"Değişimin sistematik olması gerekiyor"
Suda Sim Meriç: Yeryüzünü onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı’na hoşgeldiniz! Ben Suda Sim Meriç.
Tuna Emren: Ben Tuna Emren.
S.S.M: ...ve teknik masada da Feryal Kabil bize destek veriyor.
Bugünkü konuğumuz, Britanya'da iklim hareketi ile sendikal hareketi uzun yıllardır bir araya getiren isimlerden Suzanne Jeffery.
Suzanne hem bir çevre aktivisti hem de sendikacı olarak iklim krizi, emek ve adil geçiş üzerine çalışıyor. Halihazırda Britanya'nın en köklü iklim kampanyalarından Campaign against Climate Change / İklim Değişikliğine Karşı Kampanya’nın (CACC) başkanı.
Daha öncesinde One Million Climate Jobs Campaign / Bir Milyon İklim İstihdamı Kampanyası'nın öncü isimlerinden biriydi - ki bu kampanya milyonlarca yeni ve güvenceli iklim istihdamının kamu yatırımlarıyla oluşturulmasını savunuyordu.
Ayrıca, COP26 öncesinde Birleşik Krallık'taki en geniş sendikal iklim seferberliklerinden birinin kurulmasına da katkı sunmuştu.
Son yıllarda ise Year of Trade Union Climate Action / Sendikal İklim Eylemi Yılı kampanyasının örgütlenmesinde aktif rol oynuyor. Programa hoşgeldin Suzanne.
Suzanne Jeffrey: Beni ağırladığınız için teşekkür ederim.
S.S.M: Biz teşekkür ederiz.
Uzun yıllardır, iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik sendikal çalışmaların tam merkezinde yer aldınız. “Bir Milyon İklim İşi” kampanyasından “Sendikaların İklim Eylemi Yılı”na kadar, İngiltere’nin en etkili iklim aktivizmi girişimlerinden bazılarının oluşturulmasına katkıda bulundunuz.
“Sendikaların İklim Eylemi Yılı” girişiminin ne hakkında olduğunu bize anlatır mısınız? Sendikalar ne tür etkinlikler düzenliyor ve bu girişimle neyi başarmayı umuyorsunuz?
S.J: Çok teşekkür ederim. Bence bu, benim için oldukça hoş bir tanıtım oldu.
Oldukça küçük bir kampanya grubuyuz, ancak sizin de bahsettiğiniz gibi bazı önemli girişimlerde bulunduğumuzu düşünüyorum. Bence “Sendikaların İklim Eylemi Yılı”nı gündeme getirmemizin sebebi, sendika hareketi içinde bu konu etrafında örgütlenme konusunda karşılaştığımız bazı zorluklardı. Bu meseleyi, sendika hareketinin sadece bir kısmı için değil, tüm sendikal hareket için, bir işçi sınıfı ve sendika meselesi olarak çerçevelemek gerçekten çok önemli.
Geleneksel olarak, iklim meselesi, “adil geçiş” meselesi sendikal hareketin içinde karbon salımı yoğun sektörlerde çalışanlar etrafında, yani çok dar bir çerçeveye sıkıştırılarak ele alınıyor. Bu yaklaşım en iyi ihtimalle, “yeşil işler” ya da “iklim işleri” etrafında kampanyalar için bir alan yaratır. En kötü ihtimalle ise, iklim krizinin işçi sınıfı üzerindeki etkisinin anlaşılmasını ciddi şekilde sınırlar.
Bu durum, sendikal hareketin bazı kesimlerinin geçişe direnmesine, hatta petrol ve gaz sektörünün devamını ya da genişlemesini talep etmesine yol açabilir –ki bu, şu anda Britanya’da yaşanmakta olan bir durum.
Bu nedenle, iklim krizini işçi sınıfının tamamını etkileyen bir işçi sınıfı meselesi olarak daha geniş bir bakış açısıyla ele almak istedik. Bu kriz işyerlerimizi, evlerimizi, topluluklarımızı, kamusal hizmetleri, gıdamızı ve sağlığımızı etkiliyor. İşçiler olarak hepimiz bu durumdan etkileniyoruz. Bunu, özellikle Avrupa’da bu yıl yaşanan aşırı hava olayları bağlamında çok net ve açık bir şekilde gördük. Dolayısıyla, bu gerçekten hepimiz için bir sendika meselesi ise, sendikaların adil bir geçişin ötesinde birçok farklı düzeyde örgütlenmeleri, çeşitli tartışmalarda öne çıkmaları, sendika ve işçi sınıfı hareketi içinde iklim krizinin aciliyetini ve toplumlarımızı dönüştürerek fosil yakıtlardan uzaklaşmamızın aciliyetini tartışmada galip gelmeyi temel bir hedef olarak benimsemeleri gerekir.
“Sendikaların İklim Eylem Yılı”, bunu gerçekleştirmenin bir yolu olarak, söz konusu zorluklar ele alınarak tasarlandı. Britanya’daki kamu sektörü sendikalarımızdan biri olan UNISON her yıl farklı bir kampanya teması seçiyor, bu yılı da iklim faaliyetlerine adadı. Biz de bu fikirden yola çıktık ve ardından bunu sendikal hareketin geneline yaymaya çalıştık. Aktivistlerin bulunduğu yerlere önergeler sunduk, bu fikri destekleyen ulusal sendikalara önergeler sunduk ve sonunda Britanya genelinde sendikaları koordine eden Sendikalar Kongresi’ne (TUC) bir önerge sunduk.
Tabii ki bazı itirazlarla karşılaştık ama girişim genel olarak başarılıydı. Bizim kampanya grubumuzun öncüsü olduğu bir dizi eylem de gerçekleşti. Örneğin, geçen yıl Brezilya’da düzenlenen COP ile aynı zamana denk gelecek şekilde bir işyeri eylem günü çağrısı yaptık. Bu çağrıda, mümkün olduğunca çok sayıda sendikadan işyerlerinde bir eylem düzenlemelerini istedik. Bazı sendikalar bu çağrıyı benimsedi ve kendi sendikalarına göre adapte etti. Örneğin, ben ortaokul öğretmeniyim. Ulusal Eğitim Sendikası (NEU) üyesiyim; başka eğitim sendikalarıyla bir araya gelerek ulusal bir konferans düzenledik. Konferans gerçekten başarılı geçti; 300’ün üzerinde sendikacı ve aktivist katıldı. Bu sayede işyerlerimizde ve eğitim sistemi içinde iklim krizi etkisini ve önemini ele alabildik.
Yakın zamanda yaşanan aşırı hava olayları ve özellikle de sıcak dalgaları, işyerlerinde sıcaklık sorununa daha net odaklanılmasını sağladı, bu yaklaşımda Avrupa Sendikalar İklim Eylemi’nin katkısı da var elbette. Britanya’da işyerlerinde ulusal bir maksimum sıcaklık sınırı talep eden bir kampanya geliştirildi. Bu olumlu bir gelişme. Bahsi geçen kampanya bir ivme ve devamlılık kazandı, çeşitli sendikalara yayıldı ve Sendikalar Kongresi (TUC) tarafından da desteklendi. Sendikaların İklim Eylemi Yılı olmasaydı bunlar da olamazdı demiyorum tabi, ama bu girişimin bizlerin de biraz daha hızlı tepki verebilmesi için bir fırsat sunduğunu, bir alan yarattığını düşünüyorum.
Devam sorunuz olan “Ne başarmayı umuyorsunuz?” kısmına geçecek olursam... Bu arada, bu yılı “İklim Değişikliğine Karşı Kampanya” (Campaign Against Climate Change) olarak ulusal bir konferansla kapatacağız. Bu süreçte neler, oldu neler olamadı, bunları konuşacağız ve bence bu süreç de gerçekten önemli. Yapılanları tam anlamıyla kusursuz bir başarıymış gibi sunmak yanlış olur çünkü durum öyle değil. Ancak tüm bu süreç değerlendirmemiz ve geliştirmemiz gereken fırsatlarla dolu.
İlerleyen yıllarda da bu kampanya çalışmalarını sürdürmek, genişletmek, geliştirmek ve artırmak için de fırsatlar aramamız gerekiyor.
T.E.: Evet, öyle olmasını umuyoruz.
S.J.: Kesinlikle.
T.E.: Bu röportajı hazırlarken, bize bugün tartışılması gereken en önemli konulardan birinin aşırı sağın yükselişi, iklim inkârcılığı ve iklim politikalarına karşı artan tepki olduğunu söylemiştiniz. Şu anda birçok ülkede, iklim politikalarının işçilere yönelik bir tehdit olarak gösterildiğini ve iklim eylemlerinin de istihdam, yaşam standartları ve işçilerin çıkarları açısından olumsuz bir durum gibi sunulduğunu görüyoruz.
Sizce bu anlatı bugün neden bu kadar etkili hale geldi ve sendikalar buna karşı çıkmada nasıl bir rol oynamalı?
S.J.: Bence bu korkunç sağcı tepkiye karşı koymamız kesinlikle hayati önem taşıyor. Ve iklim kriziyle ilgili bahsettiğin siyaset ve anlatı, aşırı sağ anlatısının kilit unsurlarından biri.
Nasıl başarılı oldular? Bu Trump’ın iki seçimde de, göz ardı edilmiş işçi sınıfı içindeki desteğini kazanmakta kullandığı başarılı bir stratejiydi. Aşırı sağ, yükselişine tanık olduğumuz tüm ülkelerde bir nevi bu stratejiyi benimsedi. Trump, Farage, Le Pen, ADF, Türkiye’deki aşırı sağ...
Bu stratejileri de başarısız neoliberal ekonomi politikalarının ve bunların işçi sınıfı toplulukları üzerinde yarattığı yıkıcı etkinin üzerine inşa ettiler. Bu süreçte işçi sınıfına, sorunlarının sebebi olarak üç unsur tanıttılar. Birinci unsur, göç. İkincisi, “yeşil politikaların” ve “net sıfır” hedefinin, yaşam standartları üzerinde olumsuz bir etki yarattığı algısı. Üçüncüsü ise, özellikle kadınları ve toplumsal cinsiyet konularını içeren ilerici politikalar. Tüm bu unsurların bir araya gelerek işçi sınıfı topluluklarını adeta yok ettiğini iddia ediyorlar.
Sanki önceden hazırlanmış bir senaryo gibi, bu strateji başarılı oldu ve onlar da seçim başarılarını böyle kilit unsurlar üzerine inşa etmeye devam ediyorlar.
Ne yazık ki, iklim meselesinde, sosyal demokrat partilerin iklim kriziyle ilgili olarak sıklıkla benimsedikleri neoliberal politikaların, bilindiği üzere olağanüstü derecede zayıf ve etkisiz olması ve genellikle iklim krizini çözmek için gerekli olduğunu bildiğimiz büyük yapısal değişiklikler yerine davranışları değiştirmek için bireysel vergilendirmeye büyük önem veren politikalar olması da bu duruma bir nevi katkıda bulunuyor diyebilirim.
Dolayısıyla, bu tür başarısız iklim politikalarının olduğu, ekonomik değişimin aslında neoliberal kapitalist stratejilerden doğduğu bir ortamda, aşırı sağ, söylemek istediklerini kabullendirmek için geniş bir alan bulmuştur. Temel hedefleri açıkça petrol ve doğalgazı rehabilite etmektir. Bunu Trump örneğinde çok net görebilirsiniz. Oradaki egemen sınıfın gündeminin önemli bir parçası oldu bu mesele.
S.S.M.: “Kaz bebeğim, kaz.” Trump’ın meşhur sözü.
S.J.: Evet, kesinlikle.
Ayrıca, bunun çok temel bir başka yönü de işçi sınıfı topluluklarını bölerek, onlara karşı birleşmek yerine birbirimizle kavga etmemizi sağlamak. Bizi böyle zayıflatıyorlar.
Buna direnmemiz lazım. Ve bence bunun için gerekli üç unsur var. Birincisi, bunun son derece tartışmalı bir konu olduğunu kabul etmek. Örneğin, seçimlerde ilerici politikalar ve ilerici siyasi partiler varsa, bunlar genellikle kazanabilir. Başarılı bir şekilde kazanabilir ve alternatif bir yolun varlığını göstererek, insanların sorunlarına gerici cevaplar yerine başka çözümler aradıklarını ortaya koyabilirler. Dolayısıyla toplumdaki bölünmeleri fark etmek, bu anlatıyı destekleyen ezici bir çoğunluk olmadığını kabul etmek, direnişimiz için gerçekten çok önemli bence.
İkincisi, pes etmemek. Bence iklim hareketi içinde ya da sol kesimde, örneğin Amerika’da çeşitli sosyalistlerin “iklim değişikliğinden bahsetmeyelim” dediği bir eğilim var. “Bunu sadece bir enerji fiyatı sorunu olarak ele alalım,” diyorlar. Ve bence bu çok büyük bir hata; çünkü iklim krizini bu şekilde anlamaya başlayınca bir boşluk oluşuyor. O boşluğu da sağ kanat dolduruyor. İklim inkarcılığıyla ve benzeri düşüncelerle. Bu insanları ifşa etmeliyiz. Örneğin, Britanya’da Farage, petrol ve gaz şirketleri tarafından finanse ediliyordu. Kendisi zaten varlıklı bir adam. Başlıca hedefleri, zenginlerin vergilerini azaltmak, emekli maaşlarımızdan kesmek ve büyük petrol veya gaz şirketlerinin kârlarını yeniden canlandırıp korumaktı.
Bu alanda alternatiflere ihtiyacımız var. Sendikalar bu konuda bir rol oynayabilir mi? Bence oynamak zorundalar, ama sendikal hareket içinde de bu konu biraz tartışmalı. Kimileri, belirli ölçüde fosil yakıt çıkarımına devam edebilirsek enerji fiyatlarımızın daha düşük olacağını düşünüyorlar. Dolayısıyla, bence sendika hareketi içinde de örgütlenmeliyiz. Yani, bunun bir işçi sınıfı ve sendika meselesi olduğu anlayışını sürdürmek için. İklim krizine yanıt olarak örgütlenmeliyiz.
S.S.M.: Şimdi günümüzde karşı karşıya olduğumuz soruna geçmek istiyorum. Özellikle bu yaz Avrupa kıtasında ve İngiltere’de yaşanan yakıcı sıcaklar ve aşırı hava olayları... Seller ve aşırı sıcaklar gibi iklim etkilerinin, dünyanın birçok yerinde çalışma hayatını şimdiden değiştirdiğini görüyoruz.
Peki, böyle bir ortamda geleceğe baktığımızda, size umut veren nedir? Yani, bugün karşı karşıya olduğumuz ve hayatımızı son derece olumsuz etkileyen iklim krizine karşı adil ve etkili bir yanıt oluşturmak için iklim istihdamı kampanyaları ve sendikalar açısından en büyük fırsatları nerede görüyorsunuz?
S.J.: Bana ne umut veriyor? Bu biraz zor bir soru, değil mi? Umut etmek zor olabiliyor.
S.S.M.: Umudunuz var mı, diye sormak lazım belki de.
S.J.: Bence de! Bu kesinlikle geçerli bir soru, çünkü insan gerçekten zorlanıyor. Umutlu olabilmek kolay değil. Etrafınıza bakıp, durdurulamayan iklim krizinin yol açtığı yıkımı gördüğünüzde... Özellikle de aşırı sağın iklim inkârında “gerçek olsa bile yapabileceğimiz hiçbir şey yok” şeklindeki yeni yaklaşımlarında başarılıymış gibi gözüktüklerinde...
Bu kesinlikle ortaya çıkan yeni bir akım ve insanların da “peki, bu konuda yapabileceğimiz bir şey var mı?” diye sormasına sebep oluyor. Elbette var!
Peki bana umut veren nedir? Bence tarih bana umut veriyor. Çünkü tarihe baktığımızda, geçmişte kayda değer değişiklikler yapabildiğimizi biliyoruz. Tarihin herhangi bir döneminde bir durum kaçınılmaz gibi göründüğünde, asla sona ermeyecekmiş gibi göründüğünde… Bu ister kölelik olsun ister Güney Afrika’daki Apartheid, ister kadınların oy hakkının tanınmaması olsun... Hiçbir şeyin değişmeyeceği sanılıyordu ama hareketler değişimi getirdi.
Bu yüzden tarihin bana, istediğimizin imkansız bir şey olmadığına dair kesinlikle umut verdiğini düşünüyorum. Yaşadığımız dünyada önemli, anlamlı ve gerekli değişiklikleri gerçekleştirecek güce sahip olduğumuzu biliyoruz. Bana umut veren diğer şeyler ise ilerici hareketlerin direnci. Ortaya çıkarlar ve yeniden doğalar, hem de hiç beklemediğiniz anlarda. Bazen gerekli unsurların mevcut olduğunu açıkça görebilirsiniz ve bence bunların bir kısmı kesinlikle mevcut.
Ciddi bir kriz yaşıyoruz. Çeşitli platformlarda direnişler de var ve ilerici hareketler ortaya çıkmaya, sokaklara dökülmeye, iktidardakilere meydan okumaya devam ediyorlar. “İklim ve istihdam kampanyalarının rolü nedir?” gibi bir soru gelebilir. Bence önemli bir rolleri var. Ancak bunları daha geniş bir kampanyanın parçası olarak düşünmemiz ve önemli bir değişim yaratabileceğimiz fırsatları kollamamız gerektiğini düşünüyorum.
Bence iklim istihdamı kampanyalarını, gerekli olduğunu bildiğimiz değişiklikleri gerçekleştirecek tek araç olarak görürsek bazı zorluklarla karşılaşırız. Çünkü değişimin sistematik olması gerekiyor. Ve bunu başarmak için daha güçlü hareketlere, daha güçlü işçi sınıfı örgütlerine ihtiyacımız var. Bu yüzden bence bunları daha geniş bir mücadele bütününün parçası olarak konumlandırmalıyız. Ve tabii ki, bu odağın yanı sıra diğer hareketlerin yanında yer almaya da hazır olmalıyız.
T.E.: Teşekkür ederiz. Bildiğiniz gibi, Türkiye bu yıl COP’a ev sahipliği yapacak ve pek çok kişi COP sürecine olan güvenini yitirmiş durumda.
Yine de bu zirveler, bizim için, hareketlerin örgütlenmesi açısından hâlâ bir fırsat sunuyor. Hükümetlerin ne dediği ya da müzakereler sırasında ne üzerinde anlaştığına bakılmaksızın, bu yılki COP bağlamında konuşursak, sendikaların başarılı olabilmesi için ne gerekiyor?
S.J.: Evet, bu fırsatların hâlâ önemli olduğuna katılıyorum. COP31’e rağmen, yani 31 yıllık başarısızlığa rağmen, bu tür etkinlikler hareketin bir araya gelmesi ve örgütlenmesi için önemli fırsatlar sunuyor ve bence bunun kilit unsurları kesinlikle sokaklarda olmak. Çünkü 2019’daki iklim grevlerinin azalmasından bu yana iklim hareketinin sokaklarda daha az görünür hale geldiğini hissediyorum.
Pek çok nedenden ötürü, insanlar iklim meselesi için sokaklarda örgütlenmekten uzaklaştılar. COP’lar ise bize bunu yapabilmemiz için son derece net bir fırsat sunuyor. Görünür olmalıyız.
Ve her görünür olmaya çalıştığımızda, sanırım kendimizi de biraz şaşırtıyoruz. Özellikle de bu yıl, Avrupa’da yaşadığımız aşırı hava olayları, COP31 etrafında nasıl örgütleneceğimize dair bir faktör olmalı. Umarım Türkiye’deki organizasyonların içindeki aktivistlerden sendika hareketi içindeki aktivistlere, bu mobilizasyonları desteklemeleri için açık bir davet gelir.
Peki başarı nasıl olurdu? Şöyle hayal edebiliyorum: Sendikaların öncülüğünde düzenlenen kitlesel eylemler. Bu eylemlerin ön saflarında, örneğin Avrupa genelinde korkunç orman yangınlarıyla mücadele etmiş itfaiyeciler yer alsa, bu durumun bir işçi sınıfı meselesi olduğunu açıkça ortaya koyabilirler. İşyerlerinde eylem günü, sendikal faaliyet günü çağrısı yapılsa harika olurdu. Bu sayede ağlar genişler, güven artar. Bunu bir işçi sınıfı ve sendika meselesi olarak gören, içinde bulundukları alanda, bunu gündemi olarak belirleyip örgütlenmek isteyenlerin sayısı artar. Bu nedenle, Sendikaların İklim Eylemi Yılı liderlerimizden birinin sözlerini alıntılamak istiyorum. Sendika liderlerimizden biri, aşırı hava koşulları bağlamında Facebook sayfasında, “Sendika hareketi, iklim eyleminin arkasında dimdik durmalı,” yazmıştı.
Çünkü harekete sahip çıkmak; iklime dayanıklı topluluklara dönüşmeye, insana yakışır işlere ve temiz enerjiye daha hızlı bir geçişe yatırım yapmak anlamına gelir. İşçi sınıfı toplulukları, güvencesiz iş koşulları, kötü konut koşulları ve yetersiz finanse edilen kamu hizmetlerine bağımlı olmaları nedeniyle her zaman en yüksek bedeli öder. Aşırı hava olaylarından ilk ve en sert şekilde etkilenenler de bu insanlardır.
Benim için başarı senaryosu şudur: Sendikal hareketin en üst kademelerinden en alt kademelerine kadar giderek daha fazla sendikal ses bundan bahsediyor ve sendikal hareket olarak, iklim eylemini işçi sınıfının mutlak bir temel talebi olarak tereddütsüz bir şekilde savunmamız gerektiğine dair bazı stratejiler belirlemeye başlıyor.
S.S.M.: Umarız bu tür adımlar atılır; özellikle de sendika zirvelerinin düzenleneceği sırada.
S.J.: Harika olur.
T.E.: Suzanne, katıldığın için çok teşekkür ederiz.
S.J.: Teşekkür ederim, beni ağırladığınız için.
S.S.M.: Biz teşekkür ederiz.
T.E.: Bugün Britanya'da iklim hareketi ile sendikal hareketi uzun yıllardır bir araya getiren isimlerden, Campaign against Climate Change / İklim Değişikliğine Karşı Kampanya’nın (CACC) başkanı Suzanne Jeffery konuğumuz oldu.
Önümüzdeki hafta Portekiz’den bir konuğumuz var; Climáximo kampanyasının kurucularından ve iklim işleri alanında çalışmalar yapmış olan Leonor Canadas bizimle olacak.
Bir sonraki hafta Salı günü saat 16:00'da yeniden burada görüşmek üzere, hoşçakalın.
S.S.M: Hoşçakalın.
Benzer İçerikler
İklim krizi işyerlerini nasıl dönüştürüyor ve bu dönüşümde söz kimde olmalı?
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Graham Petersen
Adil Geçişin Taşıyıcısı
Suda Sim Meriç, Özdeş Özbay, Alana Dave
"İklim değişikliğini durdurabiliriz"
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Jonathan Neale
"Adil olmayacaksa olmasın"
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Elif Cansu İlhan