nefreti, soykırıma teşviki ve inkârı normalleştirip yaygınlaştırmada oynadığı rolü de kapsayan, İsrail’in daha geniş kapsamlı enformasyon denetimi mekanizması;
(c) Etkili uluslararası medya kuruluşları ile dijital platformların İsrail’in anlatılarını yeniden üretmede, Filistinlilerin sesini marjinalleştirmede, Filistinlileri insanlıktan çıkarmada, İsrail’e yönelik meşru eleştirileri bastırmada ve soykırım niteliğindeki eylemleri gizlemek ya da meşrulaştırmak amacıyla hukuki gerçekleri görmezden gelmede veya çarpıtarak yeniden sunmada oynadığı rol.
- Bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bu uygulamalar, gizlemeyi amaçladıkları soykırım şiddetinin ayrılmaz bir parçası olan hakikate yönelik bir saldırı niteliği taşımaktadır. Tanıkların ortadan kaldırılması, ifade özgürlüğünün bastırılması ve gazeteciliğin temel etik ilkelerinin terk edilmesi, birçok bakımdan medyanın kamusal işlevinin sistematik biçimde yok edilmesi anlamına gelen bir “medyakırım” (mediacide) olarak değerlendirilebilir.
- Özel Raportör, Filistinli gazetecilerin, yaşadıklarını belgeledikleri halkla aynı bombardımana, zorla yerinden edilmeye, açlığa ve yıldırılmaya maruz kaldıklarına dikkat çekmektedir. Bugün birçoğu haberlerini çadırlardan geçiyor; bazıları ise açlık ve yoğun stres nedeniyle canlı yayın sırasında yere yığılıyor. Buna rağmen tanıklık etmeyi sürdürüyorlar. Profesyonel gazetecilik giderek yok edilirken, sıradan Filistinliler de ne kendilerinin ne de halklarının yok olup gitmesine izin vermeme kararlılığıyla bu sorumluluğu üstlenmiş durumda. Gazze’den dışarıya ulaşabilen her fotoğraf, her video kesiti ve her tanıklık, sömürgeci silinmeye karşı bir direniş eylemi niteliği taşıyor.
II. Hukuki çerçeve
- Özel Raportör, önceki raporlarında ortaya koyduğu hukuki çerçeveyi esas almaktadır. Bu çerçeve, uluslararası insancıl hukuk, insan hakları hukuku ve uluslararası ceza hukukundan oluşmaktadır. Bu hukuk dallarının kuralları büyük ölçüde, ilgili anlaşmaları onaylayıp onaylamadıklarına bakılmaksızın tüm devletler açısından bağlayıcı olan uluslararası teamül hukukunu yansıtmaktadır. Söz konusu kurallar, Uluslararası Adalet Divanının İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki varlığının hukuka aykırı olduğuna hükmettiği 2024 tarihli danışma görüşü, Güney Afrika / İsrail davasında karara bağlanan geçici tedbirler ve Uluslararası Ceza Mahkemesinde devam eden yargı süreçleri ışığında değerlendirilmelidir.
- Silahlı çatışmalarda gazeteciler sivil statüsündedir ve çatışmalara doğrudan katılmadıkları sürece uluslararası hukuk tarafından korunurlar. Savaşan taraflarla siviller arasında ayrım gözetme ilkesi uyarınca gazeteciler hedef alınamaz; statülerine ilişkin herhangi bir kuşku bulunması hâlinde sivil oldukları varsayılır ve zarar görmelerini önlemek için mümkün olan tüm tedbirlerin alınması gerekir. Medya çalışanlarının ve ailelerinin toplu cezalandırmaya ve yıldırmaya maruz bırakılması yasaktır. Medya kuruluşlarına ait tesisler ile telekomünikasyon altyapısı, kesin bir askerî avantaj sağlayacak şekilde askerî harekâtlara varsayıma değil, somut olgulara dayanan etkili bir katkıda bulunmadıkları sürece sivil nitelikteki varlıklardır. Düşmanca propaganda da dâhil olmak üzere bilgi yaymak, gazetecileri veya medya altyapısını hukuken meşru askerî hedefler hâline getirmez. Gazetecilerin gerçeğe aykırı biçimde “terörist” ya da savaşçı olarak nitelendirilmesi, kendilerine tanınan bu hukuki korumaları ortadan kaldırmaz.
- Koruma altındaki kişilerin kasten öldürülmesi, işkenceye veya insanlık dışı muameleye maruz bırakılması ve hukuka aykırı biçimde alıkonulması, Cenevre Sözleşmelerinin ağır ihlallerini oluşturur. Sivillere kasten saldırılarak ölümlerine veya ağır yaralanmalarına neden olunması da aynı kapsamda değerlendirilir. Bu fiiller, sivil nitelikteki varlıklara kasten saldırılmasıyla birlikte savaş suçu teşkil eder. Cinayet, işkence, hapis, zorla kaybetme ve zulüm fiilleri, sivil bir nüfusa yönelik yaygın veya sistematik bir saldırının parçası olarak işlendiğinde insanlığa karşı suç oluşturur. Gazetecilerin ayrımcı gerekçelerle veya kendilerine atfedilen siyasi görüşler nedeniyle hedef alınması da bu kapsamdadır.
- İşlenen vahşeti belgeleyenlerin, yani hedef alınan gruba mensup tanıkların sistematik biçimde öldürülmesi, koruma altındaki söz konusu grubu yok etme kastının varlığına delil teşkil edebilir. Tanıkların ortadan kaldırılması ve dış dünyayla iletişim kanallarının kapatılması da bu yok etme sürecini kolaylaştırabilir. Medya, soykırım suçuna fail olarak da iştirak edebilir: Soykırım Sözleşmesi’nin III. maddesi uyarınca cezalandırılan, soykırım işlemeye doğrudan ve alenen teşvik, herhangi bir soykırım fiilinin gerçekleşmesini gerektirmeyen, bağımsız bir suçtur. Bu suç, teşvik niteliğindeki sözlerin söylenmesi veya yayımlanmasıyla tamamlanır ve kamu görevlileri, yayıncılar ile özel medya kuruluşlarında faaliyet gösteren kişiler açısından da geçerlidir. Bir açıklamanın soykırıma teşvik sayılabilmesi için kamuoyuna yönelik bir soykırım çağrısı içermesi, içinde bulunduğu kültürel ve dilsel bağlamda doğrudan nitelik taşıması ve soykırım kastıyla yapılmış olması gerekir. Bu eşiğe ulaşmayan söylemler de yine de soykırım kastının varlığına delil teşkil edebilir.
- İşgalci güç olarak fiilî kontrolü elinde bulunduran İsrail, işgal altındaki Filistin topraklarında Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme hükümlerine uymakla yükümlüdür. Sözleşme’nin 19. maddesi, her türlü iletişim aracıyla bilgi arama, edinme ve yayma özgürlüğünü güvence altına alır. İletişim ağlarının kapatılması ve iletişim altyapısının tahrip edilmesi, halkın bilgi edinme hakkını doğrudan ilgilendirir. Bu özgürlüklere getirilen kısıtlamaların kanunla öngörülmüş olması, meşru bir amaç taşıması ve zorunluluk ilkesine uygun olması gerekir. Ulusal güvenlik, basını susturmak veya kamu yararını ilgilendiren bilgilerin yayılmasını engellemek için gerekçe olarak kullanılamaz. Sansür, medya kuruluşlarının yasaklanması, yabancı basının bölgeye girişinin engellenmesi ve gazetecilerin gözetim altına alınması veya haklarında yasal işlem başlatılması, bu ölçütleri karşılamak zorundadır. Sözleşme’nin 20. maddesi ile Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmenin 4. maddesi, devletleri savaş propagandasını ve Rabat Eylem Planında belirlenen eşiğe ulaşan, ayrımcılığı, düşmanlığı veya şiddeti kışkırtan nefret savunuculuğunu yasaklamakla yükümlü kılar.
- Silahlı kuvvetler de dâhil olmak üzere bir devletin organlarının eylemleri, o devlete atfedilir ve devlet, hukuka aykırı fiillerine son vermek ve bunların tekrarlanmayacağını güvence altına almakla yükümlüdür. Tüm devletler, uluslararası hukukun emredici normlarının ağır ihlallerine son verilmesi için işbirliği yapmak ve bu ihlallerin yarattığı durumları hukuka uygun olarak tanımamakla yükümlüdür. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2222 (2015) sayılı kararı, gazetecilerin uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukuku kapsamında korunması gerektiğini yeniden teyit etmekte ve gazetecilere yönelik saldırıların soruşturulması ve faillerinin yargılanması yükümlülüğünü hatırlatmaktadır.
- İş Dünyası ve İnsan Haklarına Dair Rehber İlkeler uyarınca medya şirketleri, çevrimiçi platformlar ve reklamverenler, insan haklarına saygı gösterme sorumluluğu taşır. Bu kuruluşlar, insan hakları üzerinde olumsuz etkilere yol açmaktan veya bu etkilere katkıda bulunmaktan kaçınmak, faaliyetleriyle bağlantılı olumsuz etkileri önlemek veya hafifletmek ve çatışma ortamlarında insan haklarına ilişkin daha kapsamlı bir durum tespiti ve özen yükümlülüğü yerine getirmek zorundadır. Çatışmanın taraflarından birinin doğrulanmamış iddialarını gerçekmiş gibi sunan bir medya kuruluşu, yasaklanmış nitelikteki kışkırtıcı söylemleri yayan bir platform veya bu tür mesajları ücret karşılığında dolaşıma sokan bir şirket, bu yolla ortaya çıkan zarara katkıda bulunabilir. Kamu tüzel kişiliğine sahip yayın kuruluşlarının faaliyetleri ise ayrıca devletin kendi yükümlülüklerini de gündeme getirebilir.
III. Tanıkların Susturulması
- İsrail, Filistin’de onlarca yıldır sürdürdüğü işgal boyunca, Filistin halkına uyguladığı baskıyı gözlerden uzak tutmak ve hesap vermekten kaçınmak amacıyla Filistin gazeteciliğini sistematik biçimde susturmaya çalışmıştır. İsrail güçleri, hareket özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar, teknolojiye ve ekipmana erişimin engellenmesi, saldırılar ve keyfî tutuklamalar gibi hak ihlalleri yoluyla medya çalışanlarını ve altyapısını uzun yıllardır süren cezasızlık ortamında hedef almaktadır. 2023 öncesinde öldürülen 20’den fazla Filistinli gazeteci arasında yer alan Şirin Ebu Akile’nin Mayıs 2022’de İsrail güçleri tarafından öldürülmesi, bugün gazeteciliğe yönelik saldırıları belirleyen şiddet ve cezasızlık örüntülerinin habercisi olmuştur.
- Ekim 2023’ten bu yana İsrail güçleri yaklaşık 300 gazeteciyi öldürdü, 400’den fazlasını ise yaraladı. Bu gazetecilerin bir kısmı sivil yerleşim bölgelerine yönelik ayrım gözetmeyen saldırılarda hayatını kaybederken, yaklaşık 70’i yaptıkları gazetecilik faaliyetlerine misilleme olarak öldürüldü. Öldürülenlerin birçoğu üzerlerinde basın yelekleri ve kaskları taşıyor, gazetecilik ekipmanları bulunduruyor ya da basın mensubu oldukları açıkça belirtilmiş araçlarda ve çadırlarda bulunuyordu. Ancak bu ayırt edici işaretler, İsrail ordusunun medya çalışanlarını tanıyıp korumasını sağlamak yerine, onların hedef alınmasını kolaylaştırdı.
- İsrail, gazetecileri savaşçı olarak göstererek hedef alınmalarını haklı çıkarmaya çalışmıştır. Uluslararası insancıl hukuka göre gazeteciler, sivil statülerinden kaynaklanan korumayı yalnızca çatışmalara doğrudan katılmaları hâlinde kaybederler ve bunu kanıtlama yükümlülüğü saldırıyı gerçekleştiren tarafa aittir; aksi kanıtlanmadıkça sivil oldukları kabul edilir. Herhangi bir örgütle bağlantılı olmak, bir kurumda çalışmak veya belirli görüşleri dile getirmek, bu korumanın ortadan kalkması için yeterli değildir. İsrail ise bu hukuki ilkeyi tersine çevirerek gazetecileri, çoğu zaman öldürülmelerinin ardından ve kamuoyuyla paylaşılmayan ya da güvenilirliği çürütülmüş kanıtlara dayanarak “terörist” veya “Hamas mensubu” olarak damgalamış, böylece hukuka aykırı öldürmeleri meşrulaştırmaya çalışmıştır.
- Filistinli gazeteciler, Filistinli siyasi grupların ve silahlı örgütlerin de yıldırma ve baskılarına maruz kalmıştır. Gazze’de gazeteciler silahlı kişilerin saldırılarına uğrarken, Hamas da kendisine karşı düzenlenen protestoları haberleştiren gazetecileri tehdit etmiştir. Batı Şeria’da ise Filistin Yönetimi, gazetecilere yönelik münferit tutuklamaların ötesine geçerek basın özgürlüğünü benzer biçimde kısıtlamış ve El Cezire’nin faaliyetlerinin Ocak-Mayıs 2025 döneminde durdurulmasını emretmiştir.
A. Gazze
- 7 Ekim 2023’ten yalnızca üç ay sonra Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR), “Gazze’nin, gazeteciler ve aileleri için dünyanın en ölümcül yeri hâline gelmiş gibi göründüğünü” bildirdi. İsrail, 27 Ekim 2023’te Reuters ve Agence France-Presse (AFP) haber ajanslarına, gazetecilerinin güvenliğini garanti edemeyeceğini iletti. Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in medya ekiplerine karşı gerçek mermi kullandığı 240 vaka kayıtlara geçti. Reuters, bu bilgilerin saldırıları kolaylaştırabileceği endişesiyle gazetecilerinin konumlarını İsrail güçleriyle paylaşmayı bıraktı. Çok sayıda Filistinli gazeteci, haber yapmayı bırakmalarını emreden, ölüm tehditleri de içeren telefonlar aldı. Gazeteciler, yaptıkları haberlerin cezası olarak aile üyelerinin öldürüleceği yönünde tehditler almalarının ardından, aileleriyle iletişimlerini sınırlandırmak zorunda kaldı.
- Ekim 2023’ten bu yana 150’den fazla gazetecinin evinin yıkılması, medya sektörüne yönelik sistematik bir baskı ve zulüm uygulama kastına işaret etmektedir. Gazeteciler, ev sahiplerinin hedef alınmaktan korkması nedeniyle Gazze’de ev veya ofis kiralamakta güçlük çekmiştir. Filistinli foto muhabiri Fatma Hassouna, soykırım sırasında yaşanan hayatı konu alan belgeselinin Cannes Film Festivali’nde gösterilmek üzere seçilmesinden bir gün sonra, 16 Nisan 2025’te, gece saatlerinde evlerine güdümlü hassas mühimmatla düzenlenen saldırıda ailesinden beş kişiyle birlikte öldürüldü.
- Gazetecileri öldürmek için, aynı hedefe kısa aralıklarla iki kez saldırı düzenlenmesini içeren “çifte vuruş” (double-tap) saldırıları da dâhil olmak üzere, son derece vahşi savaş yöntemlerine başvurulmuştur. Ağustos 2025’te İsrail güçleri, gazetecilerin düzenli olarak çalıştığı Nasır Hastanesi’nin bir balkonunu hedef alarak 22 kişiyi öldürdü. İlk saldırıda Reuters kameramanı Hüsam el-Masri hayatını kaybetti; ikinci saldırıda ise olay yerine koşan dört gazeteci ile sağlık ve kurtarma görevlileri öldürüldü. İsrail güçleri, bir “Hamas kamerasını” hedef aldıklarını açıkladı. Daha sonra söz konusu kameranın Reuters’a ait olduğu ortaya çıktı.
- Saldırılar, Ekim 2025’te ilan edilen sözde ateşkesin ardından da devam etti. 21 Ocak 2026’da İsrail’in düzenlediği bir hava saldırısında, yerinden edilenlerin kaldığı bir kampa araçlarıyla gitmekte olan üç Filistinli gazeteci öldürüldü. 8 Nisan 2026’da ise İsrail ordusu, insansız hava araçlarıyla düzenlediği çok sayıda saldırıdan birinde, El Cezire gazetecisi Muhammed Washah’ı aracını kullanırken öldürdü. İsrail, bu öldürmeleri gazetecilerin Hamas’la bağlantılı olduğunu öne sürerek haklı çıkarmaya çalıştı.
- Gazze’de gazeteciler, mesleklerinin başlı başına bir hedef hâline geldiğinin farkında. Muhabir Yumna el-Seyyid’in ifade ettiği gibi, “Basın yeleklerimizi giymek, kendimizi tehlikeye atmak anlamına geliyor.” Bu öldürmeler hukuka aykırıdır: Gazetecilerin uluslararası hukuk kapsamında sahip oldukları koruma ortadan kalkmış değildir.
B. Batı Şeria
- Son iki yılda gazeteciler, Doğu Kudüs dâhil Batı Şeria’da da yerleşimci terörünün ve askerî operasyonların giderek tırmandığı bir ortamda sistematik saldırılara maruz kaldı. Bu dönemde İsrailli yerleşimcilerin basın mensuplarına yönelik 139 saldırısı belgelendi.
- Uluslararası alanda tanınır olmak da saldırıları önlemeye yetmiyor. Örneğin Mart 2025’te, Başka Toprak Yok (No Other Land) belgeseliyle Oscar kazanmasından yalnızca birkaç hafta sonra, gazeteci ve filmin ortak yönetmeni Hamdan Ballal, Masafer Yatta’daki evinde İsrailli yerleşimcilerin saldırısına uğradı ve ardından İsrail ordusu tarafından gözaltına alınarak gece boyunca alıkonuldu. Yine 2025 yılında, Alman yayın kuruluşu Deutsche Welle’nin haber ekipleri farklı olaylarda yerleşimcilerin taşlı saldırılarına ve İsrail ordusunun göz yaşartıcı gazlı müdahalesine maruz kaldı. Reuters’ın Filistinli foto muhabiri Ranin Savafta ise üzerinde basın mensubu olduğunu gösteren işaretler bulunmasına rağmen zeytin hasadını haberleştirirken yerleşimcilerin saldırısına uğradı.
C. Ailelere Zarar Verilmesi
- İsrail, gazetecilerin ailelerini de tehdit etmiş, yıldırmaya çalışmış ve hedef almış; Ekim 2023’ten bu yana gazetecilerin yaklaşık 710 aile üyesini öldürmüştür. Bunların 436’sı yalnızca ilk dört ayda hayatını kaybetmiştir. Bu ölümlerin çoğu İsrail’in ayrım gözetmeyen saldırıları sırasında meydana gelmiş olsa da eldeki kanıtlar, bazı ailelerin kasıtlı olarak hedef alındığını göstermektedir.
- Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, El Cezire Arapça’nın Gazze büro şefi Wael Al-Dahdouh’un yaşadıklarıdır. 25 Ekim 2023’te İsrail’in Nusayrat Mülteci Kampı’na düzenlediği hava saldırısında Al-Dahdouh’un eşi, 15 yaşındaki oğlu, 7 yaşındaki kızı ve 1 yaşındaki torunu öldürüldü. İki ay sonra Al-Dahdouh ve meslektaşı Samer Ebu Dakka bir saldırıda ağır yaralandı. İsrail güçlerinin ambulansların geçişini engellemesi üzerine Ebu Dakka kan kaybından hayatını kaybetti. 7 Ocak 2024’te Al-Dahdouh’un El Cezire gazetecisi olan en büyük oğlu Hamza da bir meslektaşıyla birlikte hava saldırısında öldürüldü. Tıbbi tahliye yoluyla bölgeden çıkarıldıktan sonra da gazeteciliği sürdüren Al-Dahdouh, yaşadıklarını şöyle anlattı: “Hedef olduğumun farkındaydım ama ailemi hedef alacaklarını düşünmemiştim.”
D. Tehdit etmek, öldürmek, karalamak
- Gazetecilere yönelik askerî saldırılara, onları meşru askerî hedefler olarak gösteren sistematik karalama kampanyaları eşlik etmiştir. İsrail ordusunun Ekim 2023’te, “meşrulaştırma birimi” adı verilen özel bir birim kurduğu ve bu birimin Gazze’de görev yapan gazetecileri sistematik biçimde Hamas mensupları olarak gösterdiği bildirilmiştir. Bu anlatılar, saldırılardan önce gazetecileri yıldırmaya ve saldırılara gerekçe oluşturmaya hizmet ederken, saldırıların ardından da uluslararası insancıl hukuku çarpıtarak sorumluluğu Filistinli silahlı gruplara yüklemekte ve öldürmeleri geriye dönük olarak meşrulaştırmaktadır. Bu saldırıların sistematik biçimde haklı gösterilmeye çalışılması, uluslararası hukuk tarafından korunan medya çalışanlarını hedef alma kastının varlığını ortaya koymaktadır.
- Ekim 2024’te İsrail ordusu, altı gazeteciyi “Hamas’ın askerî kanadının mensupları” olmakla suçladı. Bu gazetecilerden ikisi, Hüsam Şabat ve Enes Al-Sharif, daha sonra öldürüldü. Şabat, ölümünün ardından yayımlanan açıklamasında şöyle yazmıştı: “Bunu okuyorsanız, İsrail işgal güçleri tarafından öldürülmüşüm demektir; büyük olasılıkla da doğrudan hedef alınarak.”
- Enes Al-Sharif, soykırımı belgeleyen ve internet üzerinden milyonlarca insana ulaşan en önemli seslerden biriydi. Haberciliği bırakmasını emreden tehdit telefonları aldı ve Aralık 2023’te İsrail’in ailesinin evine düzenlediği saldırıda babası öldürüldü. Et-Tabiin Okulu katliamını haberleştirmesinin ardından yöneltilen “Hamas’ın suçlarını gizlediği” ve Hamas mensubu olduğu yönündeki suçlamaları reddederek, “Beni terörist olmakla suçluyorlar çünkü işgal güçleri önce itibarımı yok etmek istiyor” dedi. 10 Ağustos 2025’te Şifa Hastanesi yakınlarında gazetecilerin kaldığı bir çadıra düzenlenen insansız hava aracı saldırısında beş meslektaşıyla birlikte öldürüldü. İsrail, saldırının sorumluluğunu üstlenirken, Al-Sharif’in Hamas’la bağlantılı olduğuna ilişkin kanıtlanmamış iddialarını yineledi.
E. Hukuka aykırı alıkoyma ve işkence
- Ekim 2023’ten bu yana 100’den fazla Filistinli gazeteci ve medya çalışanı gözaltına alınmış, bunlardan yaklaşık 30’u hâlen cezaevinde tutulmaktadır.
- Çok sayıda gazeteci toplu gözaltı operasyonları sırasında keyfî biçimde alıkonulurken, bazıları ise özellikle seçilerek hedef alınmıştır. Nisan 2025’te İsrail güçleri, gazeteci Ali Al-Samudi’nin Cenin’deki evine baskın düzenledi. 2022 yılında Şirin Ebu Akile’nin öldürüldüğü saldırıda omzundan vurulan Al-Samudi, son derece ağır koşullar altında bir yıl boyunca yargılanmaksızın alıkonuldu ve bu süreçte 60 kilo kaybetti. 7 Ekim 2023’te yaşanan olayları haberleştiren iki Filistinli gazetecinin ise zorla kaybedilmiş olma hâli hâlen devam etmektedir.
- Serbest bırakılan gazeteciler, fiziksel saldırılara; tecavüz de dâhil olmak üzere cinsel şiddete; uzun süre acı verici pozisyonlarda kalmaya zorlanmaya; duyusal yoksunluğa; yetersiz beslenmeye ve tıbbi açıdan mahrum bırakılmaya maruz kaldıklarını anlatmaktadır. Filistinli tutuklular rutin olarak işkenceye maruz bırakılırken, gazeteciler “Hamas ajanı” oldukları varsayımıyla kendilerine özgü yıldırma ve sindirme yöntemlerinin uygulandığı sorgulamalardan geçirilmektedir. Bir İsrailli subay, gazetecilerden birine şöyle demiştir: “Bütün gazetecileri öldürdüm. Öldüremediklerimi de buraya getirdim.”
- Gözaltına alınan gazeteciler, serbest bırakıldıktan sonra habercilik yapmaya devam etmeleri hâlinde yeniden hedef alınmakla tehdit edilmiştir. Alıkonulan gazetecilerden birine şöyle denmiştir: “Eğer … bir şey yazarsan geri geliriz, seni yeniden tutuklarız, 15-20 yıl daha hapse mahkûm ederiz ya da seni, eşini ve çocuklarını yatak odanızda öldürürüz.”
- Serbest bırakılan çok sayıda gazeteci, uğradıkları psikolojik ve fiziksel zararlar ile yeniden hedef alınma korkusu nedeniyle mesleklerini sürdürememektedir.
F. Altyapının yok edilmesi
- Temel medya ve telekomünikasyon altyapısının yaygın biçimde hedef alınarak tahrip edilmesi, Gazze’yi zaman zaman neredeyse tamamen dış dünyayla bilgi iletişiminin kesildiği bir karanlığa sürüklemiş; gazetecilerin bilgi toplama, doğrulama ve aktarma faaliyetlerini ciddi ölçüde sekteye uğratmıştır.
- Mevcut saldırıların başladığı 7 Ekim 2023’te, İsrail’in düzenlediği bir hava saldırısı, yedi medya kuruluşunun ofislerine ev sahipliği yapan Filistin Kulesi’ni yerle bir etti. İlk hafta içinde yaklaşık 50 medya ofisi hasar gördü. Gazetecilere barınma imkânı, koruyucu ekipman ve internet erişimi sağlayan kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Basın Evi (Press House), Şubat 2024’te tamamen yıkıldı. Medya kuruluşlarının daha ilk günlerden itibaren yoğun biçimde hedef alınması, sahadan haber yapılmasını engellemeye yönelik açık bir kastın varlığına işaret ediyor olabilir. Ekim 2025 itibarıyla haber ajanslarının merkezleri, yayın kuleleri ve radyo istasyonları da dâhil olmak üzere 150 medya ofisi ve kuruluşu yok edilmişti.
- İsrail, Gazze’de mobil iletişim kuleleri, fiber optik kablolar ve veri merkezleri gibi bilgi ve iletişim altyapısının yüzde 81’ini tamamen yok etmiş, yüzde 12’sine ise kısmen zarar vermiştir. 9 Ekim 2023’te İsrail güçleri iletişim ağı tesislerini hedef alarak Gazze’nin üç ana mobil iletişim hattından ikisini devre dışı bıraktı. Bir ay içinde, işgal altındaki Filistin topraklarında faaliyet gösteren 19 internet servis sağlayıcısından 15’inin hizmetleri tamamen kesildi. Gazze’deki telekomünikasyon altyapısının tahminen yüzde 50’si tahrip edilirken, mobil iletişim kulelerinin yalnızca yüzde 30’u çalışır durumda kaldı. Hasarın büyüklüğü, abluka nedeniyle yaşanan ekipman ve yakıt kıtlığı ve ordunun erişimi engellemesi, iletişim bağlantılarının yeniden kurulmasını son derece güçleştirdi. Bir olayda, Filistin Telekomünikasyon Şirketinin iki teknisyeni, orduyla koordinasyon sağlanmış olmasına rağmen Han Yunus’ta bir telefon santralini onardıkları sırada İsrail tankından açılan ateş sonucu öldürüldü.
- İsrail, telekomünikasyon altyapısını tahrip ederek ve kasıtlı olarak elektrik ve yakıt kıtlığı yaratarak Gazze’de internet erişimini defalarca kesintiye uğratmıştır. Ekim 2023’ten itibaren internet trafiği keskin biçimde düşmüş, ilk 35 saatlik internet kesintisi saldırıların başladığı ilk ay içinde yaşanmıştır. Kasım 2024’e gelindiğinde, çoğu zaman askerî saldırıların yoğunlaştığı dönemlere denk gelen en az 16 internet kesintisi meydana gelmişti.
- 2024 yılında Uluslararası Telekomünikasyon Birliği, Filistin’in telekomünikasyon ağının yeniden inşa edilmesi çağrısında bulunduğunda İsrail, iletişim bağlantılarının iyileştirilmesinin Hamas’ın saldırılar düzenlemesine olanak sağlayacağını öne sürdü. Oysa İsrail, işgal altındaki Filistin topraklarının elektromanyetik frekans spektrumunu kontrol altında tutarak ve Gazze’yi onlarca yıl boyunca teknolojik açıdan eskimiş 2G mobil iletişim ağına mahkûm ederek uzun süredir dijital bir abluka uygulamaktadır. İsrail, 10 Haziran 2025’te Gazze’nin orta ve güney kesimlerine hizmet veren, çalışır durumdaki son iletişim kablosunu da vurdu.
- Uluslararası insancıl hukuk uyarınca telekomünikasyon altyapısının sivil nitelikte olduğu kabul edilir. İsrail’in iletişim bağlantılarının Hamas’a hizmet ettiği yönündeki genel iddiası, ne bu kabulü geçersiz kılabilir ne de sivil nitelikteki bir varlığa saldırı düzenlenebilmesi için gereken hukuki koşulları karşılayabilir. Dolayısıyla altyapıya ve telekomünikasyon çalışanlarına yönelik bu saldırılar, sivillere ve sivil nitelikteki varlıklara yönelik hukuka aykırı saldırılar teşkil etmektedir. İsrail, iletişim ağlarını defalarca kasıtlı olarak devre dışı bırakarak sivil halkı öngörülebilir biçimde dış dünyadan yalıtmış, hayat kurtarıcı bilgilere, saldırı uyarılarına ve acil yardım hizmetlerine erişimi engellerken halkın bilgi arama ve edinme hakkını da ihlal etmiştir.
- Gazeteciler, iletişim kesintileri sırasında yabancı operatörlere ait e-SIM kartlarını veya Mısır ve İsrail’in mobil iletişim ağlarını kullanarak alternatif bağlantı yolları bulmaya çalışmıştır. Ancak bu ağlara yalnızca belirli bölgelerde, çoğunlukla sınır yakınlarında erişilebilmekte; kullanım maliyetleri son derece yüksek olmakta ve ağlar kolayca aşırı yoğunluk nedeniyle tıkanmaktadır. Üstelik bu bağlantıların kullanılması gazetecilerin konumlarını açığa çıkararak saldırıya uğrama risklerini artırmaktadır.
- Gazeteci oldukları bilinen kişilerin öldürülmesi, evlerinin ve ailelerinin hedef alınması ve sivil nitelikte olduğu kabul edilen medya ve telekomünikasyon altyapısının tahrip edilmesi, kasten öldürme ve sivillere ve sivil nitelikteki varlıklara kasıtlı saldırılar düzenleme savaş suçlarını oluşturmaktadır. Gazetecilerin haber yapmasını engellemek amacıyla aile üyelerinin kasıtlı olarak hedef alınması, ayrıca koruma altındaki kişilere yönelik yasaklanmış toplu cezalandırma ve yıldırma fiilleri teşkil etmektedir. Bu eylemler, Gazze’deki sivil nüfusa yönelik yaygın ve sistematik saldırının bir parçasını oluşturmaktadır. Bu bağlamda gazetecilerin öldürülmesi ve kendilerine atfedilen siyasi görüşler nedeniyle zulme uğratılması, insanlığa karşı suç niteliğindeki öldürme ve zulüm fiillerini teşkil etmektedir. Ancak bu eylemleri yalnızca savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar çerçevesinde değerlendirmek eksik kalacaktır. Devam eden soykırım bağlamında, medya mensubu tanıkların sistematik biçimde ortadan kaldırılması ve yaşananları belgeleme imkânlarının yok edilmesi, soykırım kastının varlığına delil teşkil etmektedir. Bu eylemler, yalnızca koruma altındaki bir grubu yok etme çabasını değil, aynı zamanda bu yok oluşun görülmesini, belgelenmesini, hatırlanmasını ve nihayetinde yargı önüne taşınmasını mümkün kılan koşulları da ortadan kaldırma çabasını gözler önüne sermektedir. Bu durum, Uluslararası Adalet Divanının, Soykırım Sözleşmesi’nin II. ve III. maddeleri kapsamına giren fiillere ilişkin delillerin yok edilmesini önleme ve korunmasını sağlama yönünde İsrail’e verdiği bağlayıcı karara da aykırıdır.
IV. İsrail medya ortamı: sansür, manipülasyon ve kışkırtma
- İsrail, soykırım boyunca Başbakanının “hakikat savaşı” olarak adlandırdığı bir mücadele yürütmüş; gerçekliğin nasıl görüldüğünü ve kavrandığını belirleyen koşulları şekillendirmeye çalışırken ülke içindeki ve yabancı medya kuruluşlarını kısıtlamış, medya kuruluşları ile dijital platformları nefret söylemi, sansür, dezenformasyon ve inkârı yaygınlaştırmak için seferber etmiştir. Böylece Filistinlilere yönelik nefreti ve zaman zaman soykırıma açıkça teşviki normalleştirmiştir.
A.Hükümetin medyaya yönelik kısıtlamaları ve denetimi
1. Ülke İçi medya
- Ekim 2023’ten bu yana İsrail’de sansür uygulamaları keskin biçimde yoğunlaşmıştır. Askerî sansür sistemi, “güvenlik meseleleri” hakkındaki haberlerin yayımlanmadan önce onaydan geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Ekim 2023 öncesinde bile bu sistem, 2011-2023 yılları arasında günde ortalama altı kez haberlere müdahale ediyordu. Sansür, 2024-2025 döneminde rekor düzeylere ulaştı. 2024 yılında 1635 haberin yayımlanması yasaklanırken 6265 haberde sansür yoluyla değişiklik yapıldı (günde 21 müdahale). 2025 yılında ise 753 haber yasaklandı, 4974 haberde sansür uygulandı (günde 15 müdahale). Terörle Mücadele Yasasında 2023 yılında yapılan bir değişiklik, “terörizmi” desteklediği düşünülen içerikleri yalnızca “tükettikleri” gerekçesiyle gazetecilerin tutuklanmasına olanak tanıyarak otosansürü körüklemiş ve ifade özgürlüğünü ciddi biçimde kısıtlamıştır.
- Bu baskılar, kamu ve özel medya alanında yapılan düzenlemelerle daha da pekiştirilmiştir. İsrail Kamu Yayın Kurumu, bakanlıkların daha sıkı denetimi altına alınırken bağımsız medya kuruluşları da çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya kalmıştır. Bunlar arasında, İsrail’in meşruiyetini zayıflattığı gerekçesiyle 2024 yılında kamu kaynaklarıyla finanse edilen kurumların Haaretz gazetesiyle herhangi bir ilişki kurmasının yasaklanması da bulunmaktadır. Aynı zamanda hükümet yanlısı medya kuruluşlarına ayrıcalıklı muamele yapılmakta; bu kuruluşlara hükümet yetkililerine ve cezaevleri gibi erişimin kısıtlı olduğu yerlere özel erişim imkânı tanınmaktadır. Önerilen “Karhi reformları” ise medya düzenlemeleri, medya kuruluşlarının mülkiyet yapısı ve kamu finansmanı üzerindeki siyasi denetimi daha da güçlendirecektir.
2. Yabancı medya
- Ekim 2023’ten bu yana İsrail, sıkı askerî denetim altında gerçekleştirilen ve önceden kurgulanan ziyaretler dışında, yabancı gazetecilerin Gazze’ye girişini fiilen yasaklamıştır. Bazı gazetecilerin Batı Şeria’ya girişine de izin verilmemiştir. Gazeteciler zaman zaman şantajı andıran baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Sky News, Ürdün’e ait bir insani yardım uçağında çekilen görüntüleri yayınlaması hâlinde İsrail’in gelecekteki insani yardım uçuşlarını iptal edebileceğinin kendilerine söylendiğini bildirmiştir. Gazeteciler, karşı karşıya bırakıldıkları durumu “Faustvari bir pazarlık” olarak tanımlamıştır; ya olayları uzaktan haberleştir ya da İsrail’in denetimini kabul et.
- Bazı medya kuruluşlarının faaliyetleri ise tamamen yasaklanmıştır. İsrail Parlamentosu Knesset, 2024 yılında “devlet güvenliğine” tehdit oluşturduğu düşünülen yabancı yayın kuruluşlarının kapatılmasına izin veren bir yasa çıkarmış; bu yasa, El Cezire’nin İsrail içindeki faaliyetlerinin yasaklanmasına yol açmıştır. El Cezire’nin Batı Şeria’daki bürosu ise İsrail ordusu tarafından basılarak kapatılması emredilmiştir. Knesset daha sonra, söz konusu yetkileri kalıcı hâle getirmeyi ve yargı denetimini ortadan kaldırmayı amaçlayan bir yasa tasarısını ilk görüşmede kabul etmiştir. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu bu adımı, eleştirel medya üzerindeki otoriter denetimin bir örneği olarak nitelendirmiştir. Şubat 2026’da İsrail, işgal altındaki Doğu Kudüs’ten haber yapan beş Filistinli medya kuruluşunun faaliyetlerini de “kışkırtıcılık” iddiasıyla yasaklamıştır.
- Bu önlemlerin hiçbiri, uluslararası hukuk kapsamında ifade özgürlüğünün kısıtlanabilmesi için aranan koşulları karşılamamaktadır. İsrail’in her yıl binlerce kez uyguladığı askerî sansür rejimi, kamuoyunun bilgi edinmesinde meşru yarar bulunan haberleri bastırmak için güvenliği gerekçe göstererek hukuka uygunluk ve zorunluluk ölçütlerini ihlal etmektedir. Medya kuruluşlarının “güvenlik tehdidi” oluşturdukları, “kışkırtıcılık” yaptıkları veya “İsrail’in meşruiyetini zayıflattıkları” gerekçesiyle kapatılması, somut bir zararı önlemekten ziyade belirli görüşlerin cezalandırılması anlamına gelmektedir. Sözde “ateşkes” dönemi boyunca da sürdürülen, yabancı gazetecilerin Gazze’ye girişinin genel ve süresiz biçimde engellenmesi ise haklı bir gerekçeden yoksun, gereksiz ve orantısız görünmekte; yalnızca yaşananların bağımsız biçimde belgelenmesini önlemeye hizmet etmektedir.
3. Dijital platformlar
- İsrailli yetkililer, sosyal medyanın yürüttükleri askerî harekât açısından taşıdığı stratejik önemi defalarca vurgulamıştır. Başbakan Binyamin Netanyahu, ABD merkezli sosyal medya fenomenlerine yaptığı açıklamada sosyal medyayı en önemli “silah” olarak nitelendirmiştir.
- İsrail, resmî anlatılara meydan okuyan içeriklerin kaldırılmasını hedefleyen geniş çaplı talepler de dâhil olmak üzere çok katmanlı bir çevrimiçi iletişim stratejisi izlemektedir. Bu taleplerin yoğunluğu bakımından dünyada en fazla başvuruda bulunan devletler arasında yer alan İsrail, aynı zamanda kendi hedefleriyle örtüşen içeriklerin yaygınlaştırılması için büyük yatırımlar yapmaktadır. Bu tür talepler devlete atfedilebilen eylemler niteliğindedir ve Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 19. maddesinde öngörülen koşulları karşılamak zorundadır. Bu girişimlerden biri, Filistin yanlısı toplumsal hareketliliği bastırmak amacıyla ABD kamuoyunu hedef alan ve İsrail’in yönlendirmesiyle 2025 yılında yürütülen “Esther Projesi” adlı kampanyadır.
- İsrail hükümeti, X ve YouTube gibi platformlarda Batılı kitleleri hedef alan ücretli reklam kampanyaları da başlatmıştır. Başlangıçta Hamas öncülüğünde 7 Ekim’de düzenlenen saldırılara ve Hamas ile IŞİD arasında kurulan benzerliklere odaklanan bu reklamlar, medyanın incelemesi ve eleştirileri üzerine kaldırılmadan önce milyonlarca kez görüntülenmiştir. Bununla birlikte, reklamların birçoğu İsrail Dışişleri Bakanlığının YouTube kanalında hâlen erişilebilir durumdadır. Mayıs 2025’te İsrail, Uluslararası Adalet Divanının yaşamı sürdürmek için gerekli malzemelerin engelsiz biçimde ulaştırılmasına izin verilmesini zorunlu kılan kararına rağmen insani yardım ablukasını yeniden uygulamaya koymuş, böylece koşulların daha da ağırlaşmasına ve nihayetinde kıtlığa yol açan sürece katkıda bulunmuştur. İsrail, insani felakete çözüm üretmek yerine, Google ve X ile yapılanlar da dâhil olmak üzere yaklaşık 50 milyon dolar değerinde sözleşmeler imzalayarak kıtlık haberlerini yalanlayan çok dilli reklamlar yayınlatmıştır. Bu reklamlarda, “Gazze’de yiyecek var. Aksini iddia eden her şey yalan” gibi mesajlara yer verilmiştir.
- Üst düzey devlet yetkilileri de sosyal medyayı doğrudan kullanmıştır. Belgelenen yüzlerce paylaşım arasında, Knesset Başkan Yardımcısı Nissim Vaturi’nin X platformunda İsrail’in amacının “Gazze Şeridi’ni yeryüzünden silmek” olduğunu ilan etmesi ve Başbakanlık Ofisinin, İsrail’in düşmanlarının yok edilmesini buyuran İncil’deki “Amalek’in sana yaptıklarını hatırla” emrine atıfta bulunması yer almaktadır. Güney Afrika, Uluslararası Adalet Divanında bu açıklamaları delil olarak sunmuştur. Yetkililerin Filistinlileri insanlıktan çıkaran söylemlerine değinen Divan, Filistinlilerin Soykırım Sözleşmesi kapsamında, soykırıma doğrudan ve alenen teşvike karşı da koruma altında olduğunu tespit etmiştir. Üst düzey yetkililerin açıklamaları ve Dışişleri Bakanlığı tarafından sipariş edilen reklamlar gibi faaliyetler, uluslararası hukuk uyarınca devlete atfedilebilen eylemler niteliğindedir.
B. İsrail medyası: nefret söylemi ve soykırıma teşvik
- İsrail hükümetinin iletişim stratejisi, İsrail medyasında uzun süredir devam eden ve 7 Ekim 2023’ten sonra daha da yoğunlaşan Filistinlileri insanlıktan çıkarma eğilimini temel alarak medya söylemini önemli ölçüde manipüle etmiştir.
- İsrail medyası bu anlatıları yalnızca aktarmakla veya güçlendirmekle kalmamakta; birçok durumda soykırım da dâhil olmak üzere açıkça şiddete teşvik ederek kitlesel vahşetin normalleştirilmesine katkıda bulunmaktadır. Bazı medya kuruluşları, Gazze’deki sivil halkın kitlesel biçimde öldürülmesini ve yok edilmesini savunmuş, zaman zaman bu söylemleri Filistin halkının geneline yöneltmiştir. Tanınmış medya figürleri bu mesajları sosyal medya aracılığıyla yayarken, televizyondaki tartışma programları da katılımcıların birbirlerinin ırkçı ve kışkırtıcı söylemlerini pekiştirdiği yankı odalarına dönüşmüştür. Bu sırada Filistinlilerin çektiği acılar, kamuoyunun bilincinde arka plana itilmiş veya neredeyse tamamen görünmez kılınmıştır. Böylece araştırmacıların “körlük” olarak tanımladığı, yalnızca askerî zorunluluğun, İsraillilerin mağduriyetinin ve ordunun resmî anlatılarının ön plana çıkarıldığı bir algı ortamı yaratılmıştır.
- Filistinliler, ana akım ve hükümet yanlısı medya kuruluşlarında “Amalek”, “canavarlar”, “kanserli bir ur” ve hatta “yok edilmeleri gereken yamyamlar” olarak nitelendirilmiştir. Bu söylemlere, Filistinlilerin sivil statüsünün inkâr edilmesi de eşlik etmektedir. İsrail medyasında Gazze’de “masum kimsenin bulunmadığı”, Filistinlilerin “sivil olmadığı” ve Gazze’de “iki buçuk milyon teröristin” yaşadığı öne sürülmüştür.
- Kanal 14’te sunucu Şimon Riklin, Gazze’nin “yeryüzünden silinmesi” çağrısında bulundu. Kanal, şarkıcı Eyal Golan’ın “Gazze’yi silin, orada tek bir kişi bile bırakmayın” sözlerini de yayınladı. Aynı kanalda yayınlanan başka açıklamalarda ise “gaz odaları” da dâhil olmak üzere bir “Holokost” gerçekleştirilmesi ve “yıkın, öldürün, yok edin” çağrıları yapıldı.
- Şiddeti kışkırtan söylemler, Filistinli tutuklulara ilişkin tartışmalarda da kendini gösterdi. Kanal 12’de yayınlanan bir programda gazeteci Yehuda Schlesinger, Filistinlilerin bunu “hak ettiğini” söyleyerek cinsel şiddetin devlet politikası olarak kurumsallaştırılmasını savundu. Bunun üzerine Kanal 12 tarafından geçici olarak görevden uzaklaştırılan Schlesinger, daha sonra Kanal 14’e katıldı.
1. Tanıkların, insani yardım aktörlerinin ve hesap verebilirlik çabalarının meşruiyetinin hedef a lınması
- İsrail hükümetinin ve hükümete bağlı “meşrulaştırma biriminin” kullandığı söylemleri tekrarlayan medya kuruluşları, Filistinli gazetecileri silahlı grupların mensupları olarak göstermektedir. Kanal 12’de yayınlanan bir haberde Filistinli gazetecilerden “kılık değiştirmiş teröristler” olarak söz edilirken, başka bir haberde Enes Al-Sharif’in öldürülmesi, kendisinin “El Cezire gazetecisi kılığına girmiş bir terörist” olduğu ileri sürülerek kutlanmıştır. İsrail medyası, Filistinli gazetecilerin 7 Ekim saldırılarından önceden haberdar oldukları yönündeki iddiaları da yaymış, ancak daha sonra bu iddiaları destekleyecek herhangi bir kanıt bulunmadığını kabul etmiştir.
- Hâkim anlatılara karşı çıkan az sayıdaki gazeteci ise çoğu zaman çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya kalmıştır. Örneğin Arad Nir, savaşın sona erdirilmesi çağrısında bulunmasının ardından Kanal 12’nin en önemli programından uzaklaştırılmıştır.
- Başta +972 Magazine ve Haaretz olmak üzere bağımsız İsrail medya kuruluşları, İsrail medyasının büyük bölümünün sorgulamaktan kaçındığı gerçekleri açığa çıkarmada hayati bir rol oynamış; çoğu zaman uluslararası medyanın bazı kesimlerinden daha eleştirel ve etik bir gazetecilik anlayışı sergilemiştir.
- Meşruiyeti zedeleme çabalarına sıklıkla inkâr da eşlik etmektedir. Kıtlık uyarıları, insani durum değerlendirmelerinin güvenilirliği sorgulanarak düzenli biçimde geçiştirilmektedir. İnsani yardım kuruluşları yanlı, antisemitik veya terör örgütleriyle bağlantılı olarak gösterilmektedir. Örneğin The Jerusalem Post, Birleşmiş Milletler sistemini “küresel antisemitizmin” bir aygıtı olarak nitelendirmiş, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) ile Hamas arasında bir “ittifak” bulunduğunu öne sürmüş ve Birleşmiş Milletler uzmanları ile hesap verebilirliği sağlamaya yönelik mekanizmaları yanlı olmakla ve terörizmi desteklemekle suçlamıştır.
2. Hukuki değerlendirme ve soykırıma teşvik
- Bu tür habercilik, Filistinlileri hayatta kalmaları için gerekli yaşam koşullarından mahrum bırakan önlemleri haklı gösteren anlatıları beslemektedir. Aynı zamanda, ayrımcılığı, düşmanlığı veya şiddeti kışkırtan ulusal, ırksal ya da dinsel nefretin savunuculuğunu teşkil etmektedir. İsrail, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ile Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme uyarınca bu tür söylemleri yasaklamakla yükümlüdür. Ancak İsrail, bu yükümlülükleri yalnızca ihlal etmekle kalmamış, söz konusu medya kuruluşlarını ayrıcalıklı muameleyle ödüllendirerek yükümlülüklerinin amacını tersine çevirmiştir. Bu söylemlerin bir bölümü ise daha ileri giderek soykırıma doğrudan ve alenen teşvik suçu oluşturmaktadır. Ulusal televizyon kanallarında yayınlanan veya geniş kitlelere ulaşacak şekilde paylaşılan ve Gazze halkının yok edilmesini açıkça talep eden bu ifadeler, herhangi bir bağlamsal yorumlamaya gerek bırakmayacak ölçüde doğrudan ve aleni soykırım çağrılarıdır. Soykırım kastı, söz konusu grubu sırf o grup olduğu için yok etmeyi hedefleyen bu ifadelerin açık ve tartışmasız niteliğinde kendini göstermektedir.
- Bu tür açıklamaların birçoğunun sunucular ve düzenli yorumcular tarafından yapılmış olması ve yayın kuruluşlarının bu açıklamalara ne itiraz etmiş ne de bunları reddetmiş olması, medya kuruluşlarını kontrol eden kişilerin de sorumluluğunu gündeme getirmektedir. Bu sorumluluk, Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesinin medyada soykırıma teşvik konusunda emsal niteliğindeki kararı olan Nahimana ve diğerleri davasında da kabul edilmiştir. Söz konusu içerikler özel kişiler tarafından yayınlanmış olsa da İsrail’in nefret savunuculuğunu yasaklama ve soykırıma doğrudan ve alenen teşviki önleme ve cezalandırma yükümlülüğünü doğurmaktadır. Uluslararası Adalet Divanının Ocak 2024 tarihli kararı, İsrail’e Filistinlilere yönelik soykırıma doğrudan ve alenen teşviki önlemek ve cezalandırmak için yetkisi dâhilindeki tüm tedbirleri alma yükümlülüğü getirmektedir. Ancak İsrail’in yetkili makamları bu kararı uygulamamış, Mayıs 2025’te üç İsrailli sivil toplum kuruluşunun Kanal 14 aleyhine Yüksek Mahkemeye sunduğu dilekçede yüzlerce kışkırtma örneğine yer verilmesine rağmen medya kuruluşları herhangi bir müdahaleyle karşılaşmaksızın kışkırtıcı yayınlarını sürdürmüştür.
- Soykırıma teşvik, yöneticiler, kamu görevlileri veya özel kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olmasına bakılmaksızın cezalandırılması gereken bir suçtur. İsrail’in bu tür teşvikleri önleme ve cezalandırma yükümlülüğünü ısrarla yerine getirmemesi, Uluslararası Adalet Divanının bağlayıcı kararına da aykırı olarak, Soykırım Sözleşmesi’nin ve Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmenin 4. maddesinin bağımsız ve süreklilik arz eden bir ihlalini oluşturmakta ve İsrail’in uluslararası sorumluluğunu doğurmaktadır. İsrail’in bu söylemlerin temelini oluşturan nefret savunuculuğuna göz yumması da Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 20. maddesi uyarınca sahip olduğu yasaklama yükümlülüğüyle bağdaşmamaktadır.
V. Batı medyası ve dijital platformlar
- Soykırım, Batı’nın geleneksel medya kuruluşları ve büyük dijital platformları da dâhil olmak üzere, Filistin ve İsrail’e ilişkin haberlerde uzun süredir varlığını sürdüren ideolojik önyargıları gözler önüne sermiştir. Kimin sesinin duyulacağını ve kimin çektiği acıların görünür kılınıp kabul edileceğini belirleyen bir sistemi açığa çıkarmıştır. İçeriklerin seçilip düzenlenmesi, belirli anlatıların öne çıkarılması ve çeşitli çarpıtma yöntemleriyle kamuoyunun görüşlerini etkilemeye yönelik bu girişimler, Filistin halkının ve onun haklarını savunanların insan hakları açısından ciddi sonuçlar doğurmaktadır.
A. Geleneksel medya
- Giriş bölümünde belirtildiği üzere, burada incelenen medya kuruluşları, güvenilir ve tarafsız oldukları yönündeki yaygın kabul esas alınarak seçilmiştir. Bu kuruluşlar şunlardır:
(a) Devletler tarafından kurulan, finanse edilen ve düzenlemeye tabi tutulan; Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ile Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme uyarınca, bu kuruluşların ne nefret söylemi yaymasını ne de koruma altındaki ifade özgürlüğünü bastırmasını sağlamakla yükümlü olan kamu hizmeti yayıncıları;
(b) İş Dünyası ve İnsan Haklarına Dair Rehber İlkeler kapsamında, silahlı çatışma ortamlarında insan haklarına ilişkin daha kapsamlı bir durum tespiti ve özen yükümlülüğü de dâhil olmak üzere belirli sorumluluklar taşıyan özel mülkiyetteki medya kuruluşları. Devletler, kendi yargı yetkileri dâhilindeki şirketlerin gerçekleştirdiği insan hakları ihlallerini önlemek, soruşturmak, cezalandırmak ve bu ihlallerden doğan zararların giderilmesini sağlamakla yükümlüdür.
- Erişim imkânları, kimin ne ölçüde etkili olacağını belirlemektedir. İçerik analizleri, Batı medyasının büyük ölçüde İsrail kaynaklarına dayandığını, İsrailli yetkililerin ve baskı gruplarının, Britanya Yayın Kurumu (BBC) da dâhil olmak üzere medya kuruluşlarında yayın politikalarını belirleyen karar vericilere ayrıcalıklı erişim imkânına sahip olduğunu göstermektedir. Kurum içi yayıncılık ilkeleri, bu etkinin uygulamaya nasıl yansıdığını ortaya koymaktadır. Örneğin BBC’nin dil ve üslup kılavuzu, Gazze’yi işgal altındaki topraklar kapsamının dışında tutmakta ve İsrail hükümetinin Batı Şeria ile Gazze’yi tanımlamak için “tercih ettiği” “ihtilaflı topraklar” ifadesine yer vermekte, ancak bu tanımlamanın uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirtmemektedir. BBC ayrıca, “kaçak yerleşim noktalarının yerleşim birimi anlamına gelmediği” ve bunların yerleşim birimlerinden “çok farklı” olduğu yönünde yanıltıcı bir açıklama yapmaktadır. Buna gerekçe olarak, söz konusu yerleşim noktalarının İsrail hükümeti tarafından onaylanmamış olmasını ve hükümetin iradesine “meydan okumasını” göstermektedir. Oysa farklı İsrail hükümetleri, yasa dışı yerleşim noktalarını korumuş ve bunlara sonradan yasal statü kazandırarak hukuka aykırı kolonileşmeyi genişletmiştir. The New York Times gazetesinin basına sızan yayıncılık yönergeleri de benzer biçimde, “soykırım”, “etnik temizlik” ve “işgal altındaki topraklar” gibi ifadelerin kullanımında dikkatli olunmasını tavsiye etmekte ve gazetecilere “Filistin” adını yalnızca “çok istisnai durumlarda” kullanmaları talimatını vermektedir.
- Bu tür editoryal talimatlar, yeniden tırmanan şiddetin temel nedenlerini anlamak açısından vazgeçilmez olan tarihsel bağlamı ve hukuki çerçeveyi arka plana itmiştir. Medyada Nakba’ya, onlarca yıldır süren işgale ve işgalle bağlantılı ağır hak ihlallerine, işgalin ve süregelen yerleşim genişlemesinin hukuka aykırılığına ve Gazze’ye 19 yıldır uygulanan ablukaya ya hiç değinilmemekte ya da bu olguların önemi küçümsenmektedir. Bunun yerine, çatışmaların başlangıcı olarak 7 Ekim 2023 gösterilmektedir. Amerikan haber kanalı CNN, gazetecilerine, Hamas’ın İsrailli sivillere yönelik saldırılarının çatışmaya neden olduğunu “izleyicilerimize hatırlatmaları” talimatını vermiştir. Bunun sonucunda ortaya çıkan habercilik, hukuken belirleyici nitelikteki tespitleri görünmez kılmakta ve askerî saldırıları esas olarak İsrail’in “meşru müdafaa hakkını” kullanması şeklinde sunmaktadır. Oysa uluslararası hukukun, işgalci bir gücün bu tür iddialara dayanabilmesine getirdiği önemli sınırlamalara nadiren değinilmektedir.
- Medya kuruluşları, İsrail’in doğrulanmamış veya gerçeğe aykırı iddialarını da defalarca geniş kitlelere yaymıştır. BBC ve CNN çalışanları da dâhil olmak üzere gazeteciler, bu durumla ilgili kaygılarını dile getirmiş; CNN çalışanları, bu tür haberciliğin “gazetecilik mesleğinin gereklerine aykırı” olduğunu belirtmiştir. Çatışma boyunca en ağır sonuçlara yol açan anlatılardan bazıları, Hamas’ın 7 Ekim’de bebeklerin başını kestiği, hastanelerin altında komuta merkezleri işlettiği, UNRWA’ya sistematik biçimde sızdığı ve İsrail tarafından öldürülen Filistinli gazetecilerin “terörist” olduğu yönündeki iddialardı. Bu iddialar, doğrulanmadan geniş çapta haberleştirildi. Birçok durumda iddialar bağımsız kaynaklarca doğrulanamadı ve sonradan yapılan düzeltmeler ilk haberler kadar görünürlük kazanmadı. Bütün bunların somut sonuçları oldu. UNRWA örneğinde, kanıtlarla desteklenmeyen iddiaların yaygınlaştırılması, bağışçı hükümetlerin finansmanı askıya almasına katkıda bulunarak insani yardım faaliyetlerini ciddi ölçüde sekteye uğrattı.
- Geleneksel medyanın haberciliği, uluslararası hukukun nasıl anlaşıldığını da şekillendirmektedir. Ekim 2023’ten bu yana medyanın büyük bölümü, Özel Raportörün önceki raporlarında “insani kamuflaj” olarak tanımladığı, uluslararası insancıl hukuk kavramlarının soykırımı meşrulaştırmak amacıyla kullanılmasına dayanan yaklaşımı yeniden üretmiştir. Bu çerçevede kitlesel vahşet, sivilleri korumaya yönelik insani tedbirler olarak sunulmaktadır. İsrailli yetkililer, Filistinlilerin sözde “güvenli bölgelerde” toplanmasını ve “tahliye emirleri” yoluyla kitlesel biçimde yerlerinden edilmesini sivilleri korumaya yönelik önlemler olarak göstermiştir. Batı medyası, aksi yönde giderek artan kanıtlara rağmen bu anlatıyı çoğu zaman sorgulamadan yeniden üretmiş ve böylece insani kaygı görüntüsü altında gerçeğin üzerini örtmüştür. The New York Times, İsrail’in “güvenli bölge” olarak belirlenen alanlarda defalarca yaklaşık 900 kilogramlık bombalar kullandığını ve binlerce Filistinliyi öldürdüğünü sonunda haberleştirmiştir. Ancak bunu, söz konusu yanıltıcı ifadenin kullanımına başlangıçta meşruiyet kazandırdıktan sonra yapmıştır.
- Benzer örüntüler, medya kuruluşlarının sivil ölümlerinin sorumluluğunu İsrail ordusunun eylemleri yerine Hamas’ın kullandığı taktiklere yüklemesinde de görülmektedir. Alman yayın kuruluşu ARD’nin editoryal yönergeleri, sivil kayıpları esas olarak Hamas’ın “canlı kalkan” kullandığı iddiasının bir sonucu olarak sunmaktadır. Ekim 2023 ile Ağustos 2025 arasında The New York Times, Hamas’ın “canlı kalkan” kullandığına 176 kez, BBC ise 81 kez atıfta bulunmuştur. “Hamas tarafından yönetilen hastaneler” ve “hastanelerin canlı kalkan olarak kullanılması” gibi ifadelere sistematik biçimde başvurulması ve Hamas’ın hastanelerden ve diğer sivil alanlardan faaliyet yürüttüğüne ilişkin doğrulanmamış iddiaların yinelenmesi, uluslararası hukuk kapsamında koruma altındaki sağlık tesislerine yönelik saldırıları sözde meşrulaştıran anlatılara inandırıcılık kazandırmıştır. Bu çerçeveleme özellikle önemlidir; çünkü Hamas’ın sivilleri sistematik biçimde canlı kalkan olarak kullandığı iddiası, İsrail hükümetinin Gazze’de yürüttüğü soykırım harekâtını Uluslararası Adalet Divanı önünde de savunurken başvurduğu başlıca hukuki gerekçelerden biridir.
- Bu arada, Uluslararası Adalet Divanında yürütülen yargılamalar kapsamında ortaya konulanlar da dâhil olmak üzere Birleşmiş Milletlerin ve insan hakları örgütlerinin, soykırım meselesi de dâhil çeşitli konulardaki tespitleri çoğu zaman ya yeterince haberleştirilmemiş ya da tartışmalı bulgular olarak sunulmuştur. Belgelenen 100’den fazla örnekte BBC sunucuları, İsrail’in soykırım işlediği yönündeki değerlendirmeleri reddederken İsrailli liderlerin soykırım niteliğindeki açıklamalarına hiç değinmemiştir.
- Bazı gerçeklerin artık inkâr edilemediği veya “kamufle edilemediği” durumlarda ise haberlerde İsrail’in sorumluluğuna çoğu zaman ya hiç yer verilmemiş ya da bu sorumluluk önemsiz gösterilmiştir. İçerik analizleri, BBC’nin ilgili haber başlıklarının yüzde 83’ünde, The New York Times’ın ise yüzde 65’inde bu yönteme başvurduğunu ortaya koymuştur. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, Hind Rajab’ın İsrail güçleri tarafından öldürülmesidir. BBC, bu olayı hâlâ “Altı yaşındaki Hind Rajab, yardım çağrılarından günler sonra Gazze’de ölü bulundu” başlığıyla sunmaktadır.
- Sorumluluğun atfedilmesindeki eşitsizlik, empatinin gösterilmesinde de kendini ortaya koymaktadır. Araştırmalar, İsraillilerin çektiği acıların ayrıntılı biçimde anlatıldığını, duygusal ve ahlaki bir anlamla yüklendiğini; Filistinlilerin çektiği acıların ise eksik, soyut veya tali bir unsur olarak sunulduğunu göstermektedir. Nitekim çatışmalarda hayatını kaybeden çocukların yaklaşık yüzde 99,7’sini Filistinli çocuklar oluşturmasına rağmen, CNN’in hayatını kaybeden çocukların bireysel hikâyelerine odaklanan haberlerinin ancak yarısından biraz fazlasında Filistinli çocuklara yer verilmiştir. İncelenen iki ayrı dönemde The New York Times, İsraillilere yönelik cinsel şiddete 76 kez değinirken, Filistinlilere yönelik yaygın cinsel şiddet uygulamalarına ilişkin güçlü kanıtlar bulunmasına rağmen bu konuya yalnızca dört kez yer vermiştir. Kullanılan ahlaki nitelemeler bile eşitsiz biçimde dağıtılmaktadır. “Barbarca” gibi ifadeler ezici çoğunlukla İsraillilere yönelik şiddeti tanımlamak için kullanılmaktadır. Alman yayın kuruluşu ZDF’de bu ifadenin kullanıldığı örneklerin yüzde 90,7’si İsrailli mağdurlarla ilgiliyken, Filistinlilere yönelik saldırılar için aynı ifade bir kez bile kullanılmamıştır.
- Aynı editoryal yaklaşım, kanıtların ele alınış biçimine de yansımaktadır. İnsan hakları ihlallerine ilişkin belgeler, Filistinlilerin bakış açıları ve hatta dayanışma ifadeleri dahi arka plana itilirken, hâkim anlatının dışına çıkan gazeteciler baskıya, disiplin cezalarına, görev değişikliklerine veya işten çıkarılmaya maruz kalmıştır. Antoinette Lattouf, İnsan Hakları İzleme Örgütünün (Human Rights Watch) Gazze’deki açlığa ilişkin bir raporunu yeniden paylaşmasının ardından Avustralya Yayın Kurumu (ABC) tarafından hukuka aykırı biçimde işten çıkarılmıştır. Kamu kaynaklarıyla finanse edilen yayın kurumu, Avustralya Federal Mahkemesi işten çıkarmanın hukuka aykırı olduğuna hükmedip üst düzey yöneticilerin “İsrail yanlısı lobicileri memnun etmek” amacıyla hareket ettiğini tespit edene kadar, bu kararı savunmak için vergi mükelleflerinin parasından 1,7 milyon dolardan fazlasını harcamıştır. BBC Arapça servisinde ise gazetecilere, yayın ilkelerini ihlal ettiklerine dair herhangi bir kanıt ortaya konulmadan disiplin cezaları verilmiş; bu durumun üst düzey bir gazetecinin istifasına bile yol açtığı bildirilmiştir. Kamuya açık etkinliklerin programları değiştirilmiş, Gazze’deki sağlık çalışanlarını konu alan BBC belgeseli ve ARD’nin Wajib filminin yayını da dâhil olmak üzere bazı yapımlar gösterimden çekilmiştir. İnsan hakları ihlallerine ilişkin bulgulara dayanmak, İsrail devletinin politikalarını eleştirmek veya Filistinlilerle dayanışma göstermek giderek başlı başına şüpheli davranışlar olarak görülmeye başlanmış ve bunların tümü antisemitizm suçlamaları altında aynı kefeye konulmuştur.
- Bu tür uygulamalar, insan hakları yükümlülüklerini gündeme getirmektedir. Kamu hizmeti yayıncıları açısından, herhangi bir mesleki kusur söz konusu olmadığı hâlde gazetecilere disiplin cezası verilmesi, sipariş edilmiş yapımların yayından çekilmesi veya hukuka uygun ifade biçimlerinin bastırılması, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin öngördüğü katı koşulları karşılamak zorundadır. Yargı denetimine konu olan tek örnekte, Lattouf’un işten çıkarılmasının hukuka aykırı olduğuna ve dışarıdan gelen baskılar sonucunda gerçekleştiğine hükmedilmiştir.
- Hukuki açıdan önem taşıyan terimlerin kullanımına getirilen editoryal kısıtlamalar, medyanın uluslararası hukukta kabul edilen hukuki nitelendirmeleri, hesap verebilirlik mekanizmalarını ve hak taleplerini haberlerine yeterince yansıtıp yansıtmadığı konusunda kaygı yaratmaktadır. İnsanlıktan çıkarıcı içeriklerin herhangi bir düzeltme yapılmaksızın yayınlanması, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin 20. maddesi ile Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmenin 4. maddesi uyarınca nefret savunuculuğunu yasaklama yükümlülüğünü gündeme getirmektedir. Özel medya kuruluşlarının, çatışmanın taraflarından birinin doğrulanmamış iddialarını gerçekmiş gibi sunması, karşıt hukuki görüşlere yer vermeksizin tek bir tarafın hukuki nitelendirmelerini yeniden üretmesi ve yapılan düzeltmelere başlangıçtaki yanlış açıklamalardan daha az görünürlük tanıması, İş Dünyası ve İnsan Haklarına Dair Rehber İlkeler’in gerektirdiği daha kapsamlı durum tespiti ve özen yükümlülüğünün gereklerini karşılamamaktadır. Bu tür uygulamaların, UNRWA’ya sağlanan finansmanın askıya alınması örneğinde olduğu gibi, somut ve tespit edilebilir zararlara yol açtığı durumlarda, olumsuz etkileri hafifletme ve ortaya çıkan zararları giderme sorumluluğu doğmaktadır.
- Bu yükümlülükler, ciddi bir soykırım riskinin bulunduğu durumlarda özellikle aciliyet kazanmaktadır. Böyle bir riskin varlığının bilinmesiyle birlikte gerekli özeni gösterme yükümlülüğü doğmakta ve bu yükümlülük, devletlerin en azından kendi kurumlarının söz konusu riski gizlemesine izin vermemesini gerektirmektedir. Burada belgelenen uygulamaların, gazetecilerden, mahkemelerden ve Birleşmiş Milletler organlarından gelen tekrarlanan uyarılara rağmen sürdürülmüş olması, bu yükümlülüklere ne ölçüde uyulduğuna ilişkin ciddi sorular doğurmaktadır.
B. Dijital platformlar
- İsrail'in Filistinli gazetecileri sistematik biçimde ortadan kaldırması ve yabancı basın kuruluşlarının bölgeye girişini engellemesi nedeniyle sosyal medya, yaşananların belgelenmesinde vazgeçilmez bir araç haline gelmiştir. Gazeteciler, insan hakları savunucuları, sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler uzmanları, bilgiye ulaşmak ve bilgiyi kamuoyuyla paylaşmak için giderek daha fazla, birkaç özel şirketin kontrolündeki dijital platformlara bağımlı hale gelmiştir.
- Böylece Meta, X ve Alphabet Inc. (Google) gibi şirketler, Filistin’e ilişkin bilgi akışının başlıca denetleyicileri hâline gelmiştir. Bu şirketler, içerik moderasyonu, öneri algoritmaları, reklam ve gelir elde etme politikaları aracılığıyla hangi anlatıların öne çıkarılacağını, hangilerinin ise görünmez kılınacağını belirlemiştir. Aşağıda incelenen kanıtlar, ayrımcı içerik moderasyonu, sansür ve İsrail hükümetinin anlatılarının yaygınlaştırılması konusunda tekrar eden örüntüler bulunduğunu göstermektedir.
- Dijital platformların yöneticileri ile İsrailli yetkililer arasındaki yakın ilişkiler, bu kaygıları daha da artırmıştır. Elon Musk, Kasım 2023’te İsrail Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ile yaptığı görüşmelerin ardından, “nehirden denize” ve “sömürgesizleştirme” gibi ifadelerin “kaçınılmaz olarak soykırım anlamına geldiğini” ileri sürerek Filistinlilerin haklarının savunulmasını şiddete destek vermekle kasıtlı ve yanıltıcı biçimde bir tutmuştur. Bu arada Alphabet, Filistinlilere zarar verecek biçimlerde kullanılan gözetim ve yapay zekâ kapasitelerini destekleyen Nimbus Projesi kapsamında İsrail’e hizmet sağlamayı sürdürmüştür.
1. Anlatının kurgulanması
- Bu kurumsal ilişkiler, dijital platformların işleyişine de yansımaktadır. Platformlar, Filistin’deki insan hakları ihlallerini belgeleyen içerikleri, tarihsel ve siyasi paylaşımları ve İsrail’in eylemlerine yönelik eleştirileri; gönderileri ve yorumları kaldırarak, hesapları askıya alarak, etkileşimi kısıtlayarak ve “gölge yasaklama” (shadow banning) uygulayarak sistematik biçimde sansürlemektedir. Üstelik bu işlemler çoğu zaman herhangi bir bildirimde bulunulmadan veya etkili bir itiraz mekanizması sunulmadan gerçekleştirilmektedir. X, soykırımı belgeleyen aktivistlerin, gazetecilerin ve Filistinlilerin yüzlerce hesabını herhangi bir açıklama yapmadan askıya almıştır. Meta’dan sızdırılan veriler ise 2023 sonlarından bu yana Facebook ve Instagram’da yaklaşık 38,8 milyon paylaşımın kaldırıldığını, yasaklandığını veya erişiminin kısıtlandığını, önde gelen Filistinli haber kuruluşlarının içeriklerine yönelik etkileşimin ise yüzde 77 oranında düştüğünü göstermektedir. Dijital platformlar, İsrail’in çok sayıdaki içerik kaldırma talebine de neredeyse eksiksiz biçimde uymuştur. TikTok ve Meta, bu taleplere uyma oranlarını sırasıyla yüzde 99,2 ve yüzde 94 olarak bildirmiştir. Söz konusu talepler biçimsel olarak gönüllülük esasına dayansa da ifade özgürlüğünü bastırmayı amaçlayan devlet eylemleri niteliğindedir ve platformların bunlara neredeyse tamamen uyması nedeniyle fiilen bağlayıcı içerik kaldırma emirleri gibi işlemektedir. Tam da herhangi bir hukuki süreç işletilmeden uygulandıkları için, yukarıdaki 10. paragrafta belirtilen hukuka uygunluk, meşru amaç ve zorunluluk koşullarını karşılamaları mümkün değildir.
2. Nefret söylemine göz yuman bir sistem
- Filistinlilerin sesini bastıran aynı platformlar, üst düzey İsrailli yetkililerin ve medya figürlerinin Filistinlilere yönelik nefret söylemlerine, insanlıktan çıkarıcı ifadelerine, şiddete teşviklerine ve yalan bilgi yayma kampanyalarına karşı kendi içerik politikalarını uygulamamıştır. Bunlar arasında, yukarıdaki IV. bölümde incelenen açıklamalar ve Uluslararası Adalet Divanına soykırım kastının kanıtı olarak sunulan ifadeler de bulunmaktadır. Örneğin Kanal 14, aynı tür içeriklerin yer aldığı Facebook ve Instagram sayfalarını aktif biçimde kullanmayı sürdürmektedir.
- Bu platformlar, İsrail askerlerinin sivillere ait yapıların yıkımını, yağmalamayı ve tutukluların aşağılanmasını gösteren görüntüler de dâhil olmak üzere, insan onurunu hiçe sayan içerikler paylaşmasına da olanak tanımıştır. Instagram’da “Hamas Avcıları Kulübü” adlı bir sayfada gözleri bağlanmış ve elleri kelepçelenmiş tutukluların fotoğrafları yayınlanırken, YouTube, Filistinlileri kemirgenlere benzeten ve sözleri arasında “Bir, iki, ateş!” ifadesi geçen bir şarkının yayınlanmasına izin vermiştir. Bu örnekler, platformların Filistinlilerin ifade özgürlüğüne uyguladığı son derece sert kısıtlamalarla keskin bir tezat oluşturan, kendi içerik politikalarını uygulama konusundaki başarısızlıklarını ortaya koymaktadır. Öte yandan, İsrail askerlerinin eylemlerini belgeleyen bazı videolar bizzat İsrail ordusu tarafından kaldırılmıştır. Ordu, bu tür paylaşımların yurt dışında açılabilecek savaş suçu davalarında delil olarak kullanılabileceği endişesiyle 2025 yılında askerlerin kamuoyu önündeki görünürlüğüne kısıtlamalar getirmiştir.
- Dijital platformlar, Filistinli gazetecilerin öldürülmelerinden önce meşruiyetlerini hedef alan karalama kampanyalarını da kaldırmamıştır. Honest Reporting gibi kuruluşlar, örneğin Reuters ve Associated Press için çalışan Filistinli gazetecilerin 7 Ekim saldırılarından önceden haberdar oldukları yönünde kanıtlarla desteklenmeyen iddialar yaymıştır. İsrailli yetkililerin de yaygınlaştırdığı bu iddialar, her iki haber ajansı tarafından yalanlanmıştır.
- 50nci paragrafta açıklandığı üzere, dijital platformlar İsrail’le yapılan yaklaşık 50 milyon dolarlık reklam sözleşmelerinden de kazanç sağlamış, böylece reklam altyapılarını soykırımın inkârına hizmet eden bir araca dönüştürmüştür. Kullanıcılardan gelen şikâyetlere rağmen Google’ın, Gazze’deki kıtlığı inkâr eden reklamların kendi politikalarını ihlal etmediği sonucuna vardığı bildirilmiştir. Google ayrıca, Uluslararası Adalet Divanında açılan soykırım davasını bir “kan iftirası” olarak nitelendiren ve UNRWA’ya bağış yapılmasını caydırmayı amaçlayan ücretli reklamlar da yayınlamıştır.
- Ticari suç ortaklığı, hesap verebilirlik çabalarının bizzat bastırılmasına kadar uzanmıştır. Özel Raportörün “İşgal Ekonomisinden Soykırım Ekonomisine” (A/HRC/59/23) başlıklı raporunun yayınlanmasının ardından Google, raporun bulgularını itibarsızlaştırmak ve Özel Raportörü karalamak amacıyla hazırlanmış, yanlış ve yanıltıcı bilgiler içeren İsrail sponsorluğundaki içeriklere yer vermiştir.
- Sosyal medya şirketleri, yukarıdaki 12. paragrafta ortaya konulan, şirketlerin insan haklarına saygı gösterme sorumluluğuna ilişkin ilkeler çerçevesinde değerlendirilmelidir. Devam eden bir soykırıma ilişkin bilgiye dünya çapında erişimde aracılık eden şirketler açısından bu sorumluluk, insan hakları konusunda daha kapsamlı bir durum tespiti ve özen yükümlülüğünü gerektirmektedir. İş Dünyası ve İnsan Haklarına Dair Rehber İlkeler, birbirinden farklı üç açıdan devreye girmektedir. Platformlar, koruma altındaki ifade özgürlüğünü aktif biçimde bastırdıklarında, insan hakları üzerinde doğrudan olumsuz etkilere yol açmaktadır. Hükümetlerin içerik kaldırma taleplerine uymak, bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Çünkü söz konusu sorumluluk, iç hukuktan ve devlet baskısından bağımsız olarak varlığını sürdürür; etkilenen kullanıcılara herhangi bir bildirim yapılmaması veya başvurabilecekleri bir giderim mekanizmasının bulunmaması da bu durumu değiştirmez. Platformlar, öneri algoritmaları aracılığıyla üçüncü tarafların nefret savunuculuğu içeren paylaşımlarına yer verip bunları yaygınlaştırdıklarında, ortaya çıkan zararla en azından doğrudan bağlantılı hâle gelmektedir. Platformlar, işlenen vahşeti inkâr eden devlet propagandasını yaymak için ödeme kabul etmek de dâhil olmak üzere, bu tür içeriklerden gelir elde ettiklerinde ise ortaya çıkan zarara doğrudan katkıda bulunmaktadır.
- Uluslararası Adalet Divanı'nın Ocak 2024'te geçici tedbir kararı vermesinin ardından, Gazze'deki durumun taşıdığı risklerden ve acilen müdahale edilmesi gerektiğinden haberdar olmadığını hiçbir dijital platform ileri süremezdi. Özellikle Meta, Myanmar’a ilişkin bağımsız uluslararası araştırma misyonunun 2018 yılında platformun “nefret yaymak isteyenler için kullanışlı bir araç” hâline geldiğini tespit etmesinden bu yana bu konuda uyarılmıştı. Şirketin kendi talebiyle hazırlanan değerlendirme de bu tespiti kabul etmişti. Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) Gazze’de kıtlık yaşandığını doğruladıktan ve Uluslararası Adalet Divanı insani yardımların engelsiz biçimde ulaştırılmasını emrettikten sonra bile platformlar, kıtlığı inkâr eden mesajları yaymak için ödeme kabul etmiş ve böylece İş Dünyası ve İnsan Haklarına Dair Rehber İlkeler kapsamında ortaya çıkan zarara katkıda bulunmuştur. Platformların bu içerikleri yaymak karşılığında ödeme kabul etmiş olması, zarara yaptıkları katkının ağırlığını daha da artırmaktadır. Bir şirketin, uluslararası suçların işlenmesi üzerinde kayda değer etkisi olan fiilî bir desteği bilerek sağlaması durumunda, Rehber İlkeler’in ötesine geçen suç ortaklığı meseleleri gündeme gelmektedir. Bu rapor, en azından, insan haklarına ilişkin durum tespiti ve özen yükümlülüğünün yeterince yerine getirilmediğini, kuralların seçici biçimde uygulandığını ve mağdurların zararlarının giderilmesine yönelik başvuru yollarından mahrum bırakıldığını ortaya koymaktadır.
VI. Sonuç
- Ekim 2023’ten bu yana İsrail, Filistin gazeteciliğini susturmak için elindeki bütün araçları seferber ederek bağımsız haberciliğin neredeyse imkânsız hâle geldiği koşullar yaratmıştır. Filistin halkına yönelik daha geniş kapsamlı saldırılar bağlamında değerlendirildiğinde, bu saldırının boyutu ve yoğunluğu, yalnızca kitlesel vahşeti gizlemeye değil, yaşananların belgelenebilmesi imkânını da ortadan kaldırmaya yönelik kasıtlı bir çabayı ortaya koymaktadır.
- Bu raporda incelenen kanıtlar, birçok bakımdan “medyakırım” olarak nitelendirilebilecek, birbiriyle bütünleşmiş tek bir olguyu ortaya koymaktadır: İşgal altındaki Filistin topraklarını çevreleyen bilgi ve iletişim ortamında medyanın asli işlevinin yok edilmesi. Bu süreç, birbirini karşılıklı olarak pekiştiren üç mekanizma üzerinden işlemektedir: (a) Filistinli gazetecilerin ve yaşananları belgeleme imkânlarının sistematik biçimde ortadan kaldırılması; (b) İsrailli yetkililer ve İsrail medyasının bazı kesimleri tarafından soykırıma teşvik eden ve soykırımı inkâr eden söylemlerin yaygınlaştırılarak normalleştirilmesi; (c) etkili Batılı medya kuruluşları ve dijital platformların, Filistinlilerin sesini, kanıtları ve uluslararası hukuku arka plana iterken vahşet suçlarını gizleyen, haklı gösteren veya meşrulaştıran anlatıları yeniden üretmesi.
- Bu olgular, bir bütün olarak devam eden soykırımın ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Soykırım, yalnızca insanların fiziksel olarak yok edilmesine değil, aynı zamanda bu yok oluşun görülmesini, anlaşılmasını ve sorgulanmasını mümkün kılan siyasi, ahlaki ve kanıta dayalı koşulların da ortadan kaldırılmasına dayanır. Tanıklar susturulduğunda, insanlıktan çıkarıcı dil olağanlaştığında ve bağımsız doğrulamanın yerini faillerin iddiaları aldığında, şiddet meşru bir görünüm kazanır ve cezasızlığın sürdürülmesi kolaylaşır.
- Bu nedenle yaşananlara ilişkin kayıtların korunması, hukuki bir zorunluluktur. Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı önünde yürütülen yargılamalarla en ağır uluslararası suçların sorumlularının belirlenmeye çalışıldığı bir dönemde, gazetecilere sağlanması gereken koruma, soykırıma ve nefrete teşvik yasağı ile devletlerin ve şirketlerin uluslararası insancıl hukuk, insan hakları hukuku ve İş Dünyası ve İnsan Haklarına Dair Rehber İlkeler kapsamındaki yükümlülükleri bütünüyle yürürlüktedir. Bu yükümlülüklerin sistematik biçimde göz ardı edilmesi, kastın, suçun bilincinde olma hâlinin ve suç ortaklığının değerlendirilmesi açısından başlı başına önem taşımaktadır.
- Bu nedenle Özel Raportör, devletleri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunu, yargı mekanizmalarını, medya kuruluşlarını ve teknoloji şirketlerini, haber yapanları, tanıklık edenleri, yaşananlara ilişkin belgeleri koruyanları ve işlenen suçları görünmez kılan veya meşrulaştıran anlatılara karşı çıkanları korumak için ellerinden gelen herşeyi yapmaya çağırmaktadır. Yaşananların hakikatini ortaya çıkarabilmek ve bu hakikat doğrultusunda harekete geçebilmek, Özel Raportörlük görevinin korumayı amaçladığı halkın korunmasının ayrılmaz bir parçasıdır. Hesap verebilirlik, yaşananlara ilişkin kayıtların varlığını sürdürebilmesine bağlıdır. Bu kayıtlar olmadan ne adaletin sağlanması ne de gelecekteki vahşetin önlenmesi mümkün olabilir.
VII. Öneriler
- Özel Raportör, Genel Kurula ve İnsan Hakları Konseyine sunduğu önceki raporların tamamında yer alan 67 tavsiyeyi hatırlatarak aşağıdaki ek tavsiyelerde bulunmaktadır.
- Genel Kurula:
(a) İşgal altındaki Filistin topraklarında gazetecilere karşı işlenen suçlara ve bilgi ve iletişim ortamına yönelik ihlallere ilişkin kanıtları bir araya getirmek ve korumak amacıyla bağımsız bir mekanizma oluşturulması;
(b) Uluslararası Adalet Divanının hükmettiği geçici tedbirlere uyulmasını ve İsrail’in aşağıdaki yükümlülükleri yerine getirmesini sağlamak amacıyla yetkisi dâhilindeki tüm tedbirleri alması:
(i) Bilgi ve iletişim ortamına yönelik tüm saldırılara son vermesi, keyfî biçimde alıkonulan gazetecileri serbest bırakması, zorla kaybedilen kişilerin akıbetini ve nerede bulunduklarını açıklaması, Uluslararası Kızılhaç Komitesinin alıkonulan kişilere, uluslararası medya kuruluşları ile insan hakları gözlemcilerinin ise Gazze’ye erişimine izin vermesi;
(ii) Gazetecilerin belgelediği kayıtlar da dâhil olmak üzere tüm kanıtları koruyarak Uluslararası Adalet Divanının hükmettiği geçici tedbirlere uyması;
(iii) sansür uygulamalarını, medya kuruluşlarına yönelik yasakları ve medya özgürlüğünü kısıtlayan yasal düzenlemeleri yürürlükten kaldırması.
- Devletler:
(a) Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2222 (2015) sayılı kararı uyarınca, Filistinli gazetecilere yönelik saldırıları, özellikle de aynı zamanda İsrail vatandaşlığına sahip kendi vatandaşları tarafından gerçekleştirilen saldırıları soruşturmalı ve faillerini yargılamalı; Uluslararası Ceza Mahkemesiyle tam işbirliği yapmalıdır;
(b) Ayrımcılığa, düşmanlığa, şiddete veya soykırıma yönelik nefreti ya da kışkırtıcı söylemleri sistematik biçimde yayan veya koruma altındaki ifade özgürlüğünü bastırmak gibi yöntemlerle vahşet suçlarının gizlenmesine somut olarak katkıda bulunan medya kuruluşları ve dijital platformlara sağlanan kamu finansmanını ve bu kuruluşlarla kurulan kurumsal ortaklıkları yeniden gözden geçirmelidir;
(c) Gazetecilerin haberlerini, görsel-işitsel materyallerini ve arşivlerini, gelecekteki yargılamalar için korunması gereken deliller olarak değerlendirmeli ve bu belgelerin korunmasını sağlamak da dâhil olmak üzere soykırımı önleme yükümlülüklerini yerine getirmelidir.
- Medya kuruluşları ve çevrimiçi platformlar, propagandayı gazetecilik kisvesi altında meşrulaştırmaya son vermelidir. Bu amaçla:
(a) Çatışmanın taraflarının iddialarını yayınlamadan önce doğrulamalı ve yanlış bilgileri, ilk yayınlandıkları kadar görünür olacak biçimde düzeltmelidir;
(b) Gazetecilere Filistin’e ilişkin görüşlerini ifade etmeleri nedeniyle misillemede bulunmaya son vermeli ve uğradıkları zararları gidermelidir;
(c) Uluslararası suç teşkil edebilecek eylemlere ilişkin haberlerin keyfî biçimde kaldırılmasına son vermeli, içerik kaldırma kararlarına ilişkin şeffaf gerekçeler sunmalı ve etkili itiraz mekanizmaları sağlamalıdır;
(d) Özellikle soykırım da dâhil olmak üzere vahşet suçlarının işlenmesine ilişkin ciddi risk bulunan durumlarda, insan hakları ve uluslararası hukuk açısından daha kapsamlı bir durum tespiti yapmalı ve gerekli özeni göstermelidir;
(e) Uluslararası suç teşkil edebilecek eylemleri belgeleyen içerikleri korumalı ve gerekli güvenceleri sağlayarak hesap verebilirlik mekanizmalarının erişimine sunmalıdır.
- Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısı, Filistin’e ilişkin devam eden soruşturma kapsamında, hükümet yetkilileri ve medya mensuplarının soykırım işlemeye doğrudan ve alenen teşvik niteliğindeki eylemlerini soruşturmalıdır.
- Gazetecilik örgütleri, sivil toplum ve kamuoyu, işlenen vahşeti belgeleyenleri savunmalı, sorumluların hesap vermesini talep etmeli ve alıkonulan ya da zorla kaybedilen gazetecilerin durumunu gündemde tutmalıdır. Ayrıca gazeteciliğin, iktidar sahiplerinin iddialarını sorgulamak yerine onları yeniden ürettiğinde kamusal işlevini yerine getiremez hâle geldiğini asla unutmamalıdır.
- Francesca Albanese'nin 'Soykırım zamanında medya kapsamında hazırladığı Birleşmiş Milletler raporu' Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.
Benzer İçerikler
Medya Soykırımı Nasıl Satıyor?
Chris Hedges
Gazze Soykırımında ABD Medyasının Suç Ortaklığını Belgelemek
Chris Hedges, Robin Andersen
'Dünya Uyurken' Neler Oluyor?
Chris Hedges, Francesca Albanese
BM Özel Raportörünün Raporu
Richard Falk