Apaçık Radyo

Güneş Enerjisinde İşçi Mücadelesi ve Adil Geçiş

20 Ekim 2026

Onarım Çağı'nda Suda Sim Meriç, Tuna Emren ve Özdeş Özbay, DİSK’e bağlı Enerji-Sen’in avukatı Mustafa Avcıoğlu ile Aliağa’daki Smart Solar fabrikasında süren işçi direnişini, sendikal örgütlenme mücadelesini ve işçilerin taleplerini konuşuyor; yenilenebilir enerjiye geçiş sürecinde kamusal enerji politikalarını, enerji demokrasisini, adil geçişi ve mülksüzleştirme sorununu ele alıyorlar.

Tuna Emren: Merhabalar, yeryüzüne onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı'na hoşgeldiniz. Ben Tuna Emren.

Suda Sim Meriç: Ben Suda Sim Meriç.

Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.

T.E.: Teknik masada Dila Yılmaz bize destek veriyor. Ayrıca desteği için Sayın Ayşe Erönder’e de çok teşekkür ederiz.

Bugün DİSK’e bağlı Enerji-Sen’in (Elektrik, Gaz, Su ve Baraj Çalışanları Sendikası) Genel Başkanı Süleyman Keskin bizimle olacaktı. Ancak kendisi şu anda Aliağa’daki Smart Solar fabrikasında yürütülen direnişe destek verdiği için yerine sendika avukatı Mustafa Avcıoğlu yayınımıza bağlanacak. Kendisini bekliyoruz.

Mustafa Avcıoğlu: Merhabalar.

Ö.Ö.: Merhabalar.

T.E.: Hoşgeldiniz.

M.A.: Hoşbulduk.

S.S.M.: Hoşgeldiniz.

Image
""

T.E.: Öncelikle mücadeleyle başlayalım diyoruz ama hemen öncesinde dinleyicilerimizi bilgilendirmek amacıyla bize biraz sendikanızdan bahsedebilir misiniz? Enerji-Sen nasıl örgütleniyor? Örgütlü olduğu alanlar nelerdir? Yaklaşık kaç üyeniz var? Bu konularda bizi kısaca bilgilendirirseniz seviniriz.

M.A.: Tabii ki. Öncelikle teşekkür ediyorum, kolaylıklar diliyorum.

Enerji-Sen, 2005 yılında enerji işçilerinin kurduğu bir sendika. Öncelikle bağımsız olarak kurulan, sonraki yıllarda DİSK Konfederasyonu’na katılan ve 2005 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren bir sendika. İlk kurulduğu dönemlere bakarsak aslında taşeronlaşma ve özelleştirme süreçlerinde, daha çok BEDAŞ ve benzeri yerlerde taşeronlaşmaya, taşeronlaşmanın getirdiği çalışma koşullarına karşı, özellikle işçi sağlığı ve iş güvenliği meseleleri üzerinden örgütlenen bir sendika. Kurucuları arasında da bu alanlarda çalışan enerji işçileri yoğunlukta.

Yıllar geçtikçe elektrik dağıtım şirketlerinden elektrik üretim tesislerine kadar yaygınlaşmış. Devamında İSPER gibi yerlerde, doğal gaz ve su dağıtım alanlarında da örgütlülüğünü geliştirmiş. Son yıllarda yenilenebilir enerji yatırımlarının artmasıyla HES, RES ve GES gibi alanlarda da örgütlenmiş bir sendika.

Şu anda yaklaşık 4.500-5.000 üyemiz var. Örgütlü olduğumuz yerlerle yetkili olduğumuz ve toplu iş sözleşmelerimizin bulunduğu yerler farklı. Özellikle yenilenebilir enerji alanından bahsedeceksek rüzgâr enerjisi santrallerinde yetkili olduğumuz ve toplu iş sözleşmelerimizin bulunduğu işyerleri var. Bunun dışında HES'lerde de örgütlülüğümüz bulunuyor. Birazdan konuşacağımız Smart Solar gibi güneş enerjisi alanında üretim yapan işyerlerinde de örgütlüyüz.

Genel itibarıyla hem örgütlenme biçimi hem de örgütlü olduğu yerlerde faaliyetlerini yürütme biçimi bakımından diğer enerji sendikalarından farklı olarak şunu söyleyebiliriz: Enerjinin, Türkiye'de elektriğin üretiminden dağıtımına kadar kamusal nitelikte olduğunu ve kamu eliyle yürütülmesi gerektiğini savunuyoruz. Elektriğin üretiminden dağıtımına ve tüketimine kadar enerji işçilerinin ve halkın doğrudan söz sahibi olabildiği bir anlayışı benimsiyoruz.

Örgütlendiğimiz işyerlerinde de üretimden sevk ve idareye kadar çalışanların söz sahibi olmasını esas alıyoruz. İşyeri komiteleri ve konseyleri aracılığıyla işçilerin hem demokratik biçimde karar alma süreçlerine katılabildiği hem de işveren karşısında söz sahibi olabildiği bir örgütlenme biçimini temel alıyoruz. Örgütlülüğümüzü de buna göre sürdürüyoruz.

Image
""

S.S.M.: Çok teşekkürler. Şu anda gündemimizde, özellikle de sizin gündeminizde, Aliağa’daki Smart Solar fabrikasının önünde devam eden direniş var. Oradaki son durumu sizden öğrenmek isteriz. İşçilerin temel talepleri neler, hangi koşullarda örgütleniyorlar? Sürecin hangi aşamada olduğunu sizden dinleyelim istedik.

M.A.: Tabii ki. Önce örgütlenmenin bağlamını ve temelini anlatmaya çalışayım.

Smart Solar, doğrudan güneş enerjisi alanında yatırımlar yapan, güneş enerjisi santrallerinin (GES) parçalarını üreten, birleştiren, kurulumlarını gerçekleştiren ve AR-GE çalışmaları yürüten bir şirket. Aliağa’da bizim doğrudan örgütlü olduğumuz bir üretim merkezi var. Gebze’de de bir üretim merkezi bulunuyor. Orada ise diğer sendikamız Birleşik Metal-İş örgütlü.

Burada şöyle bir durum söz konusu: İşveren, yenilenebilir enerji sektöründeki yatırımlarını önemli ölçüde artırmış. Devlet teşviklerinden de yararlanarak büyük miktarlarda destek almış. Aynı zamanda kadın istihdamının yüksek olduğu bir işyeri. Toplam çalışanların yaklaşık yüzde 44’ü kadın işçilerden oluşuyor. Burada Türk-İş’e bağlı TES-İŞ Sendikası yetki almış durumda. İşyerinde hâlihazırda bir toplu iş sözleşmesi de var. Hukuken yetkili sendika TES-İŞ ancak fiilî durum farklı.

İşverenin aylardır toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan bazı ücret farklarını ve alacakları ödemediği, buna karşılık yatırımlarını sürdürdüğü ve üretimini artırdığı bir süreç yaşandı. Temel sorunlardan biri buydu. Diğer sorun ise mevcut sendika TES-İŞ’in örgütlenme biçimi ve işçilerle kurduğu ilişkiydi. İşçilerin iradesini dikkate almaması ve işverenin yanında tavır alması da tepkiye yol açtı. Bu tepkiler üzerinden bir örgütlenme gelişti ve işçiler Enerji-Sen’i tercih ederek sendikamıza geçtiler.

Ö.Ö.: Bu herhalde çok yakın zamanda oldu, öyle değil mi?

M.A.: Yaklaşık 40 gündür direniş devam ediyor. İlk direnişten itibaren bakarsak bir buçuk aya yakın bir süre diyebiliriz. Bu süreçte işçilerin yaklaşık yüzde 80-90’ı sendikamıza geçti. Dolayısıyla TES-İŞ’in işyeri içerisinde fiilî bir karşılığının kalmadığını söyleyebiliriz.

Tabii bu, işveren açısından bir sorun yaratıyor. Çünkü işverenler, sendikasız bir işyeri yerine anlaşabildikleri, kendi yanlarında duran sendikalarla çalışmayı tercih edebiliyorlar. Sendikanın işçileri sevk ve idare etmek için bir araç olarak kullanılması, işveren açısından büyük kolaylık sağlıyor. İşveren, ilk örgütlenme sürecinde bu imkânı kaybetmiş oldu.

Biz de ilk aşamada ödenmeyen ücretlerin ödenmesi için işverene karşı hem örgütlenme hem de taleplerimizi iletme amacıyla bir eylem süreci başlattık. Bu süreçte İş Kanunu’nun 34. maddesinden kaynaklanan iş görme ediminden kaçınma hakkımızı kullandık. Bu yaklaşık dört gün sürdü ve doğrudan yasal bir haktı. Ancak işveren, örgütlenmede öncü konumda bulunan ve Enerji-Sen’in işyerindeki örgütlenmesini yürüten yedi arkadaşımızı işten çıkardı. Bunun üzerine dört günlük bir direniş gerçekleştirildi ve 34. maddeden kaynaklanan çalışmaktan kaçınma hakkı kullanıldı.

İşveren bir yandan yatırımlarına devam ediyor, diğer yandan aldığı teşviklerin sürmesi için bu yatırımları devam ettirmek zorunda. Bu nedenle fazla direnemedi ve işten çıkarılan arkadaşlarımızın geri alınması için müzakereye oturacağını, işyerindeki sendikal baskıyı geri çekeceğini ve ödenmeyen ücretleri ödeyeceğini belirten yazılı bir bildirimde bulundu. Bunun ardından bir müzakere süreci başladı. Bu arada diğer arkadaşlarımız da işlerine devam ettiler. Ancak işveren, sözlü ve yazılı taahhütlerine rağmen olumlu bir yaklaşım göstermedi ve süreci uzatmaya çalıştı. Bunun üzerine işyerinde yeniden eylemler başladı. İşçiler, hem işten çıkarılan yedi arkadaşlarının geri alınması hem de işverenin verdiği sözleri yerine getirmesi için harekete geçtiler.

Burada bir başka önemli durum daha var: TES-İŞ’in mevcut toplu iş sözleşmesi şubat ayının sonunda sona eriyor. Dolayısıyla yeni dönem için yetki başvurusunda bulunma süresi yasal olarak 2 Kasım’da başlıyor. İşveren de bu tarihe kadar işçileri istifaya zorlayarak sendikamızın yeni dönemde yetki almasını engellemeye çalıştı. Bu süreçte 75 arkadaşımızı daha tazminatsız şekilde işten çıkardı.

İşçiler, İş Kanunu’nun 34. maddesinden doğan haklarını kullanmalarına rağmen işveren, üretimin durduğu ve zarara uğradığı gibi gerekçeler öne sürerek işten çıkarmaları 46 koduyla, yani İş Kanunu’nun 25/II. maddesi kapsamında gerçekleştirdi. Bu kod, işçilerin sonraki iş başvurularında sorun yaşamalarına neden olabildiği gibi işsizlik ödeneğinden yararlanmalarını da engelliyor.

Ö.Ö.: Bu kodun açılımı nedir?

M.A.: Bu kodun açılımı aslında oldukça uzun; hırsızlık, ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranışlar gibi gerekçeleri kapsıyor.

Ö.Ö.: Evet, çünkü bunlar çok ağır ithamlar. İşveren ancak bu tür gerekçelerle işçileri tazminatsız olarak işten çıkarabiliyor. Hele sendikalı işçiler söz konusu olduğunda bu daha da önemli. O yüzden sormuştum.

M.A.: Evet, dediğiniz gibi. Zaten tepki de aldı. Arkadaşlarımız, “Ne yapmışız, ne ahlaksızlık yapmışız? Yüzsüzlük mü yapmışız?” gibi tepkiler gösterdiler.

İşverenler burada hem sendikal örgütlülüğü kırmaya çalışıyor, hem de bu kod üzerinden işçileri kolaylıkla işten çıkarabiliyor. Çünkü işten çıkışlar, işverenlerin SGK’ya yaptığı beyanlar üzerinden gerçekleşiyor. Sonrasında bu beyanların gerçeği yansıtıp yansıtmadığına ilişkin bir araştırma yapılmadan çıkış kodu doğrudan kayıtlara işleniyor.

Image
""

S.S.M.: Burada aynı zamanda yüz kızartıcı suçlar kapsamında yöneltilen ithamlardan bahsediyoruz sanırım. Bu tür durumlarda işçiler, yüz kızartıcı suçlar gibi ağır ithamlarla, herhangi bir kanıt sunulmadan kolaylıkla işten çıkarılabiliyor.

M.A.: Evet, aynen dediğiniz gibi. Bu, aynı zamanda işçileri tazminat ödemeden işten çıkarmanın da bir yolu. Belli çıkış kodları var. Örneğin 04 koduyla işten çıkarıldığınızda işveren, kodun içeriği gereği tazminatları ödeyerek işçiyi işten çıkarmayı kabul etmiş oluyor. Ancak bu kodla işten çıkarıldığınızda böyle bir durum söz konusu olmuyor. Sonrasında tabii ki dava süreçleriyle bazı haklar yeniden elde edilebiliyor ama ülkemizde yargının durumu malum. Bu davalar uzun zaman alabiliyor.

Geldiğimiz aşamada işveren, bu süreçte toplu yıllık izin uygulamasına da gitti. Yıllık İzin Yönetmeliği'ne dayanarak bütün çalışanları yaklaşık bir hafta, on gün süreyle yıllık izne çıkardı. Herhangi bir rıza veya onay almadan, hatta yıllık izin hakkı bulunmayan işçileri bile izne gönderdi.

Buradaki amacı, sendikayı üretim alanından uzaklaştırmak ve işçilerin işyerine gelmesini engelleyerek aralarındaki birlikteliği kırmaktı. Ancak bu girişim başarılı olmadı. İşveren, bu süreçte çeşitli uygulamalarla işçileri sendikamızdan istifa ettirmeyi, üye sayımızı düşürerek yeni dönemde yetki almamızı engellemeyi amaçladı. Bunun için TES-İŞ'i de yoğun biçimde kullandı. TES-İŞ yöneticileri ve ilgili kişiler, işçi arkadaşlarımızı tek tek arayarak “Bizim sendikaya tekrar geç, işe geri alınmanı sağlarız, ayarlarız” gibi vaatlerde bulundular. Buna rağmen işçi arkadaşlarımız sendikamızda kaldılar, istifa etmediler. Artık o süreci de geride bıraktık. Şu anda hukuken TES-İŞ yetkili olsa da fiilen işyerindeki örgütlü güç bizim sendikamız. 2 Kasım'da da yetki başvurusunda bulunacağız.

Ö.Ö.: Direniş devam ediyor. Bu arada üretim de durmuş durumda diye anlıyoruz.

M.A.: Düne kadar üretim durmuş durumdaydı. Yıllık izin sürelerinin sona ermesinin ardından şirket yeniden üretime başladı. Çünkü mevcut anlaşmaları var ve üretimi sürdürmek zorunda.

Ö.Ö.: Mevcut yatırımları var. Teşvikler de alındı dediniz zaten.

M.A.: Tabii, alınan teşviklerin karşılığını sağlayabilmek için belirli sürelerde üretime devam etmesi gerekiyor. Gebze’deki tesis üzerinden bütün üretimi tamamlayamıyor. Bu nedenle dün itibarıyla yeniden üretime başlandı. Bir yandan üretim sürerken diğer yandan işyerindeki örgütlülüğümüz de devam ediyor. Fabrikanın kapısı önünde kurulan çadırda 7/24 direniş sürüyor.

Bundan sonraki süreçte işçi arkadaşlarımızla birlikte karar alarak çeşitli eylemleri hayata geçireceğiz. Önümüzde yeni bir süreç var. Yakın zamanda bazı gelişmeler yeniden gündeme gelecektir.

Ö.Ö.: Bu aslında bizim için önemli bir deneyim oldu. Çünkü siz bir enerji sendikasısınız ve özellikle yenilenebilir enerji alanında örgütlenme faaliyetleri yürütüyorsunuz.

Biz, Onarım Çağı programının en başından beri mevcut COP süreçlerini ve buralarda öne sürülen neoliberal politikaları konuşuyoruz. Biliyorsunuz, sonuncusu Antalya’da düzenlenecek. Bu süreçlerde öne sürülen çözümler genellikle piyasacı yaklaşımlara dayanıyor. Smart Solar örneğinde olduğu gibi güneş paneli üreten, güneş enerjisi alanında faaliyet gösteren şirketlere teşvik verilmesi de bunlardan biri. Ancak günün sonunda bu politikaların pek de işçi dostu olmadığını görüyoruz. Şirketler teşvik almaya, kâr etmeye devam ederken en temel sendikal haklar, hatta ücretlerin ödenmesi bile güvence altına alınmıyor. Oysa yenilenebilir enerjiye çok hızlı bir şekilde geçmemiz gerekiyor. Bu nedenle iklim krizine yönelik neoliberal politikaları da aşmamız gerekiyor.

Bu bağlamda, küresel ölçekte çok sayıda enerji sendikasının bir araya gelerek oluşturduğu TUED adlı bir ağ var. Biz de kurucu isimlerinden ve yöneticilerinden Şan Suen'i programımıza konuk etmiştik. Onların da tam bu nedenle öne sürdükleri bir Kamusal Yol kampanyası var. Hatta Onarım Çağı'nın ilk haftalarında iklim istihdamı üzerine konuşuyorduk. Jonathan Neale'in öncülüğünde, Güney Afrika ve İngiltere'de yürütülen sendikal kampanyaları ele almıştık.

Jonathan Neale, iklim krizine bir olağanüstü hâl gibi yaklaşılması gerektiğini söylüyordu. Savaş veya deprem gibi durumlarda nasıl acil tedbirler alınıyor, kitlesel istihdam yaratılıyor, çalışanlar belirli alanlara yönlendiriliyor ve kamu hızla devreye giriyorsa iklim acil durumu için de benzer bir yaklaşım benimsenmesi gerektiğini savunuyordu.

Tam da bunun örneklerinden birini görüyoruz. İklim krizini piyasacı yöntemlerle çözmeye çalıştığımızda aslında bir krizi başka bir krizle çözmeye çalışmış oluyoruz. Böyle bir yaklaşımla sendikaların uzun zamandır talep ettiği adil geçişi ve iklim adaletini sağlamak da pek mümkün olmuyor.

Image
""

Siz de ilk sorumuza yanıt verirken perspektifinizin kamusal bir enerji sistemi olduğunu söylemiştiniz. Buradan hareketle bir kez daha sormak isterim: Enerji-Sen, fosil yakıtlardan çıkış ve yenilenebilir enerjiye geçiş süreçlerinde nasıl bir politik perspektife sahip? Bir de buradan yola çıkarak TUED'in Antalya'da gerçekleştireceği Enerji Demokrasisi Zirvesi'ne katılımınızın ne durumda olduğunu sormuş olayım.

M.A.: Tabii, ikinci sorunuzdan başlayayım. TUED’in önümüzdeki zirvesine gözlemci olarak katılmayı düşünüyoruz. Doğrudan bu yapının içerisinde değiliz ancak hem görüşlerimizi paylaşmak hem de yapıyı ve çalışmalarını gözlemlemek amacıyla zirveye katılacağız.
 
Ö.Ö.: Hemen şunu da sormuş olayım: Daha önce TUED’le iletişim hâlinde miydiniz? Gözlemci olarak katılmanızın nedeni daha önce iletişim kurmamış olmanız mı, yoksa aranızda bazı görüş ayrılıkları mı vardı?

M.A.: Şöyle, daha önce irtibatlarımız, iletişimimiz oldu. Aslında yapıyı biraz tanıyoruz. Gözlemlemekten kastım, bu kadar geniş çaplı bir buluşmada bir araya gelenleri ve konuşulacak konuları da takip etmek. Yapıyı biliyoruz, kendileriyle iletişimimiz ve irtibatımız da var.

İlk sorunuza dönecek olursam, fosil yakıtlardan çıkış, yenilenebilir enerjiye geçiş ve dünyanın içinde bulunduğu iklim krizi uzun yıllardır farklı boyutlarıyla tartışılan meseleler. İklim için olağanüstü hâl ilan edilmesi gerektiğinden bahsedince aklıma daha önce okuduğum bir şey geldi. Bugün savaşlar ve benzeri nedenlerle göçler yaşanıyor. Önümüzdeki yıllarda ise iklim krizinden ve iklim felaketlerinden kaynaklanan kitlesel göçlerle karşılaşacağımıza ilişkin değerlendirmeler var.

Ö.Ö.: Tabii, böyle giderse 2050 sonrasında iklim göçmenlerinin sayısının 250 milyona ulaşacağı söyleniyordu.

Image
""

M.A.: Evet, apokaliptik filmlerdeki gibi durumlarla karşılaşacağız. Zaten son zamanlarda bu tür filmler de oldukça arttı.

Ö.Ö.: Tabii, bunun bir benzeri geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da da yaşandı. Adeta apokaliptik bir durumdu.

M.A.: Ölümler.

Ö.Ö.: Sekiz kişi hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin ve mağdurların çoğu da işçiydi.

M.A.: Bunlar, belirli ilçelerde ve belirli bölgelerde yaşayan insanların başına gelen felaketler. Özellikle hayatını kaybedenleri kastediyorum. Birkaç yıl önce İzmir’de de benzer bir olay yaşanmıştı. Yer altındaki elektrik kablolarının açığa çıkması ve yağmur suyuyla temas etmesi sonucunda insanlar elektrik akımına kapılarak hayatlarını kaybetmişti.

Bu tür felaketler ve ölümler, aslında kapitalist üretim biçiminin belirli bir sınıra dayanmasıyla da ilgili. Bu sınırın ortaya çıkardığı enerji krizi, enerjiyi daha ucuz ve kolay üretmenin yollarını aramaya yöneltiyor.

Şimdi yeşil enerji, COP31 ve önceki iklim zirveleri uzun zamandır tartışılıyor. Yanlış hatırlamıyorsam COP29 Azerbaycan’da düzenlenmişti. Azerbaycan, petrol üretimi ve satışı bakımından önemli bir ülke. Ancak bu zirvelerde fosil yakıtlardan çıkış, elektrifikasyon, elektriğe dayalı üretim biçimleri ve madencilikten uzaklaşma gibi konular konuşuluyor.

Burada bir tutarsızlık var. Çünkü bu zirvelerde söz konusu politikaları tartışan aktörler, aynı zamanda fosil yakıtlardan üretim yapmaya ve kâr elde etmeye devam ediyorlar. Fakat fosil yakıtlardan elektrik üretiminin uzun vadede bir sınırı olduğunu da görüyorlar. Fosil yakıtlar tükeniyor. Yenilenebilir enerji kaynakları ise güneş ve su gibi kendini yenileyen kaynaklara dayanıyor. Dolayısıyla bu dönüşümü kendi çıkarları doğrultusunda, daha planlı ve buna uygun bir yapılanmayla gerçekleştirmek istiyorlar. Ancak bu, halkın yararına bir dönüşüm değil.

Yapay zekânın enerji tüketimine ve bunun doğaya verdiği zarara baktığımızda da benzer bir durum görüyoruz. Örneğin, yapay zekâdan kaynaklanan karbon salımını tek başına bir ülke gibi değerlendirdiğimizde, ABD ve Çin’in ardından üçüncü sıraya yerleşebilecek büyüklükte bir etkiden söz ediliyor. Yani oldukça büyük bir enerji tüketimi ve çevresel etkiden bahsediyoruz.

Bizim buradaki temel yaklaşımımız şu: Yenilenebilir enerjiye geçiş, dünya çapında mutlaka hayata geçirilmesi gereken bir dönüşüm. Üstelik bunun olanakları da oldukça yüksek. Ancak bu dönüşümün hem doğanın korunmasını hem de insanların elektriğe erişimini esas alması gerekiyor. Çünkü elektrik, insanların gündelik yaşamlarını sürdürebilmeleri açısından temel bir hak niteliğinde. Dolayısıyla enerji üretiminin doğrudan kâr ve buna dayalı yatırım mantığının dışında gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bu nedenle iklim zirvelerinde verilen vaatlerin ne ölçüde gerçekleştirilebileceği de tartışmalı. Örneğin, Türkiye’nin 2030’a kadar kömürden elektrik üretiminden çekileceği gibi hedefler konuşuluyor. Bunların çok gerçekçi olacağını düşünmüyorum. Ülkemizde neoliberal politikalar, dünya genelindeki uygulamalardan çok daha yoğun biçimde hayata geçiriliyor. Oysa yenilenebilir enerji alanında doğrudan kamusal yatırımlar yapılabilir. Örneğin EÜAŞ bu alanda önemli bir rol üstlenebilir. Ancak bunun yerine YEKA ve YEKDEM gibi programlar aracılığıyla şirketlere ve holdinglere büyük teşvikler sağlanıyor. Bu şirketler, daha düşük maliyetlerle çok daha yüksek kârlar elde edebiliyorlar. Ürettikleri elektriği yüksek bedellerle devlete satarken diğer yatırım ve üretim alanlarındaki elektrik tüketimlerini de mahsuplaşma yoluyla karşılayabiliyorlar. Böylece elektrik için neredeyse hiç ödeme yapmamış oluyorlar. Bütün bunların maliyeti ise sonuçta halkın üzerine yükleniyor.

Ö.Ö.: Mustafa Bey, artık yaklaşık 30 saniyemiz kaldı. Bir iki cümleyle hızlıca toparlayabilirseniz seviniriz.

M.A.: İşin bir boyutu da şu: Üyelerimiz arasında da sıkça karşılaştığımız durumlardan biri bu. GES ve RES gibi yatırımların yapıldığı yerler genellikle tarım alanları ve özel mülkler. Buralarda özelleştirme ya da Cumhurbaşkanı kararlarıyla gerçekleştirilen kamulaştırmalar yoluyla insanlar mülksüzleştiriliyor. Ardından çiftçiler veya yerel halk, kendi topraklarında kurulan santrallerde işçi olarak çalışmaya başlıyor.

Dolayısıyla bunu aynı zamanda bir mülksüzleştirme süreci olarak da değerlendirebiliriz. Bizim yaklaşımımız, yenilenebilir enerjiye geçişin bu tür mülksüzleştirme uygulamalarına karşı bir anlayışla gerçekleştirilmesi gerektiği yönünde. Uzattıysam kusura bakmayın.

S.S.M.: Hiç problem değil. Çok teşekkür ederiz.

Ö.Ö.: Çok teşekkür ederiz katıldığınız için.

M.A.: Biz teşekkür ederiz. Kolay gelsin.

S.S.M.: Sağolun, çok teşekkür ederiz. Bugün yayınımızda DİSK’e bağlı Enerji-Sen’in avukatı Mustafa Avcıoğlu konuğumuzdu. Haftaya yine DİSK’e bağlı Dev Maden-Sen Sendikası’ndan bir konuğumuz olacak. Önümüzdeki Salı saat 16:00’da görüşmek üzere, hoşçakalın.

T.E.: Hoşçakalın.

Ö.Ö.: Hoşçakalın. 

Benzer İçerikler

“İklim Krizine Karşı Dönüşüm, İşçi Sınıfının Gündelik Hayatını da İyileştirmeli”
13 Ekim 2026
Özdeş Özbay, Tuna Emren, Suda Sim Meriç, Eyüp Özer
Enerji bir meta mı yoksa kamusal bir hak mı?
29 Temmuz 2026
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay
Enerji Demokrasisinin Kamusal Yolu: Adil Geçiş Kimin Kontrolünde?
22 Eylül 2026
Özdeş Özbay, Tuna Emren, Suda Sim Meriç
Tarladan Ormana: İklim mücadelesinin emek cephesi
6 Ekim 2026
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Serap Baysal, Bahadır Tamer
  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki