Apaçık Radyo

"Ekoloji hareketi ilkesel olarak savaş karşıtı ve militarizm karşıtı olmak zorunda"

14 Ağustos 2026

Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Polen Ekoloji’den Cemil Aksu ile ekoloji aktivistlerine yönelik baskıları, madencilik ve ekstraktivizme dayalı sermaye birikimini, savaşların yol açtığı ekolojik yıkımı ve barış mücadelesiyle ekoloji mücadelesi arasındaki güçlü bağı konuşuyor; Aksu’nun "Tabiata Tahakküm ve Direniş: Türkiye’de Kapitalizmin Ekolojik Tarihi" kitabı üzerinden doğanın ve emeğin giderek derinleşen sömürüsünü ele alıyorlar.

Ömer Madra: Evet, bir konuğumuz var: Polen Ekoloji'den Cemil Aksu. Hoşgeldin.

Özdeş Özbay: Merhaba Cemil, hoşgeldin.

Cemil Aksu: Çok teşekkür ediyorum Ömer abi, Özdeş. Davetiniz için çok teşekkür ediyorum.

Ö.Ö.: Biz de seninle ne zamandan beri konuşuyorduk zaten. Özellikle de yeni kitabın çıktıktan sonra konuşuyorduk. Ancak ondan kısa bir süre sonra gözaltına alınıp tutuklanmıştın. Zaten biraz bununla başlayacağız.

Ben kısaca senden bahsedeyim. Birçok başka çevre aktivistiyle birlikte Cemil Aksu da Polen Ekoloji’den 3 Şubat’ta tutuklanmıştı. Hatta bildiğiniz üzere, az evvel kendi köşesini yapan, İşte Böyle Canım köşesini yapan Yıldız Tar da benzer şekilde başka bir terör örgütü soruşturması kapsamında gözaltına alınmıştı. Yıldız gerçi sık sık farklı terör örgütleri soruşturmaları kapsamında gözaltına alınıyor. O da yakın zamanda tahliye edilmişti. Cemil de yakın zamanda tahliye edildi.

Tutuklanmadan kısa bir süre önce Ceylan Yayıncılık’tan yeni bir kitabı çıkmıştı: Tabiata Tahakküm ve Direniş: Türkiye’de Kapitalizmin Ekolojik Tarihi. Oldukça da ilginç bir kitaptı. Biz de bunun üzerine konuşalım derken olaylar başka türlü gelişti.

Şimdi Cemil’le biraz bu çevre aktivistlerine yönelik — yani tırnak içerisinde “çevre” diyelim buna — baskıları konuşacağız. Ardından, şimdi bir Çerçeve Yasa gündemde ve dünyanın dört bir yanında savaşlar var. Savaş ve ekolojik yıkım arasındaki ilişkiyi, barış mücadelesiyle ekoloji mücadelesi arasındaki ilişkiyi konuşacağız. Sonra da vaktimiz kaldığı ölçüde kitabından bahsedeceğiz. Tekrar hoşgeldin Cemil.

C.A.: Hoşbulduk.

Ö.Ö.: İstersen senin tutukluluğun ve bu çevre aktivistlerine ya da diğer toplumsal kesimlere yönelik baskılarla başlayalım mı?

C.A.: Aslında hem sizin, hem de Apaçık Radyo dinleyicilerinin çok yakından bildiği bir şey var. Türkiye’de, hele hele şu son 20-25 yılda, AKP iktidarı ileri demokrasi, Avrupa Birliği üyeliği vaatlerinde bulunurken bile Karadeniz’de ya da Türkiye’nin başka yerlerinde bu hidroelektrik santral projelerine ya da nükleer santral projelerine, termik santral projelerine karşı köyünü, vadisini, deresini savunan insanlara terörist muamelesi yapmaktan, onları terörist olarak yaftalamaktan çekinmemişti.

Ben bizim bu küçük küçük direnişlerimizi insanın tırnağının altına batan kıymıklara benzetiyorum. Kıymıklar küçüktür ama insanın canını acıtır. Bizim direnişlerimizin de, ekoloji direnişlerinin de devasa şirketlerin — hem Türkiye’de “beşli çete” diye ifade edilen şirketler olsun, hem de uluslararası tekeller olsun — kâr için coğrafyamıza geçirdikleri pençelere batan kıymıklar olarak onların canını fena hâlde acıttığını düşünüyorum. O yüzden de sürekli bir baskıya, bir saldırıya maruz kalıyoruz.

Biz de dediğiniz gibi gözaltına alındık. Sonra tutuklandık. Beş buçuk ay tutuklu kaldık. Sadece ben değil, benimle aynı zamanlarda, örneğin Akbelen’deki arkadaşlar da sudan bahanelerle tutuklandı. Bir iki aya yakın içeride kaldılar. NATO zamanında TEMA üyelerinin, TEMA temsilcilerinin tutuklanması veya suçlamalara maruz kalması, aslında son beş-altı aydaki o akıl dışılığın...

Ö.Ö.: Kuş gözlemi yapanlardan bahsediyoruz.

C.A.: Evet, en uç noktaya varan bir şey bu. Hani bir halı silker gibi bombalama yapıyorlar ya, NATO Zirvesi de bunun gibi bir şey oldu. Yani Türkiye’deki toplumsal muhalefetin üzerine böyle halı silker gibi bombalayarak geçmiş oldu. Böyle çok enteresan bir dönem yaşıyoruz.

Şimdi de Türkiye’nin dört bir tarafında bir ekstraktivizm furyası var. Günlerdir madencilerin eylemleri vesilesiyle tanıdığımız Yıldızlar SSS gibi ya da Akbelen direnişinden bildiğimiz Limak gibi, yüzlerce, binlerce maden ruhsatına sahip şirketin hem Anadolu coğrafyasını, hem de Anadolu insanını nasıl sömürüp posasını çıkardığına tanık oluyoruz.

Dolayısıyla böylesi koşullarda elbette ki ekoloji direnişleri küçük de olsa, yerel, lokal de olsa ya da daha sınırlı da olsa sermayenin ya da onun bakanlarının, hükümetlerinin öfkesini üstümüze çekiyoruz.

Ama bu bir yaşam mücadelesi, yapacak bir şey yok. KHK ile su içmemiz, temiz hava solumamız yasaklandığı zaman su içmekten, temiz hava solumaktan vazgeçmeyeceğimize göre yaşam mücadelesini mecburen devam ettireceğiz.

Ö.Ö.: Evet, sen 1+1 Express’e yakın zamanda bir söyleşi vermiştin, senin söyleşini okumuştuk. Orada da bu meseleyi anlatırken yani hem bu ekoloji mücadelesini, hem de köylü mücadelelerini; aslında toprağını, zeytinliğini savunan köylüleri, deresini savunan köylüleri... Bu hareket içindeki yerel direnişlerin merkezi iktidarın bu kadar baskısına maruz kalmasının doğrudan sermaye birikim modeliyle alakalı olduğunu söylüyorsun. Bunları tam olarak “çevre hareketi” içerisinde yani bu kavram içerisinde tanımlamıyorsun. Biraz bundan bahsedebilir misin?

Türkiye'deki bu sermaye birikim modeline aslında biraz başlangıçta girdin ama 25 yıldır çeşitli demokratikleşme söylemlerinden bir yandan söz edilse de bu hiç eksik olmadı. Özellikle kırsaldaki ekstraktivizm ya da buna “hafriyatçılık” diye çevriliyor sanırım.

C.A.: Aslında dünyada da çok farklı değil. Türkiye’de de Bergama’dan beri düşünürsek iki farklı şey görürüz: Birincisi, köylülüğün yıkımı. Türkiye’de özellikle neoliberal politikalarla beraber köylülüğün yıkımını görüyoruz ve buna karşı direnen, direnmeye çalışan bir köylü hareketi görüyoruz.

Ama aynı zamanda bu köylü hareketinin maruz kaldığı daha çok ekstraktivist faaliyetler ya da siyanürlü altın madenciliği, termik santraller, kömür ocakları gibi iklim krizine temel neden olan sektörlerde faaliyet yürüten şirketlerin projeleri olduğu için, dolayısıyla bu köylülerin direnişi aynı zamanda bir ekoloji direnişi olarak kendisini sundu. Hem kendilerini öyle sundular, hem de biz de öyle gördük.

Aslında bu açıdan baktığınızda Türkiye’nin son 20 yılında enerji ve maden sektörleri üzerinden ve inşaat sektörü üzerinden bir sermaye birikimi yaratmayı tercih ettiğini görüyoruz. Hatta özellikle kentsel dönüşüm projeleri, Türkiye’de bugün “beşli çete” olarak ifade edilen küçük şirketlerin holdingleşmesine ve hatta uluslararası ilk 500 şirket arasına girmelerine yetecek kadar bir sermaye birikimi sağlamalarına vesile oldu.

Şimdi de aslında şöyle bir şey görüyoruz: Bu şirketler, çok farklı sektörlerde, tekstilde, sanayide ya da eğitim alanında faaliyet yürüten şirketler, son dönemde madencilik sektörüne ciddi yatırımlar yapıyorlar. Aynı zamanda hükümetin de Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü üzerinden birçok alanı maden sahası ilan ettiğini ve bu alanları ihaleye çıkardığını görüyoruz.

Biz Polen Ekoloji Kolektifi olarak bir rapor da yayımladık Özdeş. Yani 800 küsur sayfalık bir rapor yayımladık ve şöyle bir şey yaptık: Son 5-6 yıldaki MAPEG’in verileri üzerinden il il, ilçe ilçe, köy yani nerelerde maden sahası olduğunu, bunların hangilerinin ihaleye çıkarıldığını, hangilerinin ÇED süreçlerinin devam ettiğini detaylı bir şekilde analiz ettik ve 260’ın üzerinde il ve ilçenin tamamen maden sahası ilan edildiğini gördük.

Örneğin Gümüşhane için biz özel olarak uğraşıyoruz. Gümüşhane’nin %93’ü maden sahası ve 40’a yakın siyanürlü altın madenciliği projesi var. Aynı zamanda bu projelerin başını çeken de şimdi maden işçilerinin eylem yaptığı Yıldızlar SSS Holding. Diğeri de şu an yönetimi TMSF’de olan eski Koza Altın Madencilik. Şimdi adını değiştirdiler biliyorsun, Türk Altın yaptılar yani ona da çok büyük bir kılıf uydurdular.

Bu projelerin çoğu da bu tür, hükümetin denetiminde olan, belki de hükümetten birilerinin ortak olduğu şirketlerin elinde ve bu sadece şirketlere kaynak yaratma meselesi değil. Aynı zamanda küresel olarak Batı ile Çin arasındaki ekonomik rekabette pay kapma, Çin’e konan ambargolardan istifade ederek bazı ara malları, metalleri, ara metalleri Türkiye’de üreterek dünya piyasasında pazar kapma gayreti olarak da görüyoruz.

Bunun diğer versiyonu da son dönemde hükümetin daha çok reklamını yaptığı silah sanayisi. Türkiye ekonomisi gittikçe ABD'deki gibi bir askerî-sanayi kompleksine dönüşüyor. Bu alanda ciddi yatırımlar var. Dolayısıyla bunlar üzerinden, yanlış hatırlamıyorsam bir ay önce yine Türkiye’de en çok vergi ödeyen şirketler açıklandı. Mesela birisi çok ilginçti: Dört yıl önce kurulmuş bir askerî sanayi şirketi, en çok vergi veren ilk 100 şirket arasına girmiş yani dört yılda bir şirket bu kadar devasa bir büyüme sergilemiş.

Kuşkusuz bu savaş sanayisi havada gerçekleşmiyor. Bunun arka tarafında, belki şimdi birazdan konuşuruz, bir madencilik var. Savaşın yarattığı yıkımlarla beraber ekolojik sorunlar var, bunların emisyon ölçümleri var.

Dolayısıyla Türkiye’nin yönelimleri ve bunun yarattığı ekolojik yıkımlar, aynı zamanda emek yıkımları, belli direnişlere de sahne oluyor. İşin en göze batan noktası da madencilik ve maden işçilerinin direnişiyle, madencilik projelerine karşı direnen köylülerin hareketinin son dönemde öne çıkması. Bunu Türkiye’nin mevcut yönelimini ve durumunu gösteren bir tablo olarak değerlendiriyorum.

Ö.M.: Evet, ben de bir şey ekleyebilir miyim? Yani özellikle son zamanlarda ABD'nin Amerikan ordusunun, özellikle Trump yönetiminde muazzam yeni silah yatırımları da yaparak bu işi iyice büyütmesinin savaşların devam etmesinde büyük etkisi olduğu söyleniyordu.

Ama yapılan bir araştırma — şimdi tam olarak hatırlamıyorum — bunun aynı zamanda akıl almaz boyutta bir kirlenmeye ve çevresel yıkıma yol açtığını ortaya koyuyordu. Yani savaş endüstrisi, ekolojik yıkımın en önemli nedenlerinden biri gibi görünüyor şimdi.

Ö.Ö.: Evet, aslında zaten buradan Cemil’e şunu da söyleyebiliriz: Savaşlarla ekokırım, ekolojik yıkım arasındaki ilişkiden söz edebiliriz. Bugün dünyada ekoloji, çevre aktivizmi aynı zamanda savaş karşıtı bir mücadele. Bu eskiden yani 20 yıl kadar önce, tam böyle değildi, kompartımanları biraz daha ayrıştırıyorlardı. Şimdi ise daha birleşik bir mücadele söz konusu.

Ukrayna Savaşı’nda mesela çok sayıda rapor yayımlandı; ekolojik yıkıma, hayvanların ya da endemik türlerin yok oluşuna dair raporlar da yayımlandı. Gazze’deki soykırımda bunu çok net görüyoruz. Sokaklarda yaşayan hayvanların, atların, eşeklerin bile keskin nişancı ateşiyle hedef alındığına dair çok vahim durumlar var. Ekolojik yıkımın boyutlarına ilişkin de raporlar yayımlandı. Türkiye’de Kürt sorununda da bunu biliyoruz.

Ö.M.: Bir ufak ekleme daha yapayım. Yeni bir haber vardı, birkaç gün önce yayımlanan bir haber. İsrail’in Güney Lübnan’ı tahrip ederken adeta bir ekokırım gerçekleştirdiği; ağaçları, zeytinlikleri ve ormanlık alanları doğrudan hedef aldığı aktarılıyordu ki Lübnan, yüzlerce yıllık ağaçlarıyla, özellikle de sedir ağacının ülkenin sembolü olmasıyla bilinen bir yer. Dolayısıyla doğasına, ağaçlarına, zeytinliklerine karşı girişilen bu tahribat da insana dehşet veren şeylerden biri gibi geliyor.

Ö.Ö.: Venezuela liderinin kaçırılmasının arkasında petrole el koyma, çökme meselesi olduğunu zaten biliyoruz. İran meselesinde de fosil yakıtlar var. İlle savaşlar fosil yakıtlardan çıkmak durumunda değil ama bu, kapitalizme daha içkin bir şey. Yine de fosil yakıtların bu savaşlarda önemli bir yeri olduğunu ve her savaşın aynı zamanda bir ekokırım nedeni olduğunu biliyoruz.

Sen de aynı zamanda savaş karşıtı bir aktivistsin. Türkiye’de de böyle bir Çerçeve Yasa çıkmış oldu. Senin de sosyal medyada girmek durumunda kaldığın bazı tartışmalar oldu... Sen ekoloji mücadelesiyle savaş karşıtı mücadeleyi nasıl birleştiriyorsun?

C.A.: Ömer abinin şu Trump meselesiyle ilgili söylediklerine bir şey eklemek istiyorum. Şimdi mesela Trump Türkiye’ye geldiğinde de çok konuşuldu ya bu F-35 meselesi. Bununla ilgili bir rapor yayımlanmış. Bir F-35’in bir uçuşta, bir otomobilin 20 yılda harcadığı kadar yakıt harcadığı söyleniyor. Yani bu kadar devasa bir karbon kullanımı, salımı söz konusu. Sadece ABD ordusu 150 ülkeden daha fazla emisyon üretiyor. Yani orduların pratikleri başlı başına bir iklim krizi nedeni, bir emisyon kaynağı. Zaten atmosferdeki emisyonların %6’sına yakınının orduların faaliyetlerinden kaynaklandığına dair de raporlar var.

Hepimiz takip ediyoruz. Ukrayna-Rusya meselesinde devlet başkanları nükleer savaştan, nükleer silahların kullanılmasından bahsediyor. Bu kadar akıl dışı bir durumdayız. Avrupa ülkeleri de Ukrayna Savaşı’ndan önce yeşil dönüşümden bahsederken birdenbire bu sözleri unutmuş gibi hemen kömüre, nükleere yöneldiler. Artık iklim acil durumunu kimse konuşmaz hâle geldi. Bu bile savaş koşullarının hükümetlerin iklim politikalarını nasıl değiştirdiğini gösteriyor.

Elbette senin de dikkat çektiğin gibi, savaşlar bana göre şirketler için bir şölen. Irak Savaşı zamanında çok konuşmuştuk. Televizyonların başına geçip o gece ışıklı gösterileri sanki yılbaşı kutlaması gibi insanlara izlettirmişlerdi. Bu gerçekten bir şölen gibi sunulmuştu. Onlar açısından da gerçekten bir şölen çünkü dünya kadar para kazanıyorlar.

Mesele sadece silah satışı da değil. Nasıl ki inşaat sektörü 40-50 tane yan sektörün gelişmesini sağlıyorsa, askerî-sanayi kompleksi de yüzlerce başka sektörü ayakta tutan bir ekonomi yaratıyor. Dolayısıyla bu, sadece silah şirketleri için değil; lastik üreticisinden maden şirketine, mobilya şirketine kadar hepsine yeni ve kârlı bir yatırım alanı yaratıyor. Onlar için bu savaş politikaları ve silahlanma gerçekten bir şölen. Kâr hevesleriyle ağızlarını sulandıran bir şey olarak karşılanıyor.

Savaşın ekolojiyle ilgili boyutlarını da aslında iki aşamalı değerlendirmek gerekiyor. Birincisi, bu askerî-sanayi kompleksinin, silahların üretimi için gerekli ham maddelerin temini ve üretimi. Bu, devasa bir madencilik furyası demek. Aynı zamanda bu madenler farklı ülkelerde çıkarılıyor. Daha çok Latin Amerika, Türkiye, Afrika ya da Asya ülkelerinde bu madencilik furyası yaşanıyor. Dolayısıyla bunların küresel ağlarla merkez ülkelere taşınmasının yarattığı emisyonlar oluyor.

Bu silahların denenme aşamasında ciddi emisyonlar, ciddi çevre kirlilikleri oluşuyor. Birçok kimyasal çevreye, doğaya yayılıyor. Son aşamada da silahların kullanılmasıyla yaşanan devasa yıkımları görüyoruz. İşte koskoca Gazze yerle bir edildi. Suriye’nin birçok kenti, yarısından fazlası yerle bir edildi. İran’da da bunu gördük.

Dolayısıyla bütün bu kentlerin, altyapıların yıkımı... Ömer abinin işaret ettiği gibi sadece kentler yıkılmıyor. Özel olarak insanların yaşam alanı olan ormanlar, zeytinlikler ya da su havzaları müthiş bir kirlenmeye maruz kalıyor. Dolayısıyla işin her aşamasında ekolojik yıkımın katlanarak büyüdüğü bir durumla karşılaşıyoruz.

Bir silahın üretimi için gerekli ham maddenin madenden çıkarılmasından, o silahın Gazze’de, İran’da, herhangi bir Kürt ilinde ya da Fırat-Mezopotamya havzasında kullanılmasına kadar ortaya çıkan çok değişik etkilerini görüyoruz.

Bu açıdan kuşkusuz ekoloji hareketi ilkesel olarak yani aması fakatsız, savaş karşıtı ve militarizm karşıtı olmak zorunda. Herhangi bir ulusalcı, milliyetçi ya da başka bir gerekçeyle bu savaşları savunmanın ekolojik anlamda, ekolojik yaşam açısından hiçbir karşılığı, hiçbir inandırıcılığı olmadığını çok net olarak ifade etmek gerekiyor. Ulusalcı, milliyetçi tezlerle savaşa verilen destek aslında ekolojik yıkıma verilen destek anlamına geliyor.

Türkiye’de de senin dikkat çektiğin gibi, iki yıldır bir çatışmasızlık süreci var. Daha öncesinde de barış görüşmelerini yaşamıştık ve o zamanlarda da bir nefeslenme, ara dönemler yaşamıştık. 

Ö.Ö.: O nefes alma döneminde bir Gezi İsyanı olabilmişti ve parlamentoda HDP %13’e yakın oy alınca AKP Meclis çoğunluğunu kaybetmiş, neredeyse iktidarı kaybetmişti. 

C.A.: Evet, çok önemli başarılar. Toplumun kendisini daha özgür ifade etmesinin olanakları da olmuştu ama ondan öncesinde de yani sonuçta çatışmaların bitmesi hem insan yaşamı vs. açısından, hem de oradaki Kürt sorununun demokratik çözümü açısından yeni olanakların açılması bakımından önemli.

Ama aynı zamanda, bildiğiniz gibi Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde birçok güvenlik barajı inşa edildi ve o coğrafyanın ekosistemi neredeyse değiştirildi. Aynı zamanda savaş ve çatışmalar gerekçesiyle kalkan uçaklar, bombalanan orman alanları, Şırnak’ta bir türlü durdurulamayan orman ve ağaç kesimleri var ya da çatışmalardan dolayı çıkan orman yangınlarını yaşadık. Dolayısıyla bu tür nedenlerden dolayı birçok orman alanı yok edildi.

Ö.M.: Peki Cemil, pardon, araya girerek bir şey de ben sorayım. Tabiata Tahakküm ve Direniş: Türkiye’de Kapitalizmin Ekolojik Tarihi adlı kitap ki “tabiata tahakküm” kavramını da bir cümleyle özetlemek ilginç olabilir, şimdiye kadar pek üzerinde durulmamış bir kavram gibi geldi bana.

Orada da, Anıl Olcan’ın seninle yaptığı söyleşide şöyle diyorsun: Çin ve Hindistan gibi ülkeler dünyanın atölyesi hâline geldi. Yani belli sektörlerdeki üretim, ham madde ve emeğin ucuz olduğu ülkelere kaydırılıyor. Stratejik sektörlerde özelleştirme ve otomasyon, bilgisayar ve internet teknolojilerinin gelişimi, üretim süreçlerinin, ticaretin ve tedarik ağlarının küresel olarak kurulmasını sağladı.

Dolayısıyla diyorsun ki geçmişte maliyeti yüksek olan birçok şey, teknoloji ve ucuz emek gücü sayesinde kârlı olmaya başladı. Böylece Afrika tarumar edildi. Bugün artık dünyanın her yeri Afrika ki bu da yetmiyor; Arktik Denizi, Ay, okyanusların tabanı da Afrikalılaştırılmak isteniyor. Bu çok ilginç aslında. Bu konuda da bir iki dakika konuşmak ister misin?

C.A.: Çok teşekkür ediyorum Ömer abi, çok önemli bir noktaya dikkat çektin. Biz de kitapta bunu vurguluyoruz. Türkiye’nin kalkınma söylemi, hepimizin bildiği gibi, “Küçük Amerika” olmaktı. Muasır medeniyet seviyesi bizim için Batı’ydı, Amerika’ydı. Küçük Amerika olmaktı, Paris olmaktı, Londra olmaktı. Ama hayaller Paris, gerçekler Afrika hâline dönüştü ve dediğim gibi sadece Türkiye değil; okyanuslar, hatta belki şu an reel olarak bir şey yok ama Ay’ın yüzeyi ya da Mars, uzay bile Afrikalılaştırılmak isteniyor ya da Arktik Denizi, Kuzey Kutbu üzerinde de aynı şeyler var.

Ö.M.: Hatta yalnızca denizler değil, Antarktika topraklarının kendisine de maden aramak için el konulmak isteniyor.

C.A.: Evet, evet. Yani dolayısıyla böyle bir sonuçta her teknolojik gelişme, dünyanın daha derinden sömürülmesi, doğanın daha derinden sömürülmesi, insanın daha derinden sömürülmesi için kullanılıyor çünkü kapitalizm dediğimiz şeyin fıtratı böyle. Yani daha derin bir sömürüyle daha fazla kâr elde etmeye yönelik bir fıtratı var ve bu fıtrata uygun olarak davranıyor.

Dolayısıyla da her gelişme, her ilerleme — tırnak içerisinde “her ilerleme” — doğanın ve insanın daha fazla sömürülmesine neden oluyor.

Ö.M.: Sömürmenin de ötesinde, köleleştirilmesi, tahakküm altına alınması... “Tahakküm” kelimesi, yani hükmetmek, kitabın başlarında benim çok ilgimi çekti.

C.A.: Bazen bu dijitalleşmeyi, teknolojinin gelişmesini insanın kendisini daha iyi ifade etmesi, daha kolay iletişim kurması ve benzeri açılardan görüyoruz. Ama sonuçta bu bize bazı avantajlar yaratırken, diğer taraftan daha derin bir güvenlik stratejisi, bir güvenlik toplumu da yaratıyor.

Ben son dönemde şeyi örnek veriyorum: Tom Cruise’un oynadığı Azınlık Raporu filmi var. Yani daha suç işlemeden, potansiyel olarak seni suçlu değerlendirip yapay zekâyla senin suç işleyeceğine karar verip hemen gözaltına alan bir durumu gösteriyordu film.

Bunu İran’da gördük; yapay zekâ kullanılarak birçok nokta bombalandı. Yarın öbür gün yapay zekâ ve bu güvenlik teknolojileri, 5G teknolojileri, 10G teknolojileri kullanılarak belki de biz sokakta yürürken bir yapay zekânın verdiği raporla öldürüleceğiz, nokta atışıyla öldürüleceğiz, “suç işleyebilirdi” diye.

Ö.M.: Evet, Minab’da 20’den de fazla; çok sayıda kız çocuğu öldürüldü.

C.A.: Evet, teknolojik gelişme, yapay zekâ, eğer gerçekten bu savaş tanrılarının elindeyse, sermaye gibi bir savaş tanrısının elindeyse, nelerle karşı karşıya kalacağımızı gösteren örnekler bunlar. Dolayısıyla hem distopik bir duruma çok hızlı bir şekilde gidiyoruz, hem de ekolojik anlamda distopik bir durumla karşı karşıyayız.

O açıdan da gerçekten, küçük de olsa, sınırlı da olsa verilen her türlü mücadeleyi — sadece ekoloji mücadelesini değil — çok önemli, destek verilmesi gereken hareketler olarak görüyoruz.

O açıdan da elimizden geldiğince, başımıza gelebilecek daha kötü şeyleri şimdiden önlemek için, yaşama devam edebilmek için ekoloji mücadelesini, barış mücadelesini büyütmekten, yükseltmekten başka bir şans görmüyorum.

Ö.M.: Cemil, çok teşekkür ederiz.

Ö.Ö.: Çok teşekkür ederiz.

C.A.: Ben davetiniz için teşekkür ederim Ömer abi ve Özdeş.

Ö.Ö.: Kitabını da biraz konuşalım diyorduk ama zaman yetmedi. Belki daha sonra tekrar seni konuk kalırız.

Ö.M.: Ben de onu önerecektim. Oldukça ilginç. Ben tamamını okumadım ama görebildiğim kadarıyla bayağı derinlikli bir kitap.

C.A.: Kitabımın ikinci baskısı olacak önümüzdeki ay.

Ö.Ö.: Harika.

C.A.: İkinci baskı vesilesiyle buluşuruz.

Ö.Ö.: Tamam harika olur, öyle yapalım.

Ö.M.: Çok teşekkürler. Görüşmek üzere.

C.A.: Görüşürüz. Hoşçakalın.

Benzer İçerikler

  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki