Apaçık Radyo

Sağlık Bağımlılığından Biyokurcalamaya

30 Ekim 2026

Önce Sağlık'ta Selim Badur ve Ayşegül Tözeren, Prof. Dr. Yağız Üresin ile sağlık bağımlılığından sağlığın metalaşmasına, zayıflama ilaçlarından vitamin ve takviye kullanımına, “bünyeyi formatlama” anlayışından “biyokurcalama” ve “biyonarsisizm” kavramlarına uzanan bir sohbet gerçekleştiriyor; uzun yaşam vaatlerini, sağlıkta tüketim kültürünü ve bilimsel kanıtların önemini ele alıyorlar.

Selim Bodur: İyi günler sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri, ben Selim Bodur.

Ayşegül Tözeren: Ben Ayşegül Tözeren.

S.B.: Efendim, bugün 30 Ekim 2026. Ekim ayını da tamamlamış oluyoruz. Her Cuma olduğu gibi, internet üzerinden yayın yapan Apaçık Radyo'da saat 13:00'te başlayan Önce Sağlık programında birlikteyiz.

Konuğumuz Prof. Dr. Yağız Üresin. Ben Sayın Üresin'le söyleşmekten, radyo programı yapmaktan çok keyif alıyorum. Gerçekten sıra dışı, aykırı gibi tanımlamaları Yağız'ın sevmediğini biliyorum ama kalıplaşmış cümlelerle konuşmayan, insanı söyledikleriyle düşünmeye, “Ya, bu da olabilir,” demeye sevk eden bir kişi. O nedenle çok keyifli oluyor. Hoşgeldin Yağız.

Yağız Üresin: Hoşbulduk.

A.T.: Hoşgeldin.

S.B.: Teşekkürler. Yağız bir toplantıya yetişecek, konuşmacı olarak katılacak ama bizim için kaldı. Bir gecikmeyi de göze alarak böyle bir şey yaptı. Gerçekten vakit ayırdığın için çok teşekkürler.

Şimdi neden bugün Yağız'la konuşmak istedik? Çünkü son zamanlarda, özellikle hafta sonları çıkan çok sayfalı, çok renkli bir gazetemiz var. O gazetede maşallah her hafta dört beş sayfa sağlığa ayrılıyor. Hep ilaç yerine, alternatif tıp demeyeyim ama birtakım ürünlerle, takviyelerle ne kadar güzel olacağımız, ne kadar geç yaşlanacağımız, ne kadar uzun yaşayacağımız anlatılıyor. Uzun yaşamanın sırrı, nasıl sağlıklı ve uzun yaşayacağımız üzerine haberler pompalanıyor. Bunları biraz Yağız'la konuşmak istedik.

Kendisi İstanbul Tıp Fakültesi Klinik Farmakoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi ve başkanı. Başkan değil misin artık Yağız?

Y.Ü.: Klinik Farmakoloji'nin başkanıyım hâlâ. Tabii, Farmakoloji'nin değilim.

Image
""

S.B.: Tamam, Klinik Farmakoloji, pardon. Bu konuları konuşmak istedik çünkü yaşlılık, tedavi edilebilir bir hastalık gibi sunuluyor sürekli. Ne diyorsun bu konuda Yağız? Buradan başlayalım istersen.

Y.Ü.: Evet, ben de çok teşekkür ederim. Sizinle program yapmak çok büyük bir zevk. O yüzden geç kalır mıyım, kalmaz mıyım, önemli değil. Gitsem oradan yapardım. Bu konuları da rahatlıkla, açık yüreklilikle konuşabiliyoruz.

Baştan şunu söyleyeyim: Tabii ki insanların kendi sağlığına sahip çıkması, bunun için uygun yaşam tarzı değişikliklerini yapması, koruyucu hekimlik, bütün bunlar çok önemli kavramlar. Hepimiz bunu destekliyoruz. Ama her iyi şeyde olduğu gibi bunun da ticarileşmesi, zıvanadan çıkması ve yabancılaşmaya dönüşmesi söz konusu. Yani en sonunda “biyo-yabancılaşma” diye bir kavram çıkıyor: Bio-alienation. Zaten alienation, yabancılaşma var ya, Entfremdung diye. Böyle bir biyo-yabancılaşmaya gidiyor.

Küçük bir anekdotla başlayayım. Yine benim yaşlarımda, kalburüstü diyeyim, kendilerini öyle tanımlayan arkadaşlarla yemek yiyoruz. Yemekte de tabii ben orada olunca sağlık konuları konuşuluyor. Bir tanesi, şu anda biliyorsunuz, bu zayıflama aşıları çok gündemde. Çok kişi kullanıyor. Kullandıklarını zaten suratlarından anlıyorsunuz. Fark ediyor musunuz? Mesela dizi seyrederken dizinin yeni sezonu başlıyor, bir sezon önce gördüğünüz kişiler bambaşka birileri olarak karşınıza çıkıyor. Yani tabiri caizse zayıflama aşısı vurunmuşlar.

S.B.: Organik değil sanki.

Y.Ü.: Evet, ben onun marka ismini söylemiyorum. İkisinden söz ettim. Yani o yüz bile onlar için bir reklam. İnce hastalığa yakalanmış gibi zayıflamış, yaşlanmış, süngüsü düşmüş birtakım tiplerle karşılaşıyoruz. Böyle bir trend oldu.

Şimdi bunlar onu konuşuyorlar. Bir tanesi kullanmış, diğeri “Kullanayım mı?” diyor. Öte yandan bir tanesi multivitamin preparatı çıkarmış. Yurt dışından getirmiş, “Ben bunu kullanayım mı?” diye soruyor. Bir diğeri çok değişik sporlar yapıyor. Böyle değişik isimli, power bilmem ne diye sporlar var ya...

Fakat biliyorum ki onların iki üç tanesinde tansiyon var ve tansiyon ilaçlarını düzgün kullanmıyorlar. Hepsi böyle bir sohbet yaparken yemeklerine bakmadan tuz atıyorlar. Bir de grip aşısı konusunda, biliyorsunuz, mevsimi de geldi, riskli insanların aşı olması gerekiyor. Ama hiç aşı olmak istemiyorlar, aşılarla ilgili kaygıları var. Hipertansiyon tedavisini bir hobi gibi görüyorlar. Hâlbuki hipertansiyon tedavisi çok hayati, belki de en hayati şey.

Fakat zayıflama aşısı, multivitamin... İşte buna biohacking diyoruz. Ben Türkçeye “biyokurcalama” diye çevirdim. Böyle bünyeyi formatlama kafası. Bununla ilgili bir yazı yazdım. Bir şey yapacağız, bünyeyi formatlayacağız. Yaşlanmak zaten doğal bir şey değil! Şöyle takviye kullanacağız, saunaya gireceğiz, ozon basacağız, bilmem ne ışığı alacağız...

Dikkat ederseniz bunların hepsi birer tüketim nesnesi. Burada sağlığın tüketim nesnesine çevrilmesi söz konusu. Hipertansiyon tedavisi ve aşı ise fakir işi gibi, tamam mı? Onlara yeterince havalı gelmiyor herhâlde. Bunların peşinden koşmayı çok sevmiyorlar. Daha yüksek tüketim değeri olan, bilerek daha pahalı tutulan, kendilerini bir statüye, yani sağlıklı olma statüsüne taşıyan şeylerin peşinden koşuyorlar.

Burada markalaşmış iki kavram var. Bir tanesi longevity, yani uzun yaşam. Diğeri de well-being, yani iyi olma hâli.

Dikkat ederseniz bunlar aslında yaşlı insanlar için değil. Gerçekten insan ömrü uzuyor, biz de bunun farkındayız. Hayatın içinde, sistemin içinde kalan ileri yaştaki insanlar var. Bunlara karşı yaş ayrımcılığı da uygulanıyor. Ageism de ayrı bir konu.

Ama bunlar yaşlanan insanları iyi yaşatmak, onları hayatın içinde tutmak için değil. Kırklarında, 45-50 yaşlarına gelmekte olan, plazada çalışıp oradaki statüsünü korumak isteyen, hep genç, hep kırkında kalmak isteyen insanlara birtakım tüketim malzemeleri sunuyorlar. Böyle bir durumla karşı karşıyayız.

S.B.: Evet, gerçekten bu “bünyeyi formatlama kafası” deyimini çok sevdim. Bunu kullanmışsın. Çok fazla pompalanıyor. Bir de bu GLP-1 analogları var. Bunları biraz daha konuşalım mı? Bir farmakolog olarak ne diyorsun bunlara?

Y.Ü.: Şimdi, iyi ilaçlar bunlar. Ben çok uzun bir süredir zayıflama ilaçlarıyla ilgilenmek durumunda kaldım. Kendim de beden kitle indeksim yüksek olduğu hâlde hiçbirini kullanmadım. Ateroskleroz, hipertansiyon, diyabet, dislipidemi derken fazla kilo da tabii ki bu konulardan bir tanesi.

Son 20 seneye baktığımızda zayıflama ilaçlarında bir hızlanma oldu. Öncekilere göre bunlar gerçekten çok iyi ilaçlar. Bunu ifade etmek lazım. Bana kalırsa mecbur kalınmadığı sürece operasyonlara göre de iyiler. Bunda bir şüphe yok.

Aslında 2000'lerde diyabet ilacı olarak bulundular. Diyabet ilacı olarak çok başarılı olmadılar. Bana göre pazarlama stratejisi olarak DPP-4 inhibitörleri vardı, onlar daha iyi pazarlandı, daha ileri gittiler. Bunlar biraz geriye itildi. Bunların yan etkisi olan zayıflama, 2020'lerde tekrar gündeme getirildi ve çok büyük bir pazarlama atağı yaptılar.

Onun sonucunda da her hafta bunlarla ilgili yeni bir haber okuyoruz. Demansa da iyi geliyor, şuna da iyi geliyor, buna da iyi geliyor. Böbrek hasarına iyi geliyor, kalp yetersizliğine iyi geliyor. İşin ilginci, iyi de geliyorlar ama şu çizgiyi çizmek lazım.

Şimdi obezitenin kendisi de bildiğiniz gibi ideolojik bir şey. Burada body shaming, yani beden utandırma diye bir kavram var. Belli bir kilonun üstünde olmak da bir suç. Nasıl yaşlı olmak, çok sağlıklı ve neşeli olmamak bir suçsa fazla kilolu olmak da bir suç.

Size bir reçete vereyim. Bana bazen “Son zamanlarda ne kadar çok kilo almışsın,” derler. Ben de dönüp onlara “Sen eskiden beri çirkindin,” derim. Bunu kullanabilirsiniz, biri size böyle bir şey söylerse.

Ama bütün bunlar bir araya gelince garip bir pazar oluşuyor. Şunun altını çizmek lazım: O ilaçlar iyi. Obezite çoklu riskli bir durum. Obezite bir hastalıktır. Yine orada da böyle bir stigma yaratma işi var. Obezite, kendisine yol açan unsurlarla birlikte bir risk bütünü. Tek başına obezitenin riski biraz daha şüpheli.

Bana sorarsanız, ben stresle çalıştığım için söylüyorum, o kilo alımınız, o yağ dokusu sizi aslında içsel ve dışsal birtakım stres uyaranlarından koruyor. Onlarla baş etmenize yardımcı oluyor. Onları ortadan kaldırmadan zayıflarsanız sağlık problemleri ortaya çıkıyor. Bunu iyi görmek lazım.

Ama bütün riskleri bir araya aldığınızda elbette obez bir kişiye bu ilaçları verdiğiniz zaman diyabetini de tedavi ediyorsunuz, kan basıncını da kontrol ediyorsunuz, kolesterolünü bir ölçüde kontrol ediyorsunuz, fiziksel aktivitesini artırmasına yol açıyorsunuz. Bunların sonucunda da gerçekten eşlik eden hastalıklarda bir azalma olması normal.

Sorun, bu marjinal faydayı sanki sağlıklı bir insan, sağlıklı ama kilolu biri de bu ilaçları kullanırsa bütün bunlardan korunurmuş gibi sunmakta. Çünkü öyle çalışmalar yok. Olabilir mi? Gelecekte olabilir ama buradaki sorun bu.

Bunlar birer lüks tüketim malzemesi hâline geliyor. Pahalı ilaçlar biliyorsunuz. Millet kendi arasında markaları yarıştırıyor. Her ay bunların bir yenisi çıkıyor. “Sen onu mu aldın? Ben bunu aldım.” Yani marka bir içki tüketmek, marka bir yerde yemek yemek gibi, bunların yanına bir de marka zayıflama ilacı ekleniyor.

Şununla bağlayayım. Bir şaka yapacağım ama aslında şaka da değil. Birtakım motosikletler vardır. Normalde 20 yaşında iyi bir motosiklet alamazsınız, genellikle 45-50 yaşından sonra alınır. Belli göbekte, belli statüdeki insanların aldığı çok standart motorlar vardır.

Marka veremeyeceğim ama bir tanesi scooter'dır. Bir tanesi çok meşhur, iki isimli bir chopper, cruiser'dır. Yine iki isimli bir yelkenli de var öyle. Chopper bir yaşam tarzı göstergesidir. İtalyan. Bir tane de daha çok teknokratların kullandığı, Alman bir otomobil markasının motosikleti var. GS diye başlar.

Kıtalar arası gitmek için yapılmış 352 kiloluk motorla Bebek'te tur atarsınız. Aynı bunlar gibi. Onlarla nasıl statü kazanıyorsanız, dikkat çekiyorsanız pahalı bir zayıflama ilacını da bunların yanına, aksesuarlarınızın arasına diziyorsunuz.

S.B.: Peki, bu ilaçların doğru kullanıldığında yararı var ama protein tüketiminin artırılması, kas erimesi gibi birtakım konular da gündeme geliyor. Bunları kullananlar bazı olumsuzluklar yaşıyor galiba.

Y.Ü.: Tabii, kas erimesi var, saç dökülmesi var, göğüs bozulması var. Pankreatit riski de yok değil. Uzun vadede ortaya çıkabilecek riskler var. Ama bunu bir ilaç olarak düşündüğünüzde, ben insülin gibi düşünün diyorum. İnsüline başlama kararı verir gibi değerlendirmek gerekiyor. Kullanımı da benziyor gerçi, orayla da çıkıyor.

Böyle bir karar olarak ele aldığınızda, hastalığın getirdiği risklere göre ilacın riskleri daha az. Eskilerin istenmeyen etkileri çok daha yüksekti. Ama riskler var. Yani böyle bir yaşam tarzı olarak kullanılabilecek bir şey değil.

S.B.: Yani yararı var, kontrollü kullanılması, hekim gözetiminde olunması lazım. Ama her şeyden önce senin anlatmaya çalıştığın, bana kalırsa çok da güzel tanımladığın gibi, bu bir statü, toplumda saygınlık ya da rekabet meselesi. Bu nedenle kullanımı daha fazla galiba. Gerçekten çok fazla kullanan var.

Ayşegül, bu bölümle ilgili sorun var mı? Ayşegül yolda galiba, bağlantısı koptu sanıyorum.

Peki, bir müzik arası verelim. Bu arada senin seçtiğin bir parça var: “Drag Star”. Önce istersen bunun öyküsünü anlat çünkü bu bir yazın bestesi değil mi? Senin besten bu.

Y.Ü.: Evet.

S.B.: Anlat bir parçayı şu an.

Y.Ü.: Orada şimdi tam denk geldi. O da bir motosiklet markası. Zamanında ilk motorumu aldığım dönemlerde moda olan bir chopper, cruiser'dı. O da bir yaşam tarzı olarak alınıyordu. “İşte onu alacağım, yollara çıkacağım, bu işleri bırakacağım,” falan filan.

Ben de bir ara Rock FM'de bir arkadaşımla birlikte Beauty and the Beast diye bir program yapıyordum. O programın kapanış parçası olarak bunun sözlerini yazmıştım. Sonra bir şekilde bir melodiyle birleştirdim. Orada biraz telif hakkı problemi vardı aslında. Daha sonra yapay zekâ ortaya çıkınca parçayı yapay zekâ desteğiyle yeniden besteledim. Bu, o parça.

S.B.: Ne öyküsü peki? Bir de onu söyle.

Y.Ü.: Öyküsü de 45 yaşını geçip arayışa giren orta düzey yöneticilerle ilgili. Aslında bunu tam da o yaşlardayken yazmıştım. Aradıklarını motosiklet alarak, uzaklara, Bodrum'a giderek falan bulamayacaklarını anlatan bir parça.

S.B.: Peki o zaman, Yağız Üresin'in bestesi “Drag Star”ı dinliyoruz.

S.B.: 30 Ekim 2026. Her Cuma olduğu gibi, internet üzerinden yayın yapan Apaçık Radyo'da saat 13:00'te başlayan Önce Sağlık programındayız. Konuğumuz Prof. Dr. Yağız Üresin. Bir Yağız Üresin eseri dinledik: “Drag Star”. Çok keyifli bir parçaymış, ben çok sevdim.

Y.Ü.: Evet, yapay zekâ güzel yaptı o sayede.

Image
""

S.B.: Güzel. Yağız, şimdi ilk bölümde verdiğin örneklerden ve bu zayıflama aşılarından hareketle, sağlığın bir biyosermaye rejimine dönüşmesi, kendi bedeninin dizginlerini eline alıp sağlığı demokratikleştirme söylemi ve yaklaşımı üzerine biraz daha konuşalım mı? Bu konuda ne diyeceksin?

Y.Ü.: Burada işte söylediğim gibi sağlık, bir tüketim ürününe dönüşüyor. Sürekli böyle fütüristler var ya, “150 sene yaşayacağız,” falan diyorlar. Amerika'dan bağlanan arkadaşlar var. “40 yaşındaymış gibi yaşayacağız, 150 sene yaşayacağız.” Bir bakıyorsunuz saç ektirmiş. Yani longevity olarak öyle bir şey yapmış.

Şimdi biyoteknoloji, moleküler tıp, gen tedavisi ve yapay zekânın büyük veriyi işleme kapasitesiyle birlikte biyoteknoloji alanında gerçekten çok hızlı ilerlemeler oluyor. Bunların sonuçlarını belli kanser tedavilerinde, nadir hastalıklarda görebiliyoruz. Onlar da firmalar için cazip alanlar. Babalarının hayrına yapmıyorlar tabii ki ama gerçekten oralarda birtakım teşvikler de var. Önemli, heyecan verici ilerlemeler oluyor. Hem tanıda hem de tedavide. Bu güzel bir şey ama hep zenginler için. Çok net.

Geçtiğimiz sene zaten biliyorsunuz, o meşhur ada olayını da yaşadık. Orada da zenginlerle diğer insanlar arasındaki farkın nasıl açıldığını gördük.

Tabii bence en önemlisi, Steinbeck'in bir sözü var ya Amerika'da... Onu biliyor musunuz?

S.B.: Hayır.

Y.Ü.: Yani Amerika'da solun ilerlememesinin sebebi, Amerika'daki fakirlerin kendilerini ezilen proleterler olarak değil, şu anda utanması gereken zenginler olarak görmesidir.

Biz orta sınıfın da o orta düzey yöneticilik yanılgısı bu. Kendimizi hep öbür tarafa ait zannediyoruz. Küçük tüketim araçlarıyla, plazada pahalı kahve içerek, firma arabası kullanarak kendimizi oraya ait zannediyoruz ama değiliz. Giderek de diğer kitleye doğru sürükleniyoruz.

Bunun içinde, hani o “Ev alamıyor ama pahalı mekânlarda yemek yiyor,” paradigması var ya, onu yaşıyoruz. Hayatını sağlama alamıyor, haklarını eline alamıyor. Onun yerine lüks tüketim olarak sağlık satın alıyor.

Kanserden, kalp hastalığından korunmak daha karmaşık bir şey. Ama bunlar sağlık hizmeti olarak sunulması gereken şeyler ki biz sunuyoruz. Hipertansiyon tedavisi sunuyoruz, kanserle ilgili yeni tedavileri bir noktaya kadar sunuyoruz. Klinik araştırmalarla bunlara erişimi kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Yetişeceğim toplantıda da tam olarak bunları nasıl yapacağımızı konuşacağız.

Ama onun dışında belirsiz, keyfî, kanıtsız demiyorum, işe yaramayan da diyemem, kanıtı yeterli olmayan birtakım alanlar açılıyor. Biyolojinle oynarsan, mitokondrilerini şuradan kıvırırsan, antioksidanlar alırsan, soğuk banyosuyla kortizolünü şöyle yaparsan, taurinle bilmem neyini yüklersen birdenbire genç kalabilirsin, bütün bunları kontrol edebilirsin deniyor. Bunların hepsinin birtakım küçük laboratuvar kanıtları var.

Geçen metroya bindim. Metroda hep bizim bitki, kür satan arkadaşın sakallarını görmeye alışmıştım. Bu sefer deri ceketli bir hanımefendi gördüm. O da “Beyni formatlarsan...” diye bir şey anlatıyor. Sanki insan benimle dalga geçmek için bunları özel olarak koyuyorlar mı, herkes bunları görüyor mu diye şüpheye düşüyor.

Beyni formatlarsan, vücudu da bilmem ne yaparsan... O sırada sosyal medyada da işte taurinle ilgili bir şeyler anlatılıyor. Mesela taurinin hayvan çalışması var ya da başka bir şeyin. Glutatyon alırsan antioksidan etki yapar falan. Bütün bunlar, normal tıbbın sağlayabildiği şeylerin ötesinde birtakım ek lüks tüketim ürünleri. Markaları var.

Tabii bunun sistem açısından avantajı olabilir. Şöyle ki insanlar kendileri tüketmeye yöneliyor. Firmalar zaten hekimleri aradan çıkarmak istiyorlar. Bunun için de söylemler üretiyorlar. Kişiselleştirilmiş tedavi gibi. Bunun ciddiye alınacak tarafı da var ama ticari tarafı da var. “Genetiğine bak, ona göre tedavi ol, kendin yap, kendin ayarla,” falan.

Bütün bunlar bir sektör yaratıyor ama şöyle bir tarafı da var: İnsanları kamusal sağlık sisteminin dışına çıkarıyor. Kendileri ödüyorlar. Mesela Hindistan'da ya da Amerika'da insanlar sağlık hizmetlerinin bedelini kendileri ödüyor. Bizim gibi bir sosyal güvenlik sistemi yok. Belki dünyada buna doğru bir teşvik de var. İnsanlar kendi sağlıklarını satın alsınlar.

Şöyle bir yere varacağımızdan korkuyorum: Hani ömrün parayla değiştirildiği filmler var ya, sağlık için belli bir aidat ödemediğiniz zaman bazı hizmetlerden yararlanamayacaksınız. Sağlıkta bir baz paket olacak, diğerleri lüks tüketim parçaları olacak. Böyle bir distopya da insanın aklına geliyor.

Ama mesele bireyin sorumlu tutulması. Yani sen eğer göbekliysen, yaşlanıyorsan ya da tansiyonun varsa suçlusun. İlla ki bir kabahat işlemişsindir, gerekenleri yapmamışsındır deniyor. Hâlbuki hiç de öyle değil. 

S.B.: Geçen gece takviye almadın, antioksidan kullanmadın. Evet, evet, ona gidiyor. Tabii bu, sağlığın iflası ve suçlu sensin. Aslında bu, neoliberal politikaların yeni bir alanı. Keşke bu politik yaklaşımlar sağlık konusuna girmeseydi diyeceğim ama galiba çok kârlı bir sektör olduğu için sağlıktan da uzak duramıyorlar.

Image
""

Bir de yine senin yazılarından ve konuşmalarından öğrendiğim bu tekno-sağlık bağımlılığı var. Buna da çok güldüm ve çok doğru bir yerden yaklaşmışsın. İyi uyumak için akıllı yatak, uyanmak için ışık paneli... Beynin kendi adaptasyon kapasitesini köreltip birtakım ışıklar, sesler kullanmak... Biraz da bunu anlatsana bize.

Y.Ü.: İşte yatağın altına bir şey koyuyorsunuz, güneşin yerine geçen bir cihaz var falan.

Geçen yine bir toplantıda bir arkadaşı dinliyorum. Arkadaş da hukukçu, çok da sevdim. Belli ki masa başında çalışıyor. Bir de bu home office hikâyesi var ya, bunun da çok propagandası yapılıyor. Geçen çok canım sıkıldı buna.

Bu sel oldu ya, bizim de bir toplantımız vardı. Ona koşturduk. Ben fakülteye de geri dönmek durumunda kaldım. O sırada gerçekten biz de sel yaşadık, buna maruz kaldık. Ama diğer insanlarla birlikte bunu yaşadığım için memnunum. Şöyle bir şey oldu: Bu home office çalışmanın propagandasını yapan belli gruplar var. Kötü bilgisayar illüstrasyonlarıyla, yapay zekâyla hazırlanmış görseller paylaşmışlar. Takım elbiseli, ceketli birtakım yöneticiler var, yağmurda paçalarını sıvamışlar. Diyorlar ki “Biz bu tatsızlığı yaşamak zorunda mıyız? Evden çalışalım. En güzeli home office.” Arkadaş, ayıp diye bir şey var! İnsanların evlerini su bastı, ölen oldu, elektriğe kapılan oldu, evinden çıkmak zorunda kalanlar oldu. Sen orada “Benim paçalarım ıslandı, home office en iyisi,” deyip bunu bile onun propagandasına çeviriyorsun.

Şimdi bunu bağlayayım. Benim sözünü ettiğim arkadaş da muhtemelen evden çalışıyor. Hukukçu, siber hukukçu. Veri korumayla falan ilgileniyor. Belli ki evden çalışıyor fakat nasıl kaslı bir vücudu var! Bu çok komiğime gitti. Yahu evden çalışıyorsun arkadaş! Evden çalışıyorsun fakat kaslısın. Böyle bir evrim var. Ne kadar evden çalışan, ofiste çalışan insan varsa hepsi kaslı. Evde oturuyor, spor salonuna gidiyor, kas çalışıyor, koşu bandında koşuyor, kas yapıp duruyor.

Düşünün, herhâlde 100 sene önce bu kadar kaslı olmak çok matah bir şey değildi. Hani yanık tenli olmak da matah değildi ya. Sokakta çalışan insanlar kaslı ve yanık tenli olurdu. Zenginler ise göbekli, çok kaslı olmayan ve beyaz tenli olurlardı.

Şimdi öyle komik bir durumdayız ki hem evden çalışıyorsun hem insanlarla karşılaşmıyorsun, onların yerine bir sürü şey koyuyorsun. Bizim yaptığımız gibi internet radyosu dinliyorsun diyelim, kas geliştiriyorsun, vitamin alıyorsun ama bunu uygulayacağın bir yer yok. Yani kaslı olmak istiyorsan kasla çalışılan bir iş yap. Bakınız, yapay zekâyla ilgili “Yapay zekânın elinizden alamayacağı işler” diye başlıklar var. Kasla zekâyı bir araya getiren bir işe git, öyle bir iş yap o zaman. Evde oturup kas geliştiriyor, insanlarla uzaktan iletişim kuruyor ve her şeyini ölçüyor.

Pardon, şunu da söyleyeyim. Tabii ki bu sensörler ve uzaktan ölçüm cihazları, bizim bildiğimiz tıp uygulamaları açısından çok değerli şeyler. Mesela depremde bunu gördük. Şimdi uzaktan klinik araştırmalar da var. Hipertansiyonun uzaktan takibi çok önemli bir şey. İnsanların aritmisini, tansiyonunu bir saat aracılığıyla uzaktan takip edebilmek çok değerli. İlaçlarını alıp almadıklarını takip edebilmek de öyle. Ama bunu da bir statüye çevirip “Ben nabzımı, bağırsak hareketlerimi bununla izleyeceğim, uykumu ölçeceğim, ona göre kendimi optimize edeceğim,” deyince işte bir biyonarsisizm ortaya çıkıyor. Böyle yakınlarım var. “Kolesterolümü 3,5 daha düşürsem şu kadar daha fazla yaşar mıyım?” falan diyorlar.

Bütün bunlar konunun suyunu çıkarıyor. Çok faydalı olmuyor. İnsanları tam tersine, gerçekten geçerli sağlık girişimlerinden uzaklaştırıyor.

S.B.: Bu sağlık narsisizmi deyince aklıma geldi. Carl Cederström ve André Spicer'ın Sağlık Hastalığı diye bir kitabı var. Gördün mü?

Y.Ü.: Yok görmedim.

S.B.: O kitapta, neoliberal toplumda görülen yeni narsisizm biçiminin sağlık narsisizmi olduğu söyleniyor, değil mi?

Y.Ü.: Evet.

S.B.: Tabii tabii, çok doğru. Yine çok keyifli bir ikinci bölüm oldu. Gel, bir parçayla dinlenelim seni. Şimdi yine senden bir parça dinleyeceğiz: “Azlak”. Ama bunun da ne olduğunu bir anlat. Ben bilmiyordum, sen söyle.

Y.Ü.: Biz gençken, yani 80'lerde, Bertolt Brecht çok popülerdi. Şimdi benim yaşımda Alman arkadaşlarım var, Brecht'in kim olduğunu bilmiyorlar. Yani Jethro Tull'u bilmeyen İskoç arkadaşım var, Bertolt Brecht'i bilmeyen Alman arkadaşım var, Max Frisch'in yalnızca bir kitabını okumuş İsviçreli arkadaşım var. Biz bunların hepsini çok kültürlü zannediyoruz. Anlaşılan kültür emperyalizmi böyle bir şey. Bize okutmuşlar bütün bunları. Cyrano de Bergerac'ı bilmeyen Fransızlar var tabii ki. Ondan sonra Brecht'in Kafkas Tebeşir Dairesi çok meşhur bir oyundur.

S.B.: Türkiye'de de bildiğim kadarıyla Mehmet Ulusoy falan sahneye koydu onu.

Y:Ü.: Tabii tabii, 80'lerde birkaç versiyonu vardı. Hepsi birbirinden güzeldi. Son derece yaratıcı epik tiyatro örnekleriydi.

Orada da Azdak diye bir hâkim vardı. Aslında iyi yetişmemiş, ahlaki olarak sorunlu falan ama doğru kararlar veriyordu. Bu, meşhur Kral Süleyman'a atfedilen bir hikâyedir aslında.

Ne oluyor? Soylu bir kadın çocuğunu bakıcısına bırakıp kaçıyor. Bakıcı onu büyütüyor. Şimdi bakıcı derim, oradan da bazıları “Sen üsttencisin,” der ama bakım görevlisi diyelim. Sonra savaş bitiyor, kadın çocuğunu geri almak istiyor.

Azdak işte tebeşirle bir daire çiziyor. Çocuğu onun içine koyuyor. “Kim çocuğu daha güçlü çekerse onun sahibidir,” diyor. Çocuğa bakan kadın kıyamadığı için çekmiyor, annesi ise çekiyor. Bunun üzerine çocuğu ona bakan kadına veriyor.

Yani kim bir şeye daha iyi bakacaksa, tırnak içinde daha iyi kullanacaksa o şey onda olmalıdır gibi bir kıssa çıkıyor.

Bu, Azdak'ın şarkısı, şiiri. Ben de onu bu şekilde şarkı yaptım. Biraz kendimle, etik kurul konularıyla analoji kurar gibi oldum.

S.B.: Peki, Yağız Üresin'in eseri “Azdak”ı dinliyoruz.


S.B.: 30 Ekim 2026 Cuma günü, internet üzerinden yayın yapan Apaçık Radyo'dayız. Saat 13:00'te başlayan Önce Sağlık programında konuğumuz İstanbul Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yağız Üresin.

Her zaman olduğu gibi yine çok keyifli, çok renkli bir söyleşi gerçekleştiriyoruz. Yağız'la konuşmak benim için her zaman büyük keyif. Müzik arasında da yine Yağız'ın bir eserini dinledik. “Azdak” isimli parçaya kulak verdik.

Image
""

Şimdi biz programın başından beri bu katkı maddelerinin ya da takviye ürünlerinin nasıl abartıldığını, yanlış tanıtıldığını konuştuk. Peki, sence bir farmakolog olarak bunların hiç mi yararı yok? Bunlarla ilgili bilimsel veriler ne diyor? Biraz da oraya bakalım istersen. Çünkü birdenbire hepsini tu kaka yaptık. Bu konuda ne diyeceksin?

Y.Ü.: Evet, ben de hep onu söylemek istiyorum. Tabii biz bunun dersini de anlatıyoruz. Takviyeler deyince genelde vitaminler ve benzeri elementler gibi bir kategori var. Bir de bitkisel kökenli ürünler var. Bitkisellerle zaten uğraşan disiplinler var. Eczacılık fakültelerinde farmasötik botanik, farmakognozi gibi anabilim dalları var.

Bir kere bitkisel ürünleri yabana atmak kimsenin haddine düşmez. Hâlâ ilaçların yüzde 60'ı bitkisel kökenli. Sadece doğru incelemelerden, doğru testlerden geçmeleri gerekiyor. Günümüzde hâlâ ağaç kabuğundan kanser ilaçları geliştiriliyor. Bitkisel ürünler zaten ilaç gibi etki yaptıkları için tehlike de arz ediyorlar. O yüzden onlara daha fazla dikkat etmek, uzman gözüyle yaklaşmak ve daha fazla kanıt üretmek gerekiyor.

Vitaminler ise... Vitaminler olmasaydı bugün iskorbüt, beriberi, raşitizm, anemi gibi hastalıkların pençesinde kıvranıyorduk. Biliyorsunuz, güncel anlamda ilk klinik araştırmayı James Lind iskorbütlü tayfalarda yapıyor. Ondan sonra, aradan 50 sene geçiyor ama turunçgillere, oradan da C vitaminine doğru gidiliyor.

Dolayısıyla takviyelere ve bitkisel ürünlere olan ihtiyacımız, bunların faydaları çok açık. Burada gelişmeler de var.

Sakıncalarını üç kategoride görebiliriz. Önce onu çok kısaca söyleyeyim.

Birincisi, mevcut bir tedavi varken onu almamak. Yani kişi kanser ya da hipertansiyon hastası oluyor ama mevcut tedaviyi kullanmıyor.

Geçen uçakla Almanya'ya gidiyorum. Birisi uçakta fenalaştı. Genel olarak insanların tansiyonu düşer. İlacını da almış. Ben de gidip yardımcı olmaya çalıştım. Etraftan hemen “Tuzlu ayran içirelim, limon suyu içirelim,” diye öneriler geldi. İnsanlar hemen bu tür ürünlere yöneliyor. Hâlbuki ortada mevcut tedaviyi kullanmamak gibi bir sorun olabiliyor.

İkincisi, bu ürünler etkili oldukları için özellikle bitkisel ürünlerde toksisite de ortaya çıkabiliyor. Yağda çözünen vitaminler vücutta biriktiği için onların da birtakım sorunları var. Mesela A vitamini belli alanlarda çok etkili, neredeyse ilaç niteliğinde ama başka alanlarda gayet tehlikeli olabiliyor. D vitamini yüksek dozda alındığında böbreklerle ilgili problemlere yol açabiliyor. Demek ki kendilerine özgü sakıncaları var.

Üçüncüsü de ilaç etkileşimlerine girebilmeleri. İşte sarı kantaron gibi. Geçenlerde yine tartıştık. “Sarı kantaron doğal, niye kullanılmıyor?” Arkadaşım, bir sürü antidepresan var. Aynı şekilde etki yapan, klinik etkileri çok daha iyi gösterilmiş ilaçlar var. Sarı kantaronun ilaç etkileşimlerine girdiği de çok net. Üstelik daha ucuz da değil.

Şimdi bunların olumlu ve olumsuz yönlerine baktığımızda, vitaminleri yabana atmayalım. Vitaminler tabii ki eksikliklerinde çok faydalı oluyor. Birincisi bu.

İkincisi, yüksek dozda kullanıldıklarında statü değiştiriyorlar, ilaç gibi etki yapıyorlar. O yüksek doz kullanımlarda bunlara ilaç gibi muamele etmek ve güvenlilikle ilgili aynı değerlendirmeleri yapmak lazım.

Problemli olan yer ortası. Bunların adı supplement, yani süpleman. Süpleman, bir şeyin yerine geçen, onu ikame eden şey demek. Hâlbuki Türkçesi takviye. Takviye sözcüğünü kullanınca fazladan verildiğinde performansı artırır gibi anlaşılıyor. Problem burada.

Fazladan alınıp performansı artıran maddeler genelde yasa dışı maddeler oluyor, bildiğiniz gibi. Amfetamini söyleyeyim, zayıflama ilacı olarak da kullanılıyordu. Ama bunun dışında bir şeyi fazladan alıp daha genç olmak, demin konuştuğumuz gibi fazladan alıp yaşlanmamak pek söz konusu değil.

Burada şuraya yönelmek lazım bana kalırsa: Elbette modern yaşamda çok karmaşık ve spesifik eksiklikler ortaya çıkıyor. Birinci maddeye dönersek, eksikliği yerine koymak en önemli işlev.

İnsan vegan oluyor, farklı besleniyor, hava kirli, kapalı ortamda bulunuyor. Bunlara bağlı olarak daha karmaşık, yeni çağa özgü eksiklikler ortaya çıkabiliyor. Bir de insan ömrü uzuyor tabii ki.

Birisi anne sütü alıyor, diğeri almıyor. Birisi aşırı spor yapıyor, bir başkası zayıflama ilacı kullanıyor. Bütün bunlar yeni nesil eksiklikler ortaya çıkarabiliyor. Bu eksiklikleri yerine koymanın faydası olabilir. Yaşlılıkla birlikte eksilen bazı maddeleri yerine koymanın, laboratuvarda gösterildiği gibi, faydaları olabilir.

Buradaki mesele, bunlar için daha iyi kanıt sağlayan çalışmalar yapmak.

Bu ürünler tezgâh üstü satıldıkları için takviye sektörü, dünyada da çok fazla kanıt arayışına girmeden doğrudan tüketiciye yönelerek faaliyet gösterdi. Bizde de Tarım Bakanlığından onay alıyorlar ama şu anda Sağlık Bakanlığına geçiyor. En azından değerlendirme ciddi şekilde Sağlık Bakanlığına geçiyor.

Burada güvenlilik çok ön planda olacak. Bir şey veriyoruz, tamam, etkisini göstermek zor olabilir ama güvenliliğini değerlendirmek gerekiyor.

Ne bileyim, osteoporozda D vitamininin zaten yeri var. İşe de yarıyor, bu net. Ama diğer ilaçlarla birlikte kullanılıyorsa ne gibi sakıncalar ortaya çıkabilir? Bunların iyi çalışılması lazım.

Bir hikâye daha var. COVID döneminde aşılarla ilaçları karşılaştırırken bunu ters yönde yaşadık.

Hep bize “Aşılar bu kadar kısa zamanda nasıl kanıt gösterdi?” dediler. Aşılar ve COVID'in doğası, klinik çalışma yapmayı ve vekil ölçütler kullanmayı çok kolaylaştırıyordu. Antikora bakıyordunuz mesela. Aşılarla kanıta ulaşmak çok daha kolaydı. Çünkü çok basit bir sonlanım noktası var: Hastalandı mı, hastalanmadı mı?

Hâlbuki COVID'de hangi ilacın işe yaradığını hâlâ tam olarak bilmiyoruz, değil mi? Çünkü ilaçlar çok karmaşık bir ortamda kullanılıyor. İlaçta kanıt üretmek çok zor. Vitamin ve takviyelerde kanıt üretmek ise çok daha zor. Çünkü insanlar bütün o ilaçları kullanıyor, çalışmalar uzun sürebiliyor. O zaman retrospektif çalışmalar yapılıyor.

Yani hak da vermek lazım. Şimdi onlardan 10 bin kişiyle randomize, prospektif çalışma yapmalarını isterseniz kanıt ortaya çıkarmak çok zorlaşır.

D vitaminiyle ilgili bir sürü popülasyon çalışması var. Ümit verici sonuçlar çıkıyor ama kemik ve lokomotor sistem dışındaki etkilerine ilişkin bir türlü yeterli kanıt bulamıyoruz. Hâlbuki eksikliğinin büyük problemleri var.

Burada yenilikçi çalışmalar yapmak lazım. İnsanları bu saatte çok yormayayım ama başka türlü yöntemlere ihtiyaç var.

Çünkü şu antioksidan hikâyesi çok bayat. Bir hücre kültürüne bir madde verip etkisini gösteriyorsunuz. Peki, gerçek bir canlıda, gerçek bir insanda işe yarar mı? Yoksa kanser hücresinin gelişmesini mi artırır? Bunları bilemiyorsunuz.

Bu tür temel bilgileri daha ileri taşımak lazım. Şimdi organoidlerle çalışmalar söz konusu. Biyosensörler var. İnsana verip biyobelirteçlere bakmak var.

Emin olun, ben bu ürünlerin bu kadar aleyhinde konuşuyor gibi görünüyorum ama bunlar bizim ciddi çalışma konularımız. Antioksidanlardan aklınıza gelen diğer maddelere kadar, şu anda en havalı olanlar dâhil, bunlarla ilgili çalışmalar yapıyoruz.

Daha ileri seviyede, daha yenilikçi yöntemlerle, insanları riske atmadan, daha az sayıda kişiyle çalışarak ve teknolojiyi kullanarak kanıt elde edebilir miyiz diye araştırıyoruz. Bunlara bakmak lazım.

S.B.: Bu vitaminler konusu, özellikle COVID'le beraber D ve B vitaminlerinin düzeylerinin ölçülmesi çok yaygınlaştı. İnsanlar bunları kullanıyor. Herhangi bir vitamin eksikliği olmayan bir insan bu vitaminleri kullandığında, bildiğim kadarıyla bir yararı olmuyor, değil mi?

Y.Ü.: Evet. Yani her zamanki gibi bizim meşhurlar var ya, “Bunun 100 olması lazım,” falan diye çok acayip şeyler söylüyorlar.

Normal değerler zamanında raşitizm ortaya çıktı diye belirli ölçümlerle saptanmış. Ta Pauling'e kadar geri gidiyoruz. Şu anda o normal değerler geçerli mi? O ölçüm yöntemi geçerli mi? Bu karmaşa içinde onlardan yola çıkabilir miyiz? Böyle sorular var. Ama şu net: Dışarıdan verip de o değerleri 100'lere çıkardığınızda ortaya çıkabilecek problemler belli.

Dolayısıyla bütün bunları, yenilikçi bir ilaç gibi demiyorum, bu yanlış olur ama kendi kullanım alanlarına bağlı olarak daha yenilikçi, daha makul kriterlerle değerlendirmek lazım.

Yoksa ben de ümit ediyorum ki takviyelerden çok daha fazla fayda çıkacak. Yine longevity, well-being ile ilgili gelişmeler sadece zenginler için, ihtiyacı olanlara göre ortaya çıkıyor. Sonra biz sıradan insanlar da bunlardan faydalanıyoruz. Buralardan çok enteresan gelişmeler çıkabilir ama şu andaki kolaycı kullanımın sakıncaları var.

S.B.: Ayşegül bir sorun var mı?

A.T.: Hocam, büyük bir keyifle dinledim. Takviyeler konusu benim de ilgi alanım. Biraz önce hocam da vegan beslenenlerden bahsetti. Bu konuda bu kadar çalışma var. Çalışmaların ötesinde basına yansıyan konular da var.

Hangi eksiklikler olabilir? Bildiğimiz B12 vitamini ya da demir eksikliği gibi durumların dışında, mesela iyot eksikliği, iyot eksikliğinden kaynaklanan tiroit sorunlarının Hashimoto ile karışması gibi konular var.

Bu bağlamda hangi takviyelerin kullanılması gerektiğiyle ilgili yeterince çalışma olmadığını, konunun çok ticari ve tek yönlü ele alındığını düşünüyorum. Ben de bunu sorayım çünkü toplumda vegan ve vejetaryen beslenenlerin sayısı giderek artıyor.

Y.Ü.: Bu çok güzel bir ekleme oldu doğrusunu isterseniz. Ben de bilmiyorum ama tam da burada çalışma yapmak lazım. Burada şu konuyu da açmış oldunuz: Yine maalesef para eden endikasyonlarda çalışma yapılıyor. Yani yoksullardaki vitamin eksikliği üzerine pek çalışma yapan olmuyor.

Devletin, işte TÜSEB'in, şimdi onların toplantısına gideceğim, kamunun bu alanlarda çalışma yapması gerekiyor. Çünkü en baştaki konuya dönersek bu, halk sağlığıyla, insan sağlığıyla ilgili bir mesele. Onun yerine lüks tüketimin peşinde koşuluyor.

Mesela size bir örnek vereyim. Nadir hastalıklardan söz ettim ya, ailevi Akdeniz ateşi var. Bizde çok yaygın, nadir sayılmaz. O konuda bizim bir projemiz vardı. Aslında ailevi Akdeniz ateşi yüzde 90 oranında, ucuz bir ilaç olan kolşisinle tedavi edilebiliyor. Ama tedaviyi sürdürmek zor olabiliyor, yanıt alınamıyor ya da toksisitesi yüksek olabiliyor. Geri kalan hastalar için de pahalı biyoteknolojik ilaçlar var.

Dolayısıyla ailevi Akdeniz ateşi, çok fazla öne çıkan nadir hastalık savunuculuk gruplarının arasına girmiyor. Daha mütevazı bir savunuculuk grubu içinde kalıyor çünkü ilacı pahalı değil. Onu niş bir grup hâline getirmek önemli. Yani düzen bu şekilde çalışıyor. Biz de oradan bize düşenlerden faydalanmak istiyoruz.

Ama Ayşegül Hanım'ın söylediği çok önemli. Vegan ya da farklı biçimlerde beslenen insanlar var. Farklı bölgelerde koşullar değişiyor. Endemik yapı değişiyor, beslenme biçimlerimiz değişiyor. Belli ürünler ithal ediliyor, onların özellikleri değişiyor. Hayvanların genetiği, beslenmesi değişiyor. Yani etle beslensek de bu bizi kurtarmıyor.

Bütün bunların sonucunda ortaya çıkabilecek toplumsal, yeni nesil eksiklikleri halk sağlığı açısından değerlendirecek çalışmalar yapmak lazım. Ayşegül Hanım zaten halk sağlıkçı, ben ona bunları öğretecek değilim.

S.B.: Anladığım kadarıyla veganlarla ilgili herhangi bir çalışma yapacaksanız Ayşegül gönüllü olarak projenize katılacak. Bu konuşmalardan böyle bir sonuç çıkardım.

Hocam, hayalimde bir fikrim daha var.

A.T.: Konuşuruz belki hocamla da.

Y.Ü.: Tamam. 

S.B.: Programı beş dakika erken kapatalım çünkü Yağız bir toplantıya katılmak için hemen çıkacak. Yağız, katıldığın için çok çok teşekkürler. Sağ ol.

Bitirirken bu kez senden değil, hoşgörüne sığınarak başka bir parça dinleyelim. Çünkü Brezilya seçim sonuçları herkesi çok heyecanlandırdı. Onun için Brezilya'dan bir parçayla programı kapatalım. Lauana Prado isimli müzisyen ve vokalist, “Cobaia (Ao Vivo)” adlı parçasıyla bize seslenecek.

Yağız, tekrar tekrar teşekkürler.

Y.Ü.: Ben teşekkür ederim. İyi hafta sonları. 

Benzer İçerikler

  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki