Apaçık Radyo

Kelimelerin Doğa Tarihi

12 Ağustos 2026

Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, editör, yazar ve Apaçık Radyo programcısı Mesut Varlık ile dil, doğa ve hafıza arasındaki ilişkiyi konuşuyor; doğayı kaybettikçe dilin nasıl yoksullaştığını, edebiyatın kaybolan dünyaları nasıl yeniden çağırabildiğini ve değişen dünyanın yeni bir dili nasıl şekillendirdiğini ele alıyor.

Satırbaşları:

  • Bir sözcük aynı zamanda bir dünya ise, onu öyle algılıyorsak, bu da aynı zamanda onu var eden bir çerçevesinin, bir çevresinin olması gerektiğini gösteriyor.
     
  • Dil ile hafıza arasında kopmaz bir bağ olduğunu, hatta aynı paranın iki yüzü gibi de görebileceğimizi bir yanıyla gösteriyor.
     
  • Edebiyat hem kaybolan dünyaları geri çağırabilir hem de geleceğe yönelik yeni dünyaları da kurabilir.
     
  • Doğayı kaybettikçe dil mi? Evet, yoksullaşır.
     
  • Yeni bir dünya yok, yeni bir dil olmadan.

Bir kuşun, bir derenin ya da bir bitkinin kaybı yalnızca ekolojik bir eksilmeye işaret etmez; bu kayıpla birlikte onları adlandıran kelimeler, hikâyeler ve hatırlama biçimleri de silikleşebilir. Antroposen Sohbetler’in bu bölümünde editör, yazar ve Apaçık Radyo programcısı Mesut Varlık’la kelimelerin doğa tarihini konuştuk ve kelimelerin soyu tükenirken, kelimelerin içinde bulunduğu ekosisteme baktık. Söyleşi; dilin ekolojisinden toplumsal hafızaya, Proust’tan Latife Tekin’e, dijitalleşmeden yeni çağın sözlüğüne uzanıyor.

İyi dinlemeler ve keyifli okumlar.

Utku Perktaş: Bugün kelimelerin doğa tarihinden bahsedeceğiz; dil ve antropolojinin arasındaki ilişkiye bakacağız biraz da, dolayısıyla. Bazı kayıplar sessiz gerçekleşiyor: Önce mesela bir kuş ortadan kayboluyor, sonra onu anlatan bir kelime ortadan kayboluyor. Bir dere kuruyabiliyor, ardından da ona verilen ismi unutuyoruz. Dil ve doğa arasındaki ilişki çoğu zaman fark etmediğimiz kadar derin bir ilişki esasında. Çünkü kelimeler yalnızca nesneleri adlandırmıyor; dünyayı nasıl gördüğümüzü, neyi hatırladığımızı, neyi önemseyip kurduğumuzu da belirleyen şeyler.

Peki doğa değişirken dil de değişiyor mu? Aslında bu soruyu ne zamandır düşünüyorum: Kaybolan yalnızlık türler mi, yoksa onları taşıyan kelimeler ve hikâyeler de mi kayboluyor? Biraz bunu antropolojik anlamda bakmaya çalışıyorum; ama bugün daha farklı bir şekilde bakacağız. Bu kez hem Açık Radyo programcısı, editör, yazar, sevgili Mesut Varlık’la bunu Antroposel Sohbetler’de konuşmaya çalışacağız ve birtakım soruların peşine düşeceğiz bu ana hat üzerinden. Kelimelerin ekolojisini, edebiyat, hafıza ve gelecekle kurduğu ilişki üzerinden bunu tartışmaya çalışacağız.

Çok girişi uzatmayayım. Mesut, programda çok teşekkür ediyorum. Mesut, vakit ayırdın, geldin; eksik olma. Öncelikle “Nasılsın?” diye başlayayım ben. Hoş geldin.

Mesut Varlık: Teşekkürler. Davetin için ben teşekkür ederim. İşte, bir 15-16 yıldır Açık Radyo’nun, şimdilerde Apaçık Radyo’nun programcıları arasındaydım; ama az önce hatırlamaya çalıştım, galiba bu benim konuk olarak davet edildiğim ikinci programım olmuş oluyor.

U.P.: İlki hangisiydi acaba?

M.V.: Seçil’in, Seçil Türkan’ın programıydı. O zamanlar ONS dergisini çıkarmaya başlamıştık, onun vesilesiyle beni konuk almıştı. Bu da ikinci kayıt oluyor; o yüzden benim açımdan da seri bir şey. Şahane, çok teşekkür ederim.

U.P.: Ne demek, ben teşekkür ederim. İyi ki geldin. Yani, seninle tanıştığıma da çok memnunum. Aslında küçük bir grubumuz var; karşılık o vesile oldu birçok şeye. Hani böyle yüz yüze ve yazmak istemiştim sana da. Çok çok sağ ol.

O zaman ben yavaş yavaş sorularıma geçeyim. Senin birikiminden de yola çıkarak, bir kelimenin ekolojisi olur mu diye başlamak istiyorum. Yani, kelimeler de tıpkı türler gibi yok olur mu? Ben böyle bir giriş yaptım ama sen ne düşünürsün?

M.V.: Yani bu sorunun tabii ki kısa cevabı evet. Çünkü neticede, nasıl ki insandan bahsederken ya da herhangi bir canlıdan bahsederken onun içinde olduğu, kendini var edebildiği bir çevreden, ekolojiden bahsediyorsak; söz için de, kelimeler için de aynı şey geçerli.

Bir sözcük aynı zamanda bir dünya ise, onu öyle algılıyorsak, bu da aynı zamanda onu var eden bir çerçevesinin, bir çevresinin olması gerektiğini gösteriyor. Dolayısıyla kelimelerden konuşurken her zaman için bir çevreden, hatta başka bir şeyden konuşmuyor , oluyoruz, denebilir.

Kelime ya da söz, dil,, neticede insanın yarattığı bir şey ve insanın şimdiye kadar , yarattığı, icat ettiği en plastik şey , gözüyle bakıyorum. Çünkü bir şekilde işte tekerlekten ateşe vesaireye, insanın tarih içerisindeki bütün köklü değişimlere, dönüşümlere baktığımızda, bir şekilde , bir doğadan bir şeyi , devşirerek bunu , beceriyor.

Ama bunu en plastik noktaya, yani en doğa dışı, noktaya taşıdığımız şey dil oldu. Ki o kadar, o derece bir, güçte ki dil dediğimiz şey bugün işte dijitalleşme vesaireyle birlikte artık insan dışına kadar bizi taşıyacak bir, plastiklikte, sentetik, bir şey yaratmış, durumdayız.

O nedenle de , çevresi dediği şey, dilin neyle, nasıl, şekillendiğini, ne yana doğru yöneldiğini , anlayabilmemiz, görebilmemiz, için o ekolojiye muhakkak, ihtiyacımız var diye bir başlangıç yapabiliriz zannediyorum.

U.P.: Çok teşekkürler. Burada ben biraz da böyle hani son zamanlarda takıldığım bir , terim var ki: Bellek, hafıza. Dolayısıyla hani biraz buradan ilerlemek istiyorum o zaman. İkinci soruda, bu sorunun devamı olarak: Hafıza dili mi koruyor, dil hafızayı mı koruyor acaba?

M.V.: Ya bu soru tabii ilk anda biraz tavuk-yumurta ilişkisi gibi duruyor. Ama aslında tam olarak da öyle değil gibi geliyor bana. Şundan dolayı: Lacan’dan rol çalarak söyleyecek olursak, Lacan ne diyordu? “Bilinç dışı dil gibi örgütlenmiştir,” diyordu.

Bunu tarif ederken de “point de capiton” dediği; işte, şimdiki yeni jenerasyon belki bilmez ama yorgan dikilen, yorgan diye bir şey vardı eskiden. Ve o yorganın düğmeleri vardır. İçindeki pamuğun, yorganı ayağa kaldırdığında, aşağı doğru yığılmasını engelleyen; koltuk düğmeleri gibi yorgan düğmeleri diyeceğimiz bir şey vardır.

Dil de bu şekilde aslında örgütleniyor, oluşuyor. Dolayısıyla hafıza ne tam olarak bilincin bir ürünü ne de büsbütün bilinç dışının bir ürünü. Tam olarak ikisinin arasında gidip gelen bir örgü yapısından bahsediyoruz: Bilinç dışından bilince geliyor ve bilinçten bilinç dışını etkilemeye, değiştirmeye, dönüştürmeye devam ediyor.

Bu karşılıklı değişim, dönüşüm döngüsü; dil ile hafıza arasında kopmaz bir bağ olduğunu, hatta aynı paranın iki yüzü gibi de görebileceğimizi bir yanıyla gösteriyor. Kaldı ki birtakım budama veya Alzheimer vesaire gibi bilinç nöroloji sorunları, problemler yaşadığımızda, dilin nasıl kaymaya başladığına şahitlik ediyoruz.

Bu açıdan evet, insan dilin yaratıcısı ama aynı zamanda da onun taşıyıcısı. Bir yandan onu üretmeye, her gün, her cümlesiyle, hatta davranışıyla yeniden üretmeye, yeniden yaratmaya devam ediyor. Ama aynı zamanda da önceden gelen bir örgüyü de kurmaya, o yorgan düğmeleri üzerinden hareket etmeye bilinç açısından devam ediyor.

Dolayısıyla hafızamız ne kadarsa dilimiz de o kadar veya dünyamız ne kadarsa dilimiz o kadar denebilir. Yani evet, günde 20 kelimeyle yaşıyor olabiliriz. Ama günde veya bütün hayatımız boyunca 20 kişiyle, 20 nesneyle yaşayabilecek miyiz? Çok da beceremiyoruz. Yani bu sadece bir şehir hayatı meselesi değil. Tamamen doğada yaşıyor dahi olsak, en azından 20’den fazla ağaç olacak etrafta, vesaire vesaire.

Dolayısıyla daha fazla kelimeye, daha fazla dünyayla ilişkilenmeye her zaman için ihtiyacımız olacak. Ve burada, dediğim gibi, birbirinden ayırt edemeyeceğimiz bir yapı söz konusu gibi düşünüyorum.

Ha, bir yanıyla da işin pratik tarafına baktığımızda, dil aynı zamanda elbette toplumsal hafızanın da bir taşıyıcısı. Sadece kişisel olarak kullandığımız dilin taşıyıcısı olmanın ötesinde, bir hafızanın, bir dilsel hafızanın da taşıyıcısıyız.

Örneğin geçen senelerde bir Bulgar Ortodoks ailenin tarihine dair bir kitap üzerine çalışırken, editöryal olarak çalışırken, kendi doğal kullanımı içerisinde “ney” kullanımını fark ettim. Yani şöyle bir şey: Mesela, “Geçen akşam bize Utku ney geldiler?” diye bir kullanımı var. Bulgar Ortodoksların Türkçesi, İstanbul Türkçesinin içerisinde varmış meğer; daha doğrusu o dosyayla fark ettim.

Yani Utku ve arkadaşları ya da Utku ve Utku-giller, Utku ve ailesi, Utkular bize geldi demenin kullanımı “Utku ney geldiler?” şeklinde kullanılıyor. Bu işte bizim, yani bizim dediğim genel Türkçe kullanıcısının çok da farkında olmadığı, çok niş, çok kısıtlı bir kullanım tarzı.

Yahut işte Kürtler, Kürtçede kullanıldığı hâliyle, “Oturdum, kendime çay içiyorum ben,” kullanımı gibi. Bunlar, yani dil sadece bir semantik mesele olmanın ötesinde, hakikaten zihin dünyamızı da ve dış dünyanın zihnimizde nasıl yansıdığını da doğru, açık ifade eden bir alan aslında.

O nedenle çok daha girift bir hafıza-dil ilişkisi söz konusu.

U.P.: Çok teşekkürler, çok açıklayıcı oldu. Ben bu noktada biraz edebiyata değinmek istiyorum. Aslında senin de biraz daha içinde olduğun, benim pek bilmediğim bir alan ama edebiyat kaybolan dünyaları geri çağırabilir mi? Bunu kelimeler anlamında düşündüğümüzde; burada hafızayı düşünüyoruz ama edebiyatın rolü nedir burada acaba?

M.V.: Evet, bu noktada zaten aslında sorunu ilk Proust örneğiyle açmak gerekir. Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzindeadlı yedi ciltlik, malum, büyük yapıtında; çocukken halasının çayın yanında verdiği o madleni hatırlaması ve onun damağında bıraktığı izin hafıza çağrışımları üzerinden devam etmesiyle kurduğu bir koca yapıt söz konusu. Dolayısıyla evet, edebiyat kaybolan dünyaları geri çağırır. Kaldı ki tarihî romanlar, tarihsel romanlar, belgesel romanlar vesairelerde büyük oranda aslında bunu yaparlar. Proust’un madlen sahnesi de tat ve kokunun istemsiz otobiyografik anıları harekete geçirmesiyle ilişkilendirilen “Proust fenomeni”nin edebî çıkış noktasıdır.link.springer+1

Ama örneğin Türkçe edebiyatın içerisinden baktığımızda, Refik Halit Karay gibi, Ahmet Rasim gibi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminin bütün krizlerini sadece dilsel anlamda değil; bütün sosyal, ekonomik vesaire krizlerini yaşayan insanların metinlerine baktığımızda da bir tür o kayıp zamanın peşine düşmek, ama bir yanıyla da gelmekte olan, kurulmakta olan yeni zamanın içerisinde var olabilmenin, orada yeniden bir dil kurabilmenin krizini yaşadıklarını görüyoruz.

O kanadın bir tür uzantısı olarak da geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz Selim İleri’yi örneğin düşünebiliriz. Bütün hayatı boyunca, 50 küsur yıllık edebiyat kariyeri, yazarlık kariyeri boyunca, “Tekrara ruh üfledim,” diye bir ifadesi vardır Selim Bey’in. Tekrara ruh üflemiştir. Dolayısıyla bugün hâlâ aynalı dolapların, birtakım çiçeklerin, bugün artık tedavülden kalkmış davranış yahut ilişki kalıplarının izlerini bu yazarlardan takip edebiliyoruz.

Çünkü neticede tarih dediğimiz kayıt büyük oranda bunları içermez. Daha çok kurumsal, devlet, iktidar vesaire, tırnak içinde üst bulutlarda, yukarıdaki bulutlarda gezer. Ama edebiyat dediğimiz şey ayağı yere basar ve tam olarak toprağın üzerinde her ne oluyorsa onun kaydını tutar.

Tabii bu sırada kelimeler hem hayatın kendi olağan akışı içerisinde değişiyor hem de Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, dil devrimi vesaire gibi büyük müdahaleler neticesinde kurulmaya çalışılan yeni bir dil de söz konusuydu; yeni ifade tarzlarıyla söz konusuydu. Nurullah Ataç’ta, Tahsin Yücel’de veya Nermi Uygur’da, felsefe alanında bu yeni Türkçeyle, yeni kelimelerle düşünmeye, üretmeye nasıl devam edebiliriz? Bu kelimeler bizim bilincimize nasıl yansımaya devam edebilir? Yansıtmaktan kastım, karşı tarafa da aktarmak ve sonraki nesillere de bırakmak.

İşte oralarda görüyoruz; Nurullah Ataç’ın birtakım şahane yazılarının orta yerinde, o dönemin TDK’sının yarattığı, Nurullah Ataç’ın “tutsun” diye kullanmaya uğraştığı ve çok kısa sürede unutulmuş kelimeler karşımıza çıkıyor. O güzelim metnin içerisinde birden hiçbir şey anlamaz hâle gelebiliyoruz. Bilmediğimiz bir dilde yazılmış bir metin okumaya başlayabiliyoruz.

Dolayısıyla edebiyat hem kaybolan dünyaları geri çağırabilir hem de geleceğe yönelik yeni dünyaları da kurabilir. Hatta belki ileri gidip, bunu yapabilecek tek güce sahip olan şey dil ise eğer, bu dilin sanatı olan edebiyat ancak bunu en iyi şekilde yapabilir diyebiliriz zannediyorum.

U.P.: Çok güzel. O zaman bu tam tarihsel hattan şimdi geleceğe geleceğim ki biraz sen de bahsettin. Geleceği önce hangi kelimeler haber verir?

M.V.: Güzel. Gelecekte neler olacaksa onun kelimeleri önce değişir herhalde. Çünkü şu anda içinden geçmekte olduğumuz son 30, 40, belki en fazla 50 yıllık bu total değişim-dönüşüm dünyası içerisinde kullandığımız kelimelerin, ifadelerin ne kadar, ne hızla, nasıl değiştiğine baktığımızda aslında biraz da bunu görmüş oluyoruz.

Mesela az önce bu TDK’nın kelime uydurma meselesinden bahsederken, örneğin 80 öncesi TDK’ya —bu arada bir parantez olarak, 80 öncesi TDK’ya her zaman için saygım ve sevgim vardır ama 80 sonrası TDK, lütfen tartışmayalım modundayım— yeni yeni Türkçede de science fiction metinleri üretilmeye başladığı zamanlarda, “Biz buna ne diyeceğiz?” diye tabii TDK’nın içerisinde çeşitli tartışmalar oluyor vesaire. Değerli yazarımız Orhan Duru “bilim kurgu” kelimesini öneriyor ve bugün hâlâ gayet yerleşmiş, son derece içselleştirdiğimiz bir şekilde bilim kurgu kelimesini kullanabiliyoruz.

Dolayısıyla dille kurduğumuz ilişkide geçmiş-bugün-gelecek zincirini koparmaksızın ve bütün bu esprinin farkında olarak yeni kelimeler üretmeye, türetmeye başladığımızda aslında gayet başarılı da oluyoruz. Bunun birçok örneği var.

Yahu, örneğin benim, senin ve bizden önceki nesillerin aldığı tarih eğitimi vesaire içerisinde laiklik, değil mi, laïcitékavramı hep kullanılıyordu. Ama son 20-30 yıldır artık laiklik kelimesinden sekülerizm kelimesine geçiş yapmaya başladık. Yani çocukluğumda seküler gibi bir kavramı çok hatırlamıyorum ben. Laik, laiklik, bilmem ne falan tartışmalar için çok yeni bir kelime seküler mesela.

U.P.: Evet, laiklik çok oturmuş bir kelime ama seküler son yıllarda öğrendiğim bir şey diyebilirim.

M.V.: Hatta yani evet, bizim nesil öyle. En son bizim nesil öyle ama şimdi 20’lerini yaşayan veya 20’den daha genç olanlarda laik kelimesi böyle Rönesans gibi bir kelime. Onlar da sekülerizm kelimesinin içine doğdular. Bu aslında son derece Türkiye’nin ve toplumun içinden geçtiği o büyük dönüşümün yansımalarından da biri aynı zamanda.

U.P.: Peki, şimdi bir yandan ben antropolojiyle biyolojiyi bir araya getirmeye çalışıyorum son yıllarda. Aslında daha önce de bizim o küçük grubumuzda konuşmaya çalışmıştık bunu, hatırlarsın. Orada da şöyle bir şey çıkmıştı: Dil çeşitliliğinin yüksek olduğu yerlerde biyoçeşitlilik genellikle yüksek çıkıyordu. Yani doğadan dilin etkilenmesi söz konusuydu.

Burada şöyle bir soruyla devam etmek istiyorum programa: Doğayı kaybettikçe dilimiz de yoksullaşıyor mu? Senin gözlemin bu konuda nedir acaba?

M.V.: Son 20-30 yılda dijitalleşme eğilimi önce bu sorunun cevabını daha zor hâle getirdi zannediyorum. Evet, tabii ki doğadan koptukça dil zayıflar. Ama sanki bu yeni yeni içine girmeye başladığımız, daha doğrusu üstümüzden geçen de diyebiliriz buna pekâlâ, bu tamamen doğadan kopmuş, tamamen 0-1’ler üzerinden kurulu yeni dünya yapısı içerisinde doğayla tarım dışında bir ilişkiyi dilsel olarak nasıl mümkün kılabileceğiz, çok emin olamıyorum doğrusu.

Yani buna dair neyse ki Allah’tan arayış içerisinde olan çok sağlam yazarlarımız, edebiyatçılarımız var. İşte Deniz Gezgin, Latife Tekin, Sema Kaygusuz; bu yazarlar ki ne enteresandır, üçü de kadın yazarlar. Bu yazarlar hakikaten dilin sınırlarını doğaya doğru zorlamak, aşmak, o sınırların ne olduğunu anlamak, bilmek için ciddi bir dilsel kazı yapmaktalar.

O açıdan sanki ifade edilemeyenin sınırlarında dolaşıyor gibiyiz. Çünkü bir yanıyla evet, doğadan neredeyse büsbütün kopmadayız. Ama bir yanıyla da var olduğunu düşündüğümüz doğamızdan, kendi bireysel, bedensel doğamızdan da yine son derece plastik bir matematik dili versiyonuyla uzaklaşmaktayız.

Dolayısıyla bu iki kaçma-kovalamanın orta yerinde yeni bir dünya, yeni bir dil nasıl kurabileceğiz, ondan da tam emin olamıyorum. Tabii burada dönüp dolaşıp dünya kelimesini kullanıyor olmamın da bir nedeni var. Çünkü dünya kelimesi aslında bütün bir âlemi kaplayan bir kelime. Yani dünyanın tanımında gözümüzün gördüğünün ötesi, yukarısı vardır; bir de o gökyüzünün altındaki yaşadığımız dünya vardır. O nedenle işte dünya, öte dünya; öte dünyayı işaret ederken de yine dünya kelimesini kullanıyoruz.

Dediğim gibi o, bütün bir âlemin aslında karşılığı, insan zihninin algılayabildiği karşılığı olarak kendini gösteriyor. İnsanlık tarihinde ilk kez bu kadar hem doğadan hem kendimizden, kendi bedenimizden, hatta bilincimizden neredeyse kopmaktayız, uzaklaşmaktayız.

O yüzden muhakkak başka bir dil oluşacak. Ama bu dil, hani şeylerin birkaç sene önceydi, üç mü beş mi sene kadar önceydi, Google iki tane makineyi yalnız bıraktı ve kendi aralarında kısaltmalarla konuşmaya başlayınca, biz onların tam olarak ne dediklerini anlamayınca kabloyu kesti, irtibatı kopardı ya; öyle tamamen kısaltmalardan oluşan bir dile de gidebiliriz pekâlâ.

Dolayısıyla edebiyatın tamamen imkânsız hâle geldiği, sadece hece veya seslerle mesaj alıp verip onun haricinde kullanmadığımız bir yapıya da pekâlâ gidebiliriz. Umarım gitmez tabii ama böyle bir risk söz konusu.

O yüzden de doğayı kaybettikçe dil mi? Evet, yoksullaşır. Ama bir yerlerden zenginleşmeyi becerebilir mi ya da komple sönüp kendi içine mi çöker, böyle bir süpernova gibi; onu hep beraber yaşayacağız, göreceğiz zannediyorum.

U.P.: Çok teşekkürler. Aman, çok güzel, nefis bir söyleşi oluyor; eksik olma.

M.V.: Ben bunun küçük örneklerinden birini de vermek istiyorum. Mesela Türkçe dediğimiz dilin içerisinde akrabalık kelimeleri en eski zamandan beri olduğu gibi devam eder. İşte bacanak, elti, görümce falan kelimeleri Köktürkçede de olan kelimeler.

Ama bugünlerde gençlere elti, bacanak, bilmem ne gibi kelimeler hiçbir şey ifade etmiyor. Öte yandan neo-zamirler dediğimiz, Türkiye’de henüz çok örneğine rastlamadığımız ama Amerika’da ve Avrupa’da çokça olan bu “he, she, they” kullanımının bir karşılığı gibi, “Bana they olarak hitap edilmesini istiyorum,” gibi tamamen o kimlik meselesini de yarıp geçen, herhangi bir tarihsel referansa ihtiyaç duymaksızın sadece şu anda var olan bu bedenin, bu hayatın adının böyle olmasını ben istiyorum ve bana da böyle hitap edilmesini istiyorum diyen yeni bir durum da söz konusu.

O yüzden tamamen bildiğimizin dışında insan ilişkilenmeleri üzerinden de başka bir dil gelmekte aslında.

U.P.: Peki, ben başta dil ve Antroposen arasındaki ilişkiye bakacağız demiştim. Burada da şöyle bir sorum vardı: Antroposen, yani içinde olduğumuz o insan çağı, dilimizi nasıl değiştirdi peki? O sanayileşme sonrasında?

M.V.: Gördüğümüz gibi aslında son derece enflasyonik bir şekilde de değiştirdi. O ilerlemeci, pozitivist —modernist demiyorum, pozitivist; o ayrım bence önemli— hat üzerinden insan dışı bir noktaya doğru hedef kitlenmiş gibi görünüyor doğrusu.

Bunun da en sağlam, sıkı edebiyat karşılıklarından biri Latife Tekin’in son romanı Para Gürültüsü. Tam olarak bu gürültü, bu rabarba içerisinde; yepyeni dil, birtakım iktisadi terimler bir yanda kabarmaya devam ederken, bir yandan o sosyal medya dili dediği yorumlar, tıklar, şunlar bunlar falan, bambaşka, yepyeni bir dil, ifade dünyası kuruyor aslında.edebiyathaber+1

O nedenle de Antroposen, büsbütün doğaya insanın hâkim olduğu ve yönlendiricisi olduğu —belki yaratıcısı olmasa da— bundan sonra var olanı bilmesinin imkânını ancak sağlayabilir olan insanın, kendi dâhil bütün doğayı boğmaya başladığı bir dönemden bahsediyoruz.

Tehlikeli ama umutlu olabileceğimiz bir şey varsa eğer, insan evet sayılabilir bir şey ama hesaplanamaz bir şey. Yani ekonomik teorilerin, iktisat teorilerinin vesairelerin sürekli olarak küme düşüyor olmasının en büyük özelliği de bu gibi geliyor bana. Evet, bizi sayabiliyorlar ama hesaplayamıyorlar tam olarak. Çünkü bilinç dışımız var. Yani bu dil sadece birtakım modellerle çalışmıyor; o modellemenin gaz ayağını aldığı ve mülahaza edemediğimiz, neyse ki Allah’tan müdahale edemediğimiz koca bir bilinç dışı alan söz konusu. O nedenle de hesaplanamıyoruz.

O yüzden evet, dili tabii ki değiştirdi bu içinden geçmekte olduğumuz Antroposen dönem. Ama insanı çıkarıp yerine bir dil koyamayacak, en azından.

U.P.: Anladım, anladım. Çok güzel oldu. Peki, son sorum da şöyle: Aslında geldik artık programın sonuna da. Bu içinde olduğumuz yeni çağ yeni bir sözlük istiyor mu sence?

M.V.: Yani sözlük meselesini eğer hâlihazırda kullanılan dilin kayda alınması ve önceki örneklerine bakarak da o başkalaşımın görülmesi gibi tanımlayacak olursak, şu anda yeni bir sözlüğe pek de ihtiyacımız tam olarak yok. Birtakım yeni kelimeler vesaire var ama sözlük boyunda bir şey değil bu.

Dolayısıyla yeni çağın kendi sözlüğü, kendi kelime haznesi elbette oluşuyor ama henüz oluşuyor. Mutlaka minimal, küçük birtakım denemeler, yeni çağ sözlüğü falan gibi şeyler oluşuyordur. Ama bu dönemde daha önce görmediğimiz, bilmediğimiz bir şekilde örneğin bu sözlük bir yandan Google Docs’un kendi arka yazılımında birikiyor da olabilir.

U.P.: Evet, evet.

M.V.: Daha önce böyle bir deneyime sahip değildik şimdiye kadar. Dolayısıyla evet, yeni çağ için kelimeler değişiyor, ifadeler değişiyor; illa yeni bir dile ihtiyaç olacak diyoruz. Ama o nasıl bir dil olacak? Başı sonu belli, harflerin sıralamasına göre oluşan bir sözlük mü olacak ya da bambaşka bir yapı mı bize kendini gösterecek? Onu hep beraber göreceğiz gibi geliyor.

Yani belki kapatırken şunu söyleyebiliriz: Bu yeni dil muhakkak edebiyatla gelecek. En azından ben ona inanıyorum, inanmak istiyorum. İnsan denilen malzemeye güvenebilmek istiyorum. İşte Latife Tekin gibi, Lale Müldür gibi gelmekte olanın dilini arayan, bulmaya çalışan yazarlarımız, şairlerimiz söz konusu. Ancak onları takip edebileceğiz gibi geliyor.

İşte Lale Müldür’ün o İstanbul Dostları’na Mektup şiirindeki “Yeni bir dünya yok, yeni bir dil olmadan,” dizesini unutmayalım. Belki de hareket etmeye devam etmek gerekecek.

U.P.: Çok teşekkürler Mesut. Vallahi şahane bir söyleşi oldu, eksik olma.

M.V.: Ben teşekkür ediyorum.

U.P.: Tamamladım. Çok teşekkür ediyorum, müteşekkirim. Ben de çok bilgilendim. Çok dolu dolu bir söyleşi yaptık. Bugün Antroposen Sohbetler’in sonuna geldik. Bu defa konuğum Açık Radyo programcısı, editör ve yazar Mesut Varlık’tı.

Kelimelerin doğa tarihini konuştuk. Çok da gerçekten doğa tarihi gibi konuştuk ve dil ile Antroposen arasındaki ilişkiye değinmeye çalıştık. Programın sonuna geldik. Önümüzdeki haftalarda yeni konularla, yeni konuklarla tekrar buluşmak üzere. Hoşça kalın.

M.V.: İyi günler.

Benzer İçerikler

  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki