"Eski iklim düzenine dönüş artık mümkün değil"
Ufuk Turu'nda Ahmet İnsel, Avrupa’yı etkisi altına alan aşırı sıcaklık dalgalarını ve iklim krizinin giderek ağırlaşan sonuçlarını ele alıyor; artan ölümlerden orman yangınlarına, enerji üretimindeki aksamalardan yaklaşan gıda krizine uzanan tabloyu değerlendirirken, karbon emisyonları durdurulsa dahi eski iklim düzenine dönüşün mümkün olmadığını ve yeni iklim koşullarına uyum sağlayacak yapısal değişikliklerin kaçınılmaz olduğunu vurguluyor.
Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!
Ahmet İnsel: Günaydın!
Özdeş Özbay: Günaydın!
Ö.M.: Epey bir aradan sonra tekrar beraber olduk, hoşgeldin!
A.İ.: Hoşbulduk!

Ö.M.: Bu arada, özellikle Avrupa’nın belli başlı ülkelerinin çok ciddi şekilde etkisi altında kaldığı sıcak dalgaları peş peşe geldi. Tabii yalnızca Avrupa’da değil ama Avrupa’da etkisi çok ciddi şekilde hissedildi. Onlardan sık sık bahsetme fırsatı bulduk. Şimdi, şu sıralarda da bir gıda krizinden bahsediliyor. Ufuk Turu’nda nelerden bahsedelim bugün?
A.İ.: Evet, bunlardan bahsedelim. Sadece gıda krizi değil, enerji krizi de büyük ihtimalle Avrupa’nın birçok ülkesinde gündemde olacak gibi gözüküyor. Burada iki faktör var: Birincisi, iklim değişikliğinin giderek etkisini göstermesi ve maalesef bir dizi ülkede iklim değişikliğinin yarattığı sonuçlara yönelik hazırlık yapılmaması. Diğer taraftan, iklim değişikliğinin insani ve iktisadi faaliyetlerden kaynaklandığı tezini reddeden, inkâr edenlerin sayısında da bir azalma gözükmüyor. Hâlen komplo teorileri olarak tanımlanan bir anlatı, özellikle radikal sağ çevrelerde, otoriter rejimlerde ve onların destekçileri arasında revaçta. Belki bu sıcak ortamlarda, insanların sıcak nedeniyle öldüğü bir dönemde sesleri biraz daha az çıkıyor ama inanç seviyesinde bunun değiştiğini söylemek mümkün değil.
Somut olarak baktığımızda, bugün Batı Avrupa dünyanın bu yıl aşırı sıcaklardan en fazla zorluk çekmiş, sıkıntı yaşamış bölgelerinden biri ve bunların arasında da ilk sırada Fransa geliyor. Özellikle Fransa’nın deniz kıyısından hareketle Batı Avrupa üzerinde oluşan, “sıcaklık kubbesi” denen yani atmosferin bir anda bloke olması ve bölgenin gece gündüz bir sıcaklık fanusunun altında kalması etkili oluyor. Fransa’da daha önce hiç görülmemiş yüksek sıcaklıklar yaşandı. Üstelik bunlar sadece bir veya iki gün değil, aralıksız bir hafta, on gün devam eden ve tekrarlayan sıcaklıklar.
Geçmişte de Batı Avrupa’da böyle sıcak dalgaları olmuştu tabii. Fakat bunlar özellikle bir hafta, on gün devam eder ve ardından 15 gün ya da bir ay sonra yeniden gündeme gelmezdi. Batı Avrupa’da Mayıs ayından beri üçüncü aşırı sıcak dalgası yaşanıyor; üst üste üç dalga. Bunların en ağırı Haziran sonunda yaşanandı, ikincisi ise Ağustos ayında yaşandı.
Tabii bunun insan ölümlerine etkisi de giderek sayısal olarak ortaya çıkmaya başladı. Örneğin İngiltere’de, Birleşik Krallık’ta aşırı sıcaklık nedeniyle bu yaz artan ölüm sayısının, yeni verilere göre 2 bin 800 olduğu tahmin ediliyor. Bu sayının ay sonuna kadar daha da artması mümkün. Diğer taraftan Fransa’da da buna benzer bir sayı bundan 15 gün önce dile getirilmişti; şimdi yeni veriler henüz ortaya çıkmadı.
Bu durum özellikle yaşlılarda, kalp yetersizliği olanlarda, evsiz barksız olup dışarıda kalmak zorunda olanlarda ve bazı sıhhi zaafları olan çocuklarda ortaya çıkıyor. Bunun en büyük nedeni ise gündüz sıcaklığı değil, gece sıcaklığı. Gece sıcaklığının 26-27 derecenin altına düşmemesi, uyku düzenini çok bozduğu için birikimli olarak bir hafta, on gün içinde çok büyük bir yorgunluk yaratıyor ve bazı sıhhi zaafları olan kişilerde ölümcül bir tepkinin nedeni olarak ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla bu aşırı sıcaklık dalgasının en önemli kriteri, gündüz sıcaklarından ziyade gece sıcaklıkları. Gündüz 35-38 derece olan havanın gece 28-30 derecenin altına düşmemesi.
Diyeceksiniz ki bu, insanlık tarihi açısından çok istisnai bir durum değil. Afrika’nın bazı bölgelerinde, tropik ortamlarda, Ekvator kuşağında görülen vakalar bunlar. Yalnız unutmamak gerekir ki bu toplumlarda, bu coğrafyalarda bu sıcaklara göre tasarlanmış yapılar, konutlar, yaşam tarzları ve yaşam organizasyonları söz konusu.
Siz İngiltere’de, Londra’nın kuzeyinde, yazın sıcaklığın en fazla 25 derece olduğu bir yerde, geceleyin 25-28 derecenin altına düşmeyen bir konutta kaldığınızda, 10-15 gün üst üste gece uyuyamaz hâle geldiğinizde ve bütün mahallede klima cihazından vazgeçtim, vantilatör bile bulunmazken, elbette bu ani değişikliğe adaptasyon eksikliği nedeniyle ciddi bir sağlık sorunu ortaya çıkıyor. Binaların yapısı, dizaynı, pencere sistemi, havalandırma sistemi, çatı sistemi, hatta şunu da söyleyeyim, binaların dış rengi bile burada önemli bir faktör.

Ö.Ö.: Böyle çılgın projeler de var biliyorsunuz. Bütün dünyadaki binaları özel bir boyayla beyaza boyarsak küresel ısınmayla mücadele edebiliriz denen yöntemler de var. Her ne kadar renk doğru bir yöntem olsa da buradan biraz çılgın sonuçlara varanlar da oluyor.
A.İ.: Her zaman olduğu gibi var tabii. Çatı sistemi yani pencerelerin küçük olması, soğuğa karşı önlem olarak inşa edilmiş yapıların sıcağa karşı ters etki yaratmasına neden oluyor tabii.
Ö.M.: Bunun çok çeşitli etkilerini de daha önceki programların bazılarında konuşma fırsatı bulduk. Mesela Britanya’da hastanelerde, bakım evlerinde vs. hiç klima yok.
A.İ.: Evet, çoğunda yok.
Ö.M.: Dolayısıyla muazzam sorunlar yaşanmakta. Özellikle ameliyatlarda ve acil durumlarda çalışan hemşireler ve tıbbi bakım elemanları düşüp bayılıyorlarmış mesela.
A.İ.: Britanya’da bazı yerlerde aletler sıcaklar nedeniyle çalışamaz hâle geldi. Sadece Britanya’da değil, Fransa’da ve Belçika’da da özellikle eski hastanelerde çok ciddi sorunlar yaşandı. Oda sıcaklıklarının 30-32 dereceye, hatta 34 dereceye kadar yükseldiği ve hastaların sadece vantilatörlerle serinletilmeye çalışıldığı yerler oldu. Fransa’daki ameliyathanelerde soğutma sistemleri vardı ama İngiltere’de bazı ameliyathanelerde yokmuş. Aletler de sıcaklar nedeniyle çalışamaz hâle geldi.
Ö.M.: Şimdi ben de onu söyleyecektim.

A.İ.: Orman yangınları her sene yaşanan bir durum ama bu sene Batı Avrupa’da, Kuzey Amerika’da ve Kanada’da çok büyük yangınlar oluyor. Batı Avrupa’daki orman yangınlarının yaygınlığına ve yoğunluğuna baktığımız zaman ise gerçek bir doğa felaketiyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
Şu anda kendisini iklim değişikliğinin etkilerinden en az etkilenecek ülkeler arasında gören ve herkesin, “Yazın Belçika’ya gitmeyelim çünkü orası sürekli yağmurlu, kapalı ve soğuk oluyor,” dediği Belçika’da da çok büyük bir orman yangını yaşanıyor. Belçika’nın doğusunda, Almanya sınırındaki High Fens bölgesinde 14 Ağustos’tan bu yana devam eden yangın, ülke tarihinin kayıtlara geçen en büyük orman yangını hâline geldi.
Ö.M.: Evet, tarihin gördüğü en büyük orman yangını olduğu söyleniyor.
A.İ.: Evet, şu anda 3 bin hektar yanmış durumda ve çaresizler. Çünkü böyle bir yangına hazırlıklı olmadıkları için ellerinde ne yeterli araç gereç, ne de yeterli personel var. Biliyorsunuz, Avrupa’da bir acil yardım merkezi kurulmuştu. Şimdi Fransa da orman yangınlarıyla mücadele için bu acil yardım merkezinden yardım istedi. Belçika’nın da acil yardım merkezi olmasa, elindeki imkânlarla bunu söndürmesi veya en azından denetim altına alması mümkün değil.
Maalesef siyasi yöneticilerin bir kısmının aymazlığının en büyük örneklerinden biri de Belçika. Biraz sonra Fransa Cumhurbaşkanı’nın yaptıklarını sen anlatırsın Ömer. Haziran sonunda yani bundan bir buçuk ay önce, Belçika Savunma Bakanı, Batı Avrupa’daki o büyük sıcaklık dalgası sırasında yurttaşlarına, “Şikâyet etmeyin, bu güzel havalardan istifade etmesini bilmeliyiz,” demişti. “Belçika’da ilk defa yazın hava bulutlu olmuyor, yağmurlu olmuyor, güneşli oluyor; bundan istifade edin,” diye bir aymazlıkla konuşmuştu. Şimdi aynı Savunma Bakanı, bu yangınla mücadele konusunda orduyu harekete geçirmeye çalışıyor.
Ö.M.: Seçimlerde de ne olacağı belli değil ama Britanya’da Reform Partisi de epey oy almıştı. Biliyorsunuz, faşizme çok yakın bir parti.
Ö.Ö.: Aşırı sağ diyelim.
Ö.M.: Onun başkan yardımcısı Richard Tice da resmen, açıkça dezenformasyon ya da misinformation yapmış. “Eğlenin, gezin, bu sıcaktan yararlanın,” demiş. The Guardian’da da bununla ilgili yeni bir haber vardı.
A.İ.: Bu özellikle İngiltere’de, İskoçya’da ve Belçika’da böyle. Bunu Belçika Savunma Bakanı daha önce söylemişti. Belki Kuzey Avrupa’da da bazı yerlerde bunu söyleyen aymazlar vardır.

Aynı zamanda Nigel Farage da geçtiğimiz Perşembe günü, ne İşçi Partisi’nden, ne Yeşiller’den, ne Muhafazakâr Parti’den, ne de Liberal Demokratlar’dan aday çıktığı için, tek başına demeyelim ama karşısında bir komik adayla seçime girdi.
Ö.Ö.: Çöp kutusu!
A.İ.: Çöp kutusu başlıklı adam diyelim.
Ö.M.: Çöp tenekesi diyebiliriz.
A.İ.: Tabi.
Ö.Ö.: Türkçe’ye ‘çöp kutusu’ diye çevrilmiş
Ö.Ö.: ‘Count Binface’, Türkçe’ye ‘çöp kutusu kontu’ diye çevrilmiş.
A.İ.: Tamam, “Çöp Kutusu Kontu”nun karşısında seçildi sonuçta Farage ama bu seçim tabii onun pek öyle övünebileceği bir seçim değil. Çünkü karşı partiler tarafından resmen boykot edildi.
Bu orman yangınlarına devam edelim. Orman yangınlarının alan olarak en büyük zararı verdiği ülke şu anda Fransa; İspanya da arkasından geliyor. Avrupa’da 300 bin hektar, Fransa’da yapılan tahminlere göre ise yaklaşık 120 bin hektarlık arazi orman yangınlarında yok olmuş durumda. Bunun önümüzdeki dönemde hem iktisadi, hem de sosyal anlamda çok ciddi sonuçları olması söz konusu.
Çünkü şu soru gündeme geliyor: Ormanlık arazilerin içindeki yerleşim yerleri, yazlık evler yeniden yapılacak mı? Yoksa ormanlık araziler, insanların yaşadığı alanlar olmaktan çıkarılacak mı? Çünkü bu ormanlık arazilerin içinde yaşayanların bundan sonra sürekli tedirgin olmalarının yanında, ormanlık arazilerde yaşamanın yarattığı yangın tehlikesi de elbette giderek artıyor.

17-30 Haziran arasındaki büyük sıcaklık dalgası, Fransa’da daha önce hiç görülmemiş bir sıcaklık dalgasıydı ve bunun arkasındaki nedenleri meteoroloji ve iklim uzmanları anlamaya çalışıyorlar. Gördüğüm kadarıyla bu istisnai sıcaklık dalgasını iki etmenin yan yana, üst üste gelmesiyle izah ediyorlar. Bunlardan biri meteorolojik koşulların rastlantısal yani her zaman görülebilen değişimi; diğeri ise iklim değişikliğinin süregiden ve artan etkisi. Bunlar yan yana, üst üste geldiğinde bu olağanüstü koşullar gerçekleşiyor.
Bu olağanüstü koşulların gerçekleşme sıklığı da her yıl artıyor. Yani son 20 yılda bu olağanüstü koşulların gerçekleşme sayısı, 2000’lerden önceki döneme kıyasla çok daha fazla artmış durumda. Hatta daha ileri gidersek, bahsettiğim meteorolojik koşullarla iklim değişikliğinin etkilerinin yan yana geldiği aynı atmosfer koşullarında, Batı Avrupa’da yaz aylarındaki ortalama sıcaklıklar günümüzde 1950-1987 dönemine kıyasla 2,5 derece artmış durumda.
Daha da geriye gidersek, 1877-1878’de yaşanan El Niño’nun yarattığı çok büyük kuraklık ve açlık felaketi var. Bu, 19. yüzyılın en büyük açlıklarından birine neden olmuştu. Şimdiki El Niño fenomeninin ise ondan çok daha büyük olduğu ve olacağı söyleniyor.
Tabii Avrupa’nın batı tarafı El Niño’dan doğu tarafına göre daha fazla etkileniyor; Avrupa’nın doğusu daha serin. Bu yaz anormal derecede serin olan bölgeler de var. Anormal derken, olağan sıcaklıklara kıyasla daha az ısınma yaşayan bölgelerden söz ediyorum. Bunların arasında Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun Akdeniz kıyısı bölgesi de var.
Ö.Ö.: Biliyorsunuz, Türkiye de görece olarak o sıcaklık dalgasından azade gidiyordu.
A.İ.: Kıbrıs, Suriye, Lübnan, Filistin, Gürcistan ve Türkiye, bugüne kadar, yani Haziran'dan bu yana Batı Avrupa’daki sıcaklık dalgasının dışında kalan ve görece daha serin seyreden bölgeler. Ama bunun ne kadar devam edeceğini bilmiyorum.
Ö.Ö.: Sabah duyurmuştuk; Afrika sıcağı Türkiye’ye geliyormuş. AKOM, sıcaklıkların 33-35 dereceye ve üzerine çıkacağını duyurmuştu.
A.İ.: Evet. Afrika sıcaklarının Türkiye’ye gelmesi çok istisnai bir durum değil. Önemli olan bunun ne kadar kalıcı olacağı.
Ö.Ö.: 10 gün deniyor.
A.İ.: Evet. Bir de tabii Yunanistan var.
Ö.M.: İstanbul’a bugünden itibaren geleceğini AKOM duyurdu.

A.İ.: Bir de her zamankinden daha fazla bunun Yunanistan’da orman yangınlarına etkisi var. Paros Adası’nın %10’u yandı biliyorsunuz. Şimdi iki günden beri de Atina’ya çok yakın olan Salamina Adası’nda iki ayrı yerde aynı anda çıkan yangınlar nedeniyle adanın bir kısmı boşaltılmak durumunda kalınmış.
Orman yangınlarının dışında bir başka sonuç da enerji üretimiyle ilgili. Nükleer santraller başta olmak üzere, nehirlerin ve denizlerin kıyısında kurulan elektrik santralleri, su seviyelerinin azalması nedeniyle üretimlerini azaltmak veya durdurmak zorunda kalıyorlar. Tuna Nehri’nin seviyesinin düşmesi nedeniyle Macaristan’ın yegâne ve Orta Avrupa’nın en büyük nükleer santrali üretimini durdurmak zorunda kaldı. Fransa’da da birçok nükleer santral geçtiğimiz günlerde üretimini durdurmak zorunda kaldı.
Nükleer santrallerin yanında hidroelektrik santraller için de aynı durum söz konusu. Baraj seviyeleri düştüğü için hidroelektrik santrallerinin çoğu üretimlerini azaltmak veya durdurmak zorunda kaldılar. Kömür santrallerinde de benzer bir durum var. Soğutma sistemlerinde nehir sularının kullanıldığı kömür santrallerinde, örneğin Polonya’da, üretimin durdurulması veya yavaşlatılması söz konusu.
Bu arada, biri olumlu biri olumsuz olmak üzere, iki elektrik kaynağında artış var. Birincisi olumsuz haber: Sıvı veya likit gazla çalışan elektrik santrallerinin üretimindeki artış %8 civarında. Güneş enerjisinden elde edilen elektrik üretimindeki artış ise bundan daha yüksek, yani %20 civarında.
Buna karşılık elektrik tüketimi ihtiyacı ciddi biçimde artarken, özellikle soğutma sistemlerinin yetersizliği veya tıkanması nedeniyle elektrik üretim kapasitesi de giderek azalıyor.
El Niño’ya gelelim isterseniz. Yedi yılda bir görülen El Niño da Peru açıklarında okyanusun yüzey sularının sıcaklığının artmasıyla ortaya çıkan bir fenomen. Şimdiki El Niño fenomeninin, biraz evvel bahsettiğim 1877-1878’deki büyük kuraklığa neden olan El Niño’dan daha büyük bir etkisinin olması bekleniyor ve bunun önümüzdeki günlerde, haftalarda başlaması öngörülüyor.

Özellikle baktığımız zaman, bu tür sıcak dalgalarından etkilenmemekle bilinen, dağlık ve yüksek yaylalara sahip Orta Avrupa ülkelerinde de çok ciddi bir kuraklık söz konusu. Avusturya ve İsviçre’de Temmuz ayında elektrik santrallerine soğutma suyu girişinin azalması nedeniyle üretim %50 azalmış. Benzer şekilde İngiltere’deki nükleer santrallerde de aynı durum söz konusu.
Ö.Ö.: Tabii Macaristan ve Romanya gibi ülkelerde de nükleer santraller var.
A.İ.: Romanya ve Bulgaristan’da, evet. Macaristan’da zaten nükleer santral durdurulmuş durumda. Romanya, Polonya ve Bulgaristan’da da elektrik üretiminde ciddi sorunlar yaşanıyor.
Ö.Ö.: Çok ilginçtir, bu ülkeler işgal altındaki Ukrayna’dan elektrik almaya çalışıyorlar.
A.İ.: Öyle mi? Onu bilmiyordum! Bir de Fransa’da bugüne kadar hiç kurumayan akarsu kaynaklarının, derelerin ve daha büyük akarsuların önemli bir bölümü kurumuş. Hiç vaki olmayan yani yazın kuruması daha önce hiç görülmeyen akarsu kaynaklarında bile kuruma yaşanıyor. Temmuz sonu itibarıyla küçük akarsuların %40’ından fazlasında akışın kesildiği veya tamamen kuruma görüldüğü belirtiliyor.
Ö.M.: Bu arada çok büyük bir krizin eşiğinde olduğumuzu gösteren önemli makaleler yayımlandı. Bir yandan güneş enerjisinden yararlanmanın çok yükseldiğini gösteren veriler var. Diğer yandan George Monbiot, önemli bir makalesinde genel değerlendirmeyi şöyle yapıyor: "Bu yaz yaşanan aşırı sıcaklıklar ve hava olayları ile İran ve Ukrayna’daki savaşlar, gıda stokları oluşturma ihtiyacını her zamankinden daha acil hâle getirdi. Britanya’nın kavrulmuş tarlaları yaklaşan bir gıda krizinin habercisi. Hükümet ise buna karşı yeterli önlem almıyor. Kırılma noktasının nerede olduğunu söylemek imkânsız ama böyle bir olay meydana gelirse sonuçlarının tahayyül edilemez boyutlarda olacağını söyleyebiliriz. Bu, modern tarihin en ölümcül küresel krizlerinden biri olabilir."
A.İ.: Bitirirken Monbiot’nun dediğine şunu ilave etmek istiyorum: Çevre uzmanlarının raporlarına göre, karbon emisyonları şimdi dursa bile yani bu yıldan itibaren gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şey gerçekleşse ve karbon emisyonları tamamen durdurulsa bile, artık eski iklim düzenine kısa vadede dönüş mümkün değil. İklim sisteminde geçmiş emisyonların yol açtığı bazı değişiklikler yüzyıllar, hatta binyıllar boyunca devam edecek.
Dolayısıyla ne olursa olsun, karbon emisyonlarıyla mücadelenin yanında bu yeni iklim düzenine uyum sağlamak için de, dediğiniz gibi, güneş enerjisinden yararlanılması, konutların yeniden düzenlenmesi gibi yapısal ve yaşam organizasyonuna ilişkin değişikliklere ihtiyaç var.
Ö.Ö.: Artık sendikalar toplu sözleşmelere iklim koşullarını eklemeye başladılar.
A.İ.: Elbette, çalışma koşullarını yeniden düzenlediler.
Ö.Ö.: Bu çok önemli gerçekten, tabii.
A.İ.: Bunlar artık kalıcı. Ekolojik mücadele başarılı oldu, karbon emisyonları sınırlandı, hatta durduruldu diyelim; yine de eski iklim düzenine dönüş artık mümkün değil.
Ö.M.: Evet. Peki Ahmet, pek iç açıcı konuları konuşmadık ama burada bitirmek durumundayız. Bunları konuşmaya devam edeceğiz. Çok teşekkürler.
A.İ.: İyi günler!
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.
Benzer İçerikler
"Büyük bir riyakârlık kriziyle karşı karşıyayız"
Ömer Madra, Ümit Şahin
"Yeşil enerji adı altında yaptıkları yatırımlarla yeşili yerinden söküp götürüyorlar"
Ecehan Balta
"Hedeflerin neler olduğu oldukça büyük bir soru işareti"
Ömer Madra, Ümit Şahin
"El Niño'ya hazırlıklı olun"
Ömer Madra, Ümit Şahin