Apaçık Radyo

Medya Soykırımı Nasıl Satıyor?

25 Ağustos 2026

Batı medyası; çifte standartlar uygulayarak, sansüre başvurarak, yanıltıcı bir dil kullanarak, İsrail’in yalanlarını yaygınlaştırarak ve Filistinlileri insanlıktan çıkararak Gazze’deki soykırımın sürdürülmesini kolaylaştırıyor.

Dünyaya Neşe / İllüstrasyon: Mr. Fish

Batı medyası soykırıma rıza üretiyor. İsrail’in onlarca yıldır süren askerî işgalini ve apartheid rejimini normalleştiriyor. İsrail’in uluslararası hukuku açıkça ihlal etmesini görünmez kılıyor. İsrail’in mağdur olduğu yanılgısını sürekli yeniden üretiyor. Gazze’deki Filistinli gazetecilerin ve medya çalışanlarının çalışmalarına ihanet ediyor, onları itibarsızlaştırıyor ve şeytanlaştırıyor; 7 Ekim 2023 ile Ağustos 2025 arasında bunlardan en az 220’si İsrail tarafından öldürüldü. İsrail’in acımasız sansürünü uysalca kabul ediyor. İsrail’in yabancı gazetecilerin Gazze’ye girmesine izin vermemesine — İsrail’in savaş suçlarını gizlemeye yönelik bir girişim — cılız protesto mektuplarıyla boyun eğiyor. 7 Ekim’de İsrailli kadınlara yönelik yaygın cinsel saldırı iddialarından başı kesilmiş bebekler anlatısına kadar İsrail’in yalanlarını büyütüp yayıyor; böylece gerçeğin üzerini örtüyor.

Gazze hakkında yazılırken fiiller edilgen çatıda kullanılıyor. Özne yok. Kimse sorumlu tutulmuyor. Soykırım, sanki Tanrı’nın bir işiymiş gibi sunuluyor. Depremden ya da tsunamiden farksızmış gibi. “Şiddet döngüsü” ya da “çatışmalar” gibi klişeler ve muğlak ifadeler, gerçekliği çarpıtıyor ve tahrif ediyor.

“Düşünce dili yozlaştırıyorsa, dil de düşünceyi yozlaştırabilir,” diye uyarmıştı George Orwell.

“Soykırım”, “vahşet”, “etnik temizlik” ve “işgal altındaki topraklar” gibi ifadeler, direnişleri düzenli olarak “vahşi” ve “barbarca” diye tanımlanan Filistinlilere ilişkin medya haberlerinden adeta sihirli bir şekilde kayboluyor. New York Times muhabirlerine ise editörleri tarafından, Filistinlilerden söz ederken “Filistin”, “soykırım”, “kıyım”, “mülteci kampı”, “katliam” ve “toplu kıyım” gibi ifadelerden kaçınmaları talimatı veriliyor.

Medya, İsrail’in önüne koyduğu söylemleri sorgulamaksızın tekrarlıyor. Yoğun bombardıman “cerrahi hava saldırılarına” dönüşüyor. İsrail’in açlığı bir silah olarak kullanması “gıda kıtlığına” dönüşüyor. Silahsız sivillerin — çocuklar dahil — öldürülmesi “çatışmalara” dönüşüyor. Yahudi yerleşimcilerin tepelerde kurduğu kale benzeri yerleşkeler “mahallelere” dönüşüyor. Bir gazetecinin ya da doktorun yargısız infazla öldürülmesi ise “öldü” ifadesine dönüşüyor.

“İsrail-Hamas savaşı” olarak adlandırılan soykırım, İsrail’in “kendini savunma hakkı” söyleminin bir parçası olarak “meşru müdafaa” diye gerekçelendiriliyor. Okullar, hastaneler, klinikler, ambulanslar, camiler, kiliseler ve diğer sivil hedefler yerle bir edildiğinde, bunlar “Hamas komuta merkezleri” olarak etiketleniyor ya da Hamas’ın “sivilleri canlı kalkan olarak kullandığı” gerekçesiyle hedef alındıkları öne sürülüyor — oysa İsrail ordusu da bunu rutin olarak yapıyor; gözaltına alınan Filistinlileri bağlayıp, İsrail askerlerinden önce muhtemelen bubi tuzağı kurulmuş binalara ve tünellere girmeye zorluyor.

İsrailliler Hamas tarafından tutulduğunda, orduda görev yapıyor olsalar bile “rehine” olarak adlandırılıyor. Filistinliler ise — çocuklar dahil — haklarında suçlama yöneltilmeden ya da yargılanmadan alıkonulup, işkencenin “yaygın” ve “sistematik” olduğu İsrail gözaltı merkezlerinde kaybedildiğinde, “mahkûmlar” olarak adlandırılıyor.

Çadır kentlere ya da hastanelere yönelik füze saldırılarının suçu, hedefini şaşıran roketler ateşleyen Filistinli silahlı gruplara atılıyor. İsrail saldırıları kabul ettiğinde ise — ki bu çok nadiren oluyor — bunlar “trajik bir hata” olarak tanımlanıyor.

Gazze’deki sivil kurumlar, yayımladıkları bilgilerin doğruluğuna gölge düşürmek amacıyla “Hamas tarafından yönetilen” kurumlar olarak tanımlanıyor. New York Times ise Gazze Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarını düzenli olarak, Bakanlığın “siviller ile savaşçılar arasında ayrım yapmadığını” belirterek ihtiyat kaydıyla aktarıyor; böylece on binlerce sivilin katledilmesinin üzerini örtüyor.

Bunun sonucunda, gazetecilik tarihinin en dolambaçlı ifadelerinden bazıları ortaya çıkıyor. Bunlardan biri de New York Times’ın 5 Kasım 2023 tarihli şu manşeti: “Gazzelilerin hava saldırısı olduğunu söylediği patlamalar, yoğun nüfuslu mahallede çok sayıda can kaybına yol açtı.”

“Nasser Tıp Kompleksi’nde, ilk saldırılarda yaralananlara müdahale etmek üzere olay yerine gelen ilk yardım ekiplerini öldürmeyi amaçlayan ‘çifte vuruş’ saldırısında, Middle East Eye gazetecileri Mohamed Salama ve Ahmed Abu Aziz, Reuters foto muhabiri Hussam al-Masri ile aralarında Associated Press’in de bulunduğu çeşitli medya kuruluşları için çalışmış serbest gazeteciler Moaz Abu Taha ve Mariam Dagga öldürüldüğünde, Batılı haber ajansları buna nasıl karşılık verdi?” diye sordum Filistinli Gazetecilere İhanet başlıklı köşe yazımda.

Associated Press’in haberinde, “İsrail ordusu, Gazze’deki hastaneye yönelik saldırıların Hamas’a ait olduğunu öne sürdüğü bir kamerayı hedef aldığını söylüyor” denildi.

CNN ise, “İsrail ordusu, hastaneye yönelik saldırının Hamas’a ait bir kamerayı hedef aldığını öne sürüyor” diye duyurdu.

Söz konusu kamera Reuters’a aitti. Reuters, İsrail’in haber ajansının hastaneden görüntü aldığının “tamamen farkında” olduğunu belirtti.

“Al Jazeera muhabiri Anas Al Sharif ile üç gazeteci daha 10 Ağustos’ta Al Şifa Hastanesi yakınındaki basın çadırlarında öldürüldüğünde, Batı basını bunu nasıl haberleştirdi?” diye sordum.

Reuters, el-Şerif’in 2024 Pulitzer Ödülü’nü kazanan bir Reuters ekibinin parçası olmasına rağmen, haberine “İsrail, Hamas lideri olduğunu söylediği Al Jazeera gazetecisini öldürdü” başlığını attı.

Alman gazetesi Bild ise birinci sayfasında “Gazeteci kılığına girmiş terörist Gazze’de öldürüldü” başlıklı bir haber yayımladı.

Assal Rad, “Filistin Deme: Medya Soykırıma Rızayı Nasıl Üretti” adlı kitabında, “Medyanın başvurduğu dil cambazlığı, sözcükleri yeniden tanımlayıp anlamsızlaştıracak kadar ileri gitti,” diye yazıyor:

Ana akım medya, İsrail’in ateşkesi defalarca ihlal etmesini “ihlal” diliyle tanımlamakta başarısız oldu. Bunun yerine haberler, İsrail’in saldırılarını gerekçelendiren ve eylemlerini haklı çıkarmak için İsrail’in iddialarını sorgulamaksızın tekrarlayan aynı kalıpları izledi. Filistinliler bir “ateşkes” sırasında öldürülmeye devam ederken ve yardım akışı ne ihtiyaç duyulan ne de üzerinde mutabık kalınan düzeye ulaşırken, Batı medyası bu açık ihlalleri “sallantıdaki bir ateşkes” için “sınamalar” ya da “zorluklar” olarak çerçeveledi. Uluslararası Af Örgütü gibi önde gelen insan hakları kuruluşları soykırımın aslında sona ermediği uyarısında bulunurken, geleneksel medya bunu “kırılgan bir ateşkesin” hüküm sürdüğü bir savaş olarak sunmaya devam etti.

Sözcükler önemlidir. Sözcükler eylemleri meşrulaştırır. Eğer ortada bir soykırım yoksa, eğer İsrail bir savaşta kendini savunuyorsa, ABD ile İsrail’in Avrupalı müttefikleri on milyarlarca dolarlık askerî yardım sağlama hakkına sahiptir. Eğer bu, 7 Ekim’de Hamas tarafından başlatılmış bir savaşsa, Gazze’nin yerle bir edilmesini ve İsrail’in gerçekleştirdiği kitlesel katliamı, Hamas saldırısının üzücü bir sonucu olarak görmek ve buna hayıflanmak mümkün hale gelir.

Orwell’in de belirttiği gibi, dilin bu şekilde yozlaştırılması, savunulamaz olanı savunmak üzere tasarlanmıştır:

Hindistan’daki İngiliz egemenliğinin sürdürülmesi, Rusya’daki tasfiyeler ve sürgünler, Japonya’ya atom bombalarının atılması gibi şeyler elbette savunulabilir; ancak bu, çoğu insanın yüzleşemeyeceği kadar acımasız ve siyasi partilerin ilan ettikleri amaçlarla bağdaşmayan argümanlarla mümkündür. Bu nedenle siyasi dil, büyük ölçüde örtmecelerden, sonucu baştan varsayan ifadelerden ve düpedüz bulanık bir muğlaklıktan oluşmak zorundadır. Savunmasız köyler havadan bombalanır, sakinleri kırsala sürülür, hayvanlar makineli tüfeklerle taranır, kulübeler yangın çıkarıcı mermilerle ateşe verilir: buna pasifleştirme denir. Milyonlarca köylünün toprakları ellerinden alınır ve taşıyabildikleri birkaç eşyayla yollara düşmeye zorlanırlar: buna nüfus nakli ya da sınırların düzeltilmesi denir. İnsanlar yargılanmadan yıllarca hapsedilir, enselerinden vurulur ya da Kuzey Kutbu’ndaki kereste kamplarında iskorbüt hastalığından ölmeye gönderilir: buna güvenilmez unsurların tasfiyesi denir.

Adam Johnson, “Soykırım Nasıl Pazarlanır: Gazze’nin Yok Edilmesinde Medyanın Suç Ortaklığı” adlı kitabında The New York Times, The Washington Post, CNN.com, Politico, Axios, USA Today ve Associated Press’te yayımlanan 12 bini aşkın makalenin yanı sıra CNN ve MSNBC’de yayımlanan 5 bin televizyon bölümünü inceledi. Titiz bir araştırmaya dayanan kitabı, “liberal” medyanın soykırımı meşrulaştırmasına yönelik ağır bir suçlama niteliğinde.

CNN ve The New York Times, editörlerine ve gazetecilerine, saldırıların ancak İsrail ordusundan doğrulama geldikten ve GPS koordinatları teyit edildikten sonra İsrail’e atfedilebileceği talimatını verdi. Johnson, CNN’den bir kaynağın sözlerini şöyle aktarıyor:

İster haber merkezinde ister sahada olalım, patlamanın meydana geldiği yeri coğrafi olarak tespit edip koordinatları İsraillilere göndererek kendilerinden açıklama istemeden, hiçbir şeyi İsrail’e atfedemiyorduk. O zamana kadar buna yalnızca “patlama” demek zorundaydık; çünkü önümüze karşılanması neredeyse imkânsız derecede yüksek bir doğrulama standardı konmuştu.

Johnson’ın kitabı hakkında The Electronic Intifada’ya verdiği röportajı buradan görebilirsiniz.

İsrail ve Filistin hakkında haber yapan CNN gazetecileri, çalışmalarını yayımlanmadan önce ağın Kudüs bürosuna sunmak ve incelemeden geçirmek zorunda. CNN’in Kudüs bürosu da, İsrail’deki tüm haber büroları gibi, İsrail askerî sansürünün getirdiği kısıtlamalara uymakla yükümlü.

CNN ve diğer geleneksel medya kuruluşlarında yer verilen çok az sayıdaki Filistinliye, çoğu zaman daha yayına çıkmalarına bile izin verilmeden önce, Hamas’ı “kınayıp kınamadıkları” düzenli olarak soruluyor ve sorgulanıyor. İsrail’e yönelik son derece ölçülü bir eleştiri dile getiren konuklara bile, İsrail’in “var olma hakkı” olup olmadığı soruluyor.

Hiç kimseye Siyonizmi, apartheid rejimini, etnik temizliği, soykırımı ya da İsrail’in Filistin’e karşı yürüttüğü 100 yıllık savaşı kınayıp kınamadığı sorulmuyor. Filistinlilerin kendilerini savunma hakkı olup olmadığı da sorulmuyor — oysa uluslararası hukuka göre, silahlı mücadele de dahil olmak üzere, böyle bir hakları bulunuyor.

Evcilleştirilmiş gazetecilerimiz ve haber kuruluşlarımız, Robert Fisk’in ifadesiyle, “iktidarın dilinin esirleri.” Resmî söylemi görev bilinciyle papağan gibi tekrarlıyorlar. Bu da onları yalnızca propagandacı değil, aynı zamanda soykırımın suç ortakları haline getiriyor.

Soykırımı protesto edenler — üniversite kampüslerindeki öğrenciler de dahil olmak üzere ve bunların çoğu Yahudi — “Hamas destekçisi” ve “antisemit” diye yaftalanıyor. Gazeteciler, genellikle kampüslerdeki Hillel merkezlerine sığınmış halde bulunan ve protestolar nedeniyle “güvenliklerinden endişe ettiklerini” öne süren Siyonist öğrencileri bulup öne çıkarıyor. Medya ise Müslüman karşıtı bağnazlığın yükselişine ya da öğrenci protestoculara yönelik baskıya çok az ilgi gösteriyor. Bu baskı yalnızca polis şiddetini ve 3 bin kişinin gözaltına alınmasını ve tutuklanmasını değil; uzaklaştırma cezalarını, disiplin gözetimini, okuldan atılmaları, diplomaların verilmemesini ve protestolara destek veren akademisyenlerin işten çıkarılmasını da kapsıyor.

“From the river to the sea, Palestine will be free” — “Nehirden denize Filistin özgür olacak” — sloganı da dahil olmak üzere Filistin’in özgürleşmesi çağrısı yapan sloganlar ve Filistin bayrağı suç kapsamına sokuldu.

Mesaj açık: Yahudi hayatları önemlidir. Filistinli hayatları ise önemli değildir.

Tarihçi Rashid Khalidi, Robin Anderson’ın “Suç Ortağı Mercek: ABD Medyasının İsrail’in Gazze’deki Soykırımını Haberleştirmesi” adlı kitabının girişinde şöyle yazıyor: “BM kuruluşlarının, saygın insan hakları gözlemcilerinin, tıp dergilerinin ve uzman sağlık çalışanlarının raporları, ana akım medyada genel olarak saygıyla karşılanır ve öne çıkarılır,”

Ama bu savaşta durum böyle değil: Aksine, bu tür kaynaklara atıfta bulunulsa bile, medyada bu kuruluşlara ve kişilere yönelik çirkin iftira ve karalamalara da aynı ölçüde yer veriliyor; bu karalamalar, İsrail’in profesyonel propaganda ordusu ve ABD’deki sayısız savunucusu tarafından durmaksızın üretiliyor. İsrail’in soykırımını eleştirenleri Hamas destekçisi ya da terör sempatizanı olmakla yaftalamanın yanı sıra, karalama cephaneliklerindeki başlıca silah, antisemitizm gibi son derece ağır bir suçlamayı sistematik ve pervasız biçimde kötüye kullanmalarıdır.

Ana akım medyanın okuyucu ve izleyicilerinin, haberleri İsrail lobisinin, ABD hükümetinin ya da şirketlerin süzgecinden geçirmeyen sosyal medya platformlarına kitlesel biçimde yönelmesi, medyanın iflasının çarpıcı bir göstergesidir. Bu kopuşlara verilen yanıt ise “platformicide” (dijital platform kıyımı) — Facebook, Instagram, X, YouTube ve TikTok gibi sosyal medya devlerinin algoritmaları, gölge yasaklamayı, canlı yayın imkânlarının kısıtlanmasını ve hesapların kapatılmasını kullanarak Filistin’e ilişkin haberlerin erişimini dramatik biçimde azaltması —

oldu. Bu sansür, soykırımın dehşetini kamuoyundan gizlemeye yönelik koordineli çabanın bir parçasıdır.

Batı medyası, sürekli olarak 7 Ekim’e atıfta bulunarak soykırımı bağlamından koparıyor. İsrail’in Gazze’ye uyguladığı 19 yıllık kuşatmayı görmezden geliyor. 7 Ekim, Batı medyasında “kışkırtılmamış” bir saldırı olarak tanımlanıyor. İsrail’in 2008 ve 2009 kışında Gazze’de silahsız Filistinlilere yönelik katliamları, ayrıca Gazze’ye yönelik 2012, 2014 saldırıları ve 2018 ile 2019’daki Büyük Dönüş Yürüyüşü sırasında yaşananlar yok sayılıyor.

1948 Nakba’sına — Avrupalı Siyonistlerin tarihsel Filistin’in yüzde 78’inden fazlasını ele geçirdiği, 750 bin Filistinliyi şiddet kullanarak yerinden ettiği, 530’dan fazla Filistin köyünü yok ettiği ve 15 bin Filistinliyi öldürdüğü döneme — nadiren atıfta bulunuluyor. 1948’de evlerinden sürülenlerin yüzde 70’i Gazze’ye gitmeye zorlandı.

Siyonist proje, tarihsel hafızasızlığın beslenmesi üzerine kuruludur.

Anderson kitabında şöyle yazıyor: “Hamas, üyelerinin vicdan azabı duymadan işkence ettiği, uzuvları parçaladığı ve bebeklerin başını kestiği acımasız bir terör örgütü olarak bir kez yerleştirildikten sonra, artık başka bir açıklamaya ihtiyaç kalmadı. Medya, İsrail’in şiddet tarihini haberleştirmekten basitçe kaçındı ve bunun sonucunda ana akım medya, Filistinlilerin gündelik yaşam koşullarını da görmezden geldi.”

Gazze’de şu anda bir ateşkes olduğu kurgusu — sözde yürürlüğe girmesinden bu yana İsrail en az 1.286 Filistinliyi öldürdü ve 4.257 kişiyi yaraladı — Batı medyasının Gazze’ye sırtını dönmek için kullandığı bahaneye dönüştü. Soykırımın inkârı, başından beri haberleştirmenin temel özelliklerinden biri oldu. Bu yaklaşım yalnızca İsrail’in suçlarını değil, İsrail’in Gazze’deki tüm Filistinlileri etnik temizliğe tabi tutma yönündeki açık niyetini de gizliyor. Uluslararası hukuku fiilen etkisizleştiriyor. Ve gazetecilik mesleğini alaya çeviriyor.

Etnik temizliğin son perdesi yaşandığında da Batı medyasının bizi İsrail propagandası, örtmeceler ve klişelerle bombardımana tutmayı sürdüreceğinden eminim.

Soykırımı sonuna kadar meşrulaştırmaya devam edecek.


* Chris Hedges'ın 'How the Media Sells Genocide' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir. 

Benzer İçerikler

Gazze Soykırımında ABD Medyasının Suç Ortaklığını Belgelemek
28 Ağustos 2026
Chris Hedges, Robin Andersen
İsrail'in Aldatma Kültürü
20 Ekim 2023
Chris Hedges
Gazze İçin Ağıt
27 Ekim 2025
Chris Hedges
Şarapnelle yüzleşen bir dünya
17 Nisan 2024
Ellen Cantarow
  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki