Apaçık Radyo

Adalar'da Tek Bir At Bile Bırakmayacaklar mı?

22 Eylül 2026

Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, Atlar İçin Yeni Hayat Derneği’nin kurucusu ve Adaların Atları Platformu üyesi Yosun Karaca ile 22 Eylül Dünya Otomobilsiz Günü’nde Adalar’ın son atlarının gönderilmesini, yaya yollarının araçlara açılmasını, atların sağlıklı koşullarda Adalar’da yaşamalarının mümkün olup olmadığını ve 150 yıllık atlı yaşam kültürünün geleceğini konuşuyorlar.

Derya Tolgay: Merhaba, Dünya Mirası Adalar programına hoşgeldiniz.Ben Derya Tolgay. 

Bugün 22 Eylül, Dünya Otomobilsiz Günü. Dünyanın dört bir yanında şehirler yürümeyi, bisikleti ve temiz havayı konuşuyor. Bizim adalarımızda ise maalesef başka bir haber var. Geçtiğimiz hafta Adalar’da yıllardır yaşayan son atlar da zorla gönderildi. Atlar, doğdukları yerlerden ayrılmamak ve tırlara bindirilmemek için direndi. Adalılar da son ana kadar bu mücadelenin içindeydi. Çünkü Adalar’ın yaklaşık 150 yıllık ev sahibi ve hafızası olan atların gönderilmesi, ada yaşamının bir parçasının zorla koparılması anlamına geliyor.

Tarihte daha önce de böyle kırılmalara, koparılmalara tanıklık ettik. O zaman da insanlarımız sürülmüştü. 1923 nüfus mübadelesi, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 olayları, 16 Mart 1964’teki 20 kilo 20 dolar sürgünü, 1974 Kıbrıs Harekâtı ve giderek eriyen insan zenginliğimiz...

22 Eylül Dünya Otomobilsiz Günü, sürücüleri bir günlüğüne arabalarından vazgeçmeye teşvik ederken hava kirliliğinin azalmasına da dikkat çekiyor. Bizde ise tam tersi yaşanıyor. Adalar, yaya ilçesi olma özelliğinden vazgeçip arabalara yer açarken atlarımız Daday ilçesine gönderiliyor.

Bu arada bir bilgiyi de paylaşalım: Daday’ın Cittaslow, yani sakin şehir unvanı almasında Adalar’ın atlarının da katkısı oldu. Bu unvanı yakın zamanda aldılar. Oysa bizce Prens Adaları da tüm bu unvanları hak eden bir ilçeydi. Anlaşılamayan nedenlerle değerleri birer birer yok ediliyor.

Dönemin valisi, “Adalar’da tek bir fayton kalmayacak” demişti. Bugün gelinen noktada bu söz, “Adalar’da tek bir at kalmayacak” şekline dönüştü. İlçe Tarım Müdürlüğü de atları Adalar’dan göndermek için elinden geleni yaptı.

Bugün bu hafızanın nasıl korunabileceğini ve neler yapılabileceğini konuşmak üzere çok değerli bir konuğumuz var: Atlar İçin Yeni Hayat Derneği’nin kurucusu Yosun Karaca. Yosun, travma geçirmiş ya da yaralanmış atlar için bir rehabilitasyon merkezi işletiyor ve Adaların Atları Platformu’nun da üyesi.

Şimdi sözü Nevin’e bırakıyorum.

Nevin Sungur: Tekrar hoşgeldiniz Yosun Hanım. Sizinle tanışmaktan ve sizi programımızda ağırlamaktan çok mutluyum. Gerçekten çok önemli bir iş yapıyorsunuz.

Image
""

Sohbetimize geçmeden önce sizi kısaca tanıtmak istiyorum: Fotoğrafçılık eğitimi almışsınız. Öncesinde de Spor Akademisi’nde okumuşsunuz. 37 yaşınızda çocukluk tutkunuz olan atlarla yeniden buluşmuşsunuz. 2022’de at kurtarma ve rehabilitasyon çalışmaları yürüttüğünüz Yeni Hayat Derneği çiftliğini kurmuşsunuz. “O zamandan beri kurtardığım 22 at ve eşeğimle yaşıyorum” diyorsunuz. Şu anda da sayı aynı mı? Çiftlikte 22 at ve eşek mi var?

Yosun Karaca: Doğru, son sayımız bu. 

N.S.: Çok zor bir iş yapıyorsunuz. Biz Adalar’da atlara yer bulamazken siz bütün varınızı yoğunuzu onlara yer açmak için kullanmışsınız. Peki, sizde bu at sevgisi nasıl başladı?

Y.K.: Adalar’ın atları meselesine ve derneğe daha fazla zaman ayırabilmek için çok kısa bir şekilde kendimden bahsedeyim. 1980 Kırklareli doğumluyum. Çocukluğumda atlarla ve Romanlarla çok iç içe yaşıyorduk. Romanlar ve atlar Kırklareli’de her zaman hayatın bir parçasıydı. Sokaklarda, mahalle aralarında, hatta bizim evin karşısındaki boş alanda, çerge dediğimiz, göçebe yaşayan ve at arabalarıyla gezen Romanlar vardı. Göçebelik, göçerlik ve hayvanlarla birlikte yaşamak muhtemelen çocukluğumdan kalan şeyler.

Hayatın akışı daha sonra beni başka yerlere sürükledi ama su yolunu buluyor. Benim de yolum bir şekilde atlarla buluştu. Hayatıma çok travmatik bir at girdi. O zamanlar bu konuda oldukça cahildim. Atım da gerçekten çok zor bir attı. Hatta arkadaşlarım, “Seni görmek istemiyoruz çünkü bu at seni öldürecek ve biz buna şahit olmak istemiyoruz” demişlerdi. Gerçekten de hayatımdan pek çok insan uzaklaştı. Ama ben bu attan vazgeçmek yerine onu anlamaya karar verdim. “Bu atın problemini çözeceğim” dedikten sonra bu mesele beni sevmek dediğimiz şeye götürdü. Sevgi ve karşılığı...

D.T.: Atın, arkadaşlarınızı ürkütecek kadar büyük sorunu neydi?

YK: Çünkü kesimden kurtarılmış bir attı. Hayatı boyunca çok dayak yemiş, benden önceki sahibinin kemiklerini kırmış, onu hastanelik etmiş. Oradan kesime, kesimden de başka bir at çiftliğine gönderilmiş. Orada çok şiddetli eğitim yöntemleriyle eğitilmeye çalışılmış ama hepsini reddetmiş. Yani kendi hayatını kurtarmak için sürekli savaşmış, saldırmış.

Ben çok cahil olduğum için “Bu at çok uysaldır, seninle hayat boyu yaşar” denilince onu aldım. Ama ısıran, çifte atan, kısacası her yönüyle problemli bir at olduğu ortaya çıktı. Ondan sonra hayatım çok değişti çünkü onu ve onun özelinde atları anlamaya başladım. Sadece kendi atımı sevmekle yetinemeyeceğimi fark edip atların dünyasına girdim.

Atlar ve atçılıkla ilgili ciddi problemler var. Bu da beni etolojiye, yani hayvan davranış bilimine götürdü. Oradan da at psikolojisine derinlemesine daldım. Ginger, 2019’un başında hayatıma girdi. O günden beri herhalde atsız geçirdiğim tek bir gün bile yok.

Image
""

N.S.: Çok özel ve çok derin hayvanlar değil mi? 

Y.K.: Özel hayvanlar, çok derin hayvanlar. Ama ben bu derinliği mistik bir şeye bağlamayacağım. Çünkü doğada 55 milyon yıldır varlığını sürdüren bir tür. Dolayısıyla avcılardan korunabilmek ve hayatta kalabilmek için sürekli tetikteler. Hep gözlem hâlindeler. Hatta atlar ayakta da uyurlar. Yatarak uyumaları gerekir ama ayakta da uyuyabilirler çünkü her an kaçmaya hazır olmaları gerekiyor. Evrim sürecinde bu kaçışı hızlandırmak için dört tırnaktan tek tırnağa düşmüşler.

Dolayısıyla çevrelerini inanılmaz iyi okuyan, algıları çok açık hayvanlar ve bizi de çok iyi anlıyorlar. İçimizdeki korkuyu daha biz kendimiz hissetmeden onlar hissediyor. Korkuyorsak bunu biliyorlar çünkü kendilerini koruyabilmek için bizim ne hissettiğimizi, hangi duyguda olduğumuzu anlamak zorundalar. Onların bu kadar hisli olmaları da buradan geliyor.

Mesela kedilerimiz, köpeklerimiz avcıdır. O yüzden onların var olma ve hissetme biçimleri atlardan çok daha farklı.

NS: Sonra bu süreç bir dernek kurmaya kadar gitti, öyle mi?

YK: Sonra tüm varlığımı atlar için harcadıktan sonra, “Elimde 15 atla ne yapacağım?” deyip 2022’de bir dernek kurdum. Derneği kurana kadar üç yıl boyunca her şeyi tamamen kendi kaynaklarımla karşılamaya çalıştım. Ama hayvanları kurtarmak, bir yerden başka bir yere taşımak ve tedavilerini yaptırmak çok masraflı işler. Bu yükü üç yıl taşıyabildim. Sonrasında ise “Benden bu kadar” deyip bırakamadım, sürdürmek istedim. Çünkü garip bir şekilde bu misyonun bana yüklendiğini hissettim.

Baktığımız şeyi görüyoruz ya, sürekli karşıma yardıma ihtiyacı olan atlar ve eşekler çıkmaya başladı. “Bunu aldıysam onu neden almıyorum?” deyip sahiplenmeye başladım. Ama şimdi daha kontrollü ilerliyorum çünkü çiftlikte 22 hayvan var. Hepsi özel ilgiye ihtiyaç duyan, bakım masrafları yüksek hayvanlar. Mesela iki ay önce kurtardığımız görme engelli bir atımız var.

O yüzden artık bazılarını çiftliğe getirmeden başka yerlere yönlendiriyorum. Birkaç gün içinde organizasyon yapıp atlarla birlikte yaşamak isteyen insanlara sahiplendiriyorum. Bazıları içinse hiçbir şey yapamadan kalıyorum.

N.S.: Çiftliğiniz nerede? 

Y.K.: Çanakkale Bayramiç’te kiralık bir arazideyiz. Daha önce kendi arazimizdeydik ama arazinin benim baş edemeyeceğim sorunları vardı. Bu yüzden çiftliği beş ay önce Bayramiç merkeze taşıdım.

N.S.: Nasıl geçiniyorsunuz atlarla beraber? 

Y.K.: Ben çiftlikte atlarla birlikte yaşıyorum. Çiftlik derneğe ait ve derneğimiz bağışlarla ayakta duruyor. Dolayısıyla başka bir işim ya da yaşamım yok. Neredeyse haftanın yedi günü, günün 24 saati atlarla birlikteyim.

N.S.: Nasıl geçiniyorsunuz derken aslında çiftliği kastetmiştim. Oradaki masrafları nasıl karşılıyorsunuz? 

Y.K.: Tamamen bağışlar üzerinden; dernek bağışlarla yürüyor. 

Video file

D.T.: Ben de burada bir şey sormak istiyorum. Kedi ve köpeklerin masraflarını aşağı yukarı biliyoruz ama atlar 500 kilonun üzerinde hayvanlar. Beslenmelerinin yanı sıra tımarları, tırnak bakımları gibi oldukça kapsamlı ihtiyaçları var. Bunlar için hem insan gücü hem de maddi kaynak gerekiyor. Peki, gerçekten yeterli kaynağa ulaşabiliyor musun?

Y.K.: Derya, aslında yeterli kaynağa ulaşamıyorum. Her ayımız kaygıyla geçiyor çünkü çoğu zaman yapılması gerekenler arasında seçim yapmak zorunda kalıyorum. Örneğin iç parazit uygulamalarının ya da tırnak bakımlarının zamanı geliyor. Bazılarının sağlık sorunları nedeniyle röntgen çekilmesi gerekiyor. Kimi zaman bunları ertelemek zorunda kalıyoruz. Önce güvenlik, sonra karnımızı doyurmak. Diğer ihtiyaçlar hep sonraya kalıyor.

Nalbant Bursa’dan ya da İzmir’den geliyor. Yapabildiklerimi kendim yapıyorum. Eşeklerin ve bazı atların tırnaklarını kendim kesiyorum. Ama nalbantlık gerçekten çok zor bir iş. Nalbant arkadaşlara güç kuvvet diliyorum.

D.T.: Adalar’da biz buna çok şahit olduk, ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Adaların Atları Platformu’nun 2020 yılında hazırladığı atlarla ilgili bir rapor var. İBB’nin sahiplendirdiği söylenen 860 atın büyük bölümünün akıbeti bilinmiyor. Nakliye sırasında birçoğunun öldüğünü, bir bölümünün de sonradan kaybolduğunu biliyoruz. Hatta Apaçık Radyo’da bu konuyla ilgili 20’den fazla program yaptık.

Son olarak, bugün Adaların Atları Platformu’ndan arkadaşımız Zeynep’in İlçe Tarım Müdürlüğü’nden aldığı bir bilgi var. Şu anda Adalar’da İBB’ye ait sekiz at, pedigreli, yani yarış atı denilen bir at, bir tay ve şahıslara ait altı at bulunuyor.

Yaklaşık 1800 atımız vardı. Nasıl gönderildiklerini hepimiz biliyoruz. Ruam gerekçesiyle ahırlara kapatıldılar ve bir bölümü hareketsizlikten öldü. O dönemde “Atları salalım, yılkı olsunlar, yaşasınlar” gibi son derece romantik söylemler de ortaya atılmıştı. Sen de hatırlıyorsundur, çok konuşulmuştu. İnsanlık ve hayvanlık tarihini, bilimi göz ardı ederek böyle söylemlerde bulunmak çok ilginçti. Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir ama böyle bir şey gerçekten mümkün mü?

Y.K.: Böyle bir şey mümkün değil. Şu anda kendi mutfağımı kuramadığım için vegan değilim ama o dönemde vegandım ve hayvan hakları savunucusuyum. Bir kurtarma çiftliğim var. Gerçi başlangıçta kurtarma çiftliği değildi, süreç içinde dönüştü. Önceleri bir, sonra iki, ardından dört atımla yaşıyordum. Kurtarma çalışmaları benim için üçüncü attan sonra başladı.

Şimdi ortada 1800 atın varlığı gibi bir gerçek var. Bu atları kimsenin bir yerde toplayıp bakamayacağı da bir gerçek. Biz özgürlük kavramına çok takılmış durumdayız ama temel ihtiyaçları karşılamadan, altını doldurmadan özgürlük inanılmaz anlamsız bir sözcük. Özgürlük için çok fazla dinamik gerekiyor. Ayrıca özgürlük ne demek, nerede başlıyor ve nerede bitiyor?

Ben o dönemde vegan arkadaşlarım tarafından epey aforoz edildim çünkü ata binmeyi de seviyorum. Vegan Equestrian ve Ethical Equestrian diye kavramlar var. Biz faytonlara karşı çıkan insanlara şunu anlatamadık: Bu atlar ölecek, ölmek zorunda kalacak. Çünkü bu kadar atı barındıracak, bakımlarını yapacak ve besleyecek bir kaynak yok. Hiç kimse bu yükün altına giremez.

“Özgür olsunlar, ben hepsine bakarım” diyen insanları bile duydum. Bu, rüya bile değil. Böyle bir şey olamaz.

D.T.: Ama diğer taraftan altılı ganyan, at yarışları alabildiğine devam ediyor. Büyük paralar kazanılıyor, pek çok vergi toplanıyor. Hayvan hakları açısından ise hiç ses çıkarılmıyor.

Y.K.: Çünkü karşımızda çok büyük bir güç ve inanılmaz bir zenginlik var. Faytoncuların üzerine gitmek ise çok kolaydı. Bana göre, örgütlenme ve mücadele deneyimleri olmadığı için sahip oldukları değeri koruyamadılar.

D.T.: Kurumlar da denetlemelerinin hiçbirini yapmadı. Kaçak atların nasıl getirildiğini çok iyi gözlemledik. 

Image
""

Y.K.: Atadan dededen faytoncu olanlar, Ada dışından gelenler tarafından çok ezildiler. Korkunç bir turizm baskısı altında fayton meselesi ahlaksız ve kötü bir noktaya sürüklendi. Oysa yapılması gereken bu işi düzenlemek, ehliyetlerin alınmasını sağlamak, hayvanlar için uygun bakım alanları oluşturmak ve veteriner hekimler görevlendirmekti. Yurt dışından modern atçılık ve at arabacılığı konusunda uzmanlar getirilebilirdi. “Biz bu işi nasıl daha iyi yapabiliriz? Nasıl at dostu bir yaşam yaratabiliriz?” diye sorabilirdik. Aslında bunun pek çok çözümü vardı.

Hayvan hakları için çalışan, otuzdan fazla at ve eşeği kurtarmış bir insan olarak atların çalışmasının kötü bir şey olmadığını belirtmek isterim. Vegan atçılık diye bir kavram var. Atın yaşam biçimine, türüne özgü ihtiyaçlarına dikkat ederek, at dostu yaklaşımlarla, hayvanı zorlamadan onunla yoldaş olarak bir şeyler yapmak mümkün.

Şehirde yaşayan insanlara şunu anlatamıyoruz: Bizim gibi kırsalda hayvanlarıyla yaşayan insanların hayatları da onlarla iç içe geçiyor. Birlikte yaşamak, birlikte çalışmak, birlikte beslenmek...

Yaklaşık 20 yıl önce Antalya’ya gittiğimde bir faytoncuya rastlamıştım. İnanılmaz bakımlı, çok güzel, tek atlı bir faytonu vardı. O zamanlar bu meseleyle ilgili kafamda bir netlik yoktu. Adamın yanına gidip “Yazık değil mi hayvana? Güneşin altında çalışıyor” demiştim.

Suçlamak da çok kolay Derya. Eğer gerçekten hayvanların yaşamasını ve refahını istiyorsak atları tanıyan, atçılıkla ilgilenen insanların da yer aldığı topluluklar oluşturmalı, hep birlikte bu meseleye çözüm bulmak için çalışmalıydık.

D.T.: Ama çok çalışıldı Yosun. Pek çok çözüm önerisi geliştirildi. Sivil toplum kuruluşları ve gönüllü Adalılar, atların iyi koşullarda yaşayabilmesi, ormanda dolaştırılması ve orman ekosistemine katkı sunabilmesi için çeşitli çözümler üretti. Adaların Atları Platformu da bu süreçte kuruldu.

Şehir plancılarının, mimarların ve uzmanların katıldığı kapsamlı bir kolektif çalışma yürütüldü. Bunlar, Adaların Atları Platformu ve Dünya Mirası Adalar gibi iki gönüllü uzman kuruluşun çabalarıyla gerçekleşti. Üstelik bu çalışmalar, önemli veriler ve çözüm önerileri olarak kabul edilip daha sonra İBB planlarına da dahil edildi. Ama ardından muazzam bir indirgemecilik ve kolaycılıkla her şey bir günde kesiliverdi.

Y.K.: Demin kaldığım yerden devam edeyim. Faytoncu ne dedi biliyor musunuz? “Biz birlikte çalışıyoruz, paramızı birlikte kazanıyoruz. Makul saatlerde çalışıyoruz. Evimize gittiğimizde de kocaman bir orman zaten onun” dedi.

Hayal ettiğimiz, aslında olması gereken bu. Birlikte çalışabilmek, bir yaşam partneri olabilmek çok değerli. Kurtarma köpeklerini böyle yargılamıyoruz. Bir köpek depremde bir insanı kurtardığında mutlu oluyoruz, değil mi? O da çalışan bir hayvan ve bir eğitim sürecinden geçiyor.

Atlar için de günde iki üç saatlik makul bir çalışma süresi çok sağlıklı. Bundan gurur duyuyor, keyif alıyorlar. Gerçekten insaflı, konforlu, bütün ihtiyaçlarının karşılandığı bir hayat yaşıyorlarsa, türlerine özgü ihtiyaçları gözetiliyorsa, en az beş, on, yirmi dönümlük bir alanda serbestçe dolaşabiliyor ve güçlerini aşmayacak şekilde günün birkaç saatinde çalışabiliyorlarsa bir insan ve hayvan için bundan daha güzel bir hayat düşünemiyorum.

D.T.: Yarış atlarına ne olacak? 

N.S.: Pardon, araya gireceğim. Çok az vaktimiz kaldı. Ben konuşmayı bölüp şunu sormak istiyorum: Başlığımızda olduğu gibi Adalar’da hiç at bırakmayacaklar mı gerçekten? 

Y.K.: Bana öyle geliyor ki planlar çoktan yapılmış. Sunduğumuz bütün tasarıların ve önerilerin, “Güzel planlar, teşekkür ederiz” denilerek bir kenara bırakıldığını düşünüyorum. Oysa Adalar dünyanın en güzel Cittaslow kasabası olabilir, turizm baskısı azaltılabilirdi. Mesela faytonlara yalnızca Ada’da yaşayanlar binebilir, turistlerin kullanımı sınırlandırılabilirdi.

İki faytonu ama 14 atı olan bir faytoncu biliyorum. Atlar dönüşümlü olarak o kadar az çalışıyordu ki sezon dışında Ada’da serbestçe dolaşıyorlardı, değil mi?

DT: Evet, bunun yanı sıra bu işin bir de mafyası vardı. Aslında kanunlar yeterliydi ama uygulanmamaları ve mafyaya göz yumulması bizi bugünlere getirdi. Siviller olarak Adalar’da tek bir at bile bırakılmamasına itiraz etmemiz gerekiyor. En başta da hayvan hakları savunucularının bu meseleye sahip çıkması gerekiyor, değil mi?

Image
""

NS: Bu kalan atlar ne olacak bu arada? 

Y.K.: Sanırım sekiz at kaldı ve onlar da zabıta atı olarak çalışıyor. Peki, ne dendi, ne istendi? “Faytona binmeyin, atlar ölüyor. Atlar özgür olsun, faytonlar yasaklansın” dendi. Ama o atlardan bir tanesi bile özgür olmadı. Başka şehirlerde, başka işlerde çalışmaya başladılar. Kimisi köylülerin tarlasında yük çekiyor, bir kısmı belki de çoktan öldü.

İzmir’deki bütün fayton atları medikal malzeme oldular, serum fabrikasına gönderildiler. O atlar bir yıldan fazla yaşayamaz, çoktan öldüler. Bu atların çoğu da kesime gitti.

D.T.: Çipli atların bir kısmının sınır dışına çıkışı yapıldı.

N.S.: Kapatmamız gerekiyor. 

D.T.: Kapatmadan istersen hem sen çağrını yap, hem de Instagram adresini söyle lütfen. 

YK: Beni davet ettiğiniz ve bu fırsatı verdiğiniz için ikinize de çok teşekkür ediyorum. Bütün dinleyicilere de teşekkürler. Derneğimizin adı Atlar İçin Yeni Hayat Derneği. Çanakkale’nin Bayramiç ilçesindeyiz. Ziyaret etmek isterseniz her zaman bekleriz.

Derneğimiz bağışlarla ayakta duruyor. Çok sayıda atın hayatını kurtarmaya ve onlara daha iyi yaşam koşulları sunmaya çalışıyoruz. Bizi desteklerseniz çok seviniriz. Sosyal medyadan takip etmeniz bile bizim için değerli.

D.T.: Biliyorum, çok az destekçiniz var. Bu nedenle dinleyicilerimize çok iyi bir duyuru oldu bu. 

N.S.: Çok teşekkürler katıldığınız için. 

Y.K.: Çok teşekkür ederim. 

N.S.: Görüşmek üzere, kolaylıklar diliyorum. Çok önemli bir şey, çok kutsal bir şey yapıyorsunuz. Kolaylıklar diliyorum. 

Y.K.: Herkese güzel günler diliyorum. Hoşçakalın. 

D.T.: Çok sağol. 

N.S.: Adalar hepimizin! Keşke atlarla beraber diyebilseydik. 

Benzer İçerikler

Doğanın ritmiyle ahenkle yaşamak
28 Ekim 2025
Derya Tolgay
Kargaların Tanıklığında İstanbul, Adalar
9 Eylül 2026
Derya Tolgay, Nevin Sungur, Kemal Gökhan Gürses
  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki