Kopuk Bağlar'da Fatma Genç ve Hasan Ateş, Bilgi Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Gülhan Balsoy ile erkek doktorların 'modern tıp' adına kurduğu otoriteyle kadın ebelerin 'ihtiyar acuze' diye değersizleştirilmesi ekseninde Geç Osmanlı’da kadın bedeni ve doğum politikalarını ele alıyorlar.
Fatma Genç: Merhabalar, hoşgeldiniz, Kopuk Bağlar programında birlikteyiz. Nesnelerin ve kavramların tarihini konuştuğumuz Kopuk Bağlar, her hafta Cuma günleri 14:00’te sizlerle birlikte. Teknik masada sevgili Andrei’ye ve destekçimiz Tilbe Saran’a teşekkürlerimiz iletiyoruz. Bugün geç Osmanlı’da kadın bedeni, doğum ve nüfus politikalarının nasıl bir yönetim alanına dönüştüğünü konuşacağız ve çok değerli bir konuğumuz var; sevgili Gülhan Balsoy. Gülhan Balsoy hocamız ile tarihi toplumsal cinsiyet perspektifinden ele aldığımız serinin ikinci bölümündeyiz. Hoşgeldiniz.
Gülhan Balsoy: Merhaba, hoşbulduk. Çok teşekkürler Fatma tekrar davet için.
F.G.: Biz teşekkür ederiz. Dinleyicilerimiz bu serinin bittiğini sanmasın; haftaya farklı bir konuyla devam edeceğimizin duyurusunu da yapalım.

Bugün çok değerli ve benim için de çok ilgi çekici olan Kahraman Doktor İhtiyar Acuzeye Karşı: Geç Osmanlı Doğum Politikaları çalışmanız üzerinden bir tarafta kahraman doktor anlatısını, öte yandan kadın ebelerin ihtiyar acuze olarak değersizleştirilmesini konuşacağız; modern tıp alanında kurulan otoritenin, kadınların bilgi ve emeğini nasıl gölgelediğini tartışacağız; ebeliği, doğumun evden hastaneye taşınması, viladethane fikri, ıskat-ı cenin etrafındaki tartışmaları detaylıca ele alacağız: mahrem sayılan bu deneyimlerin hangi noktada devletin, tıbbın ve düzenin meselesi haline geldiğini konuşacağız.
Çalışmanızda kadın bedeni ve doğurganlığın denetim altına alınmasına yönelik dört kurucu alan var: Ebelik, doğum, kürtaj ve hamilelik. Bu alanlar mahrem olarak ifadelendiriliyor. Bu dört alan bize ne söylüyor?

G.B.: Çok teşekkürler tekrar Fatma. Öncelikle biraz hangi yoldan bu konuya ulaştığımla başlamak isterim.
Doktora tezimde toplumsal cinsiyet tarihi üzerine çalışmak istiyordum. 1839 Tanzimat Fermanı, Osmanlı tarihçiliğinde kurucu bir metin olarak kabul ediliyor. Günümüz tarihçiliğinde onun öncesiyle, hatta 17. yüzyıla giden kökleriyle birlikte tartışılıyor.
Elbette 1839 Tanzimat Fermanı’na kendinden menkul bir belge olarak bakılmıyor ama Osmanlı modernleşmesinin ya da devletle toplum arasındaki sözleşmenin değişiminin önemli bir sembolü olarak kabul ediliyor. Devlet toplum ilişkisinin değişmesinde de, yakın zamana kadar, devletli erkek tebaanın ilişkisinin değişimine bakılıyordu. Kadın tebaa, bu sözleşmede görünmez kalıyordu - en azından ben doktora tezine başladığımda öyleydi.

Bu anlamda yakın zamanlarda kıymetli bir çalışma daha var: Başak Tuğ’un Namus Siyaseti çalışması. Bu politik sözleşmenin nasıl değiştiğine namus kavramı üzerinden bakıyor.
Ben de doğum politikalarına bakarken, ‘Devlet ile kadın tebaanın ilişkisi, sözleşmesi nasıl dönüştü?’ sorusu arka plandaki sorularımdan bir tanesiydi. Belki de bunun önemini zamanla fark ettim diyebilirim. Doktora tezi yaparken ne kadar farkındaydım ya da böyle ifade ederdim bilmiyorum ama giderek daha fazla böyle görüyorum. Mahrem alan sadece kadınlarla ilgili bir şey öğrenebileceğimiz bir alan değil. Ebelik, doğum, kürtaj - bütün bu tartışmalar devletin niteliğine dair de bize önemli bir kapı açıyor. Bu mahrem görünen konuların sorgulanması devletin nasıl bir devlet olmaya doğru dönüştüğünü de tartışmamızı sağlıyor.
F.G.: Özel olan politiktir önermesinin geç Osmanlı örneği üzerinden somutlanması gibi de geliyor bana bu alana bakmak. Özellikle kadın bedeni, doğum ve nüfus politikaları nasıl bir yönetim alanına dönüşüyor?
G.B.: Devlet doğumu ve doğurganlığı kontrol ederken, bir taraftan da kadınlara şunu söylüyor: Doğurduğunuz ve annelik yaptığınız sürece siz de bu sözleşmenin içindesiniz. 19. yüzyıl boyunca nüfus sadece Osmanlı Devleti’nde değil, dünya çapında önem kazanıyor. Bir taraftan vergilendirmedeki değişiklikler ve zorunlu askerliğin başlamasıyla da ilişkisi var. Ancak onu da aşan, devletin nüfusu bilme, denetleme, yönetme gibi işlevleri de gelişiyor 19. yüzyılda ya da modernleşme dediğimiz sürecin önemli bir parçasında.
Nüfus ve nüfusun büyüklüğü önem kazanırken, bir taraftan Osmanlı Devleti ciddi şekilde nüfus kaybediyor yani nüfus önem kazanırken, özellikle savaşlarla toprak kaybı yaşanıyor. Bir de milliyetçi ayaklanmalar ve Yunanistan, sonrasında Sırbistan gibi bağımsız devletlerin kurulmasıyla Osmanlı Devleti’nin toprakları küçülmeye ve nüfusu da kayda değer şekilde azalmaya başlıyor. Tanzimat'tan bahsetmemin nedeni de bu eş zamanlı söylemin, pratiklerin ve kurumsal dönüşümlerin Tanzimat ile başlamasından kaynaklı. Bir tanesi 1842’de Ebelik Mektebi’nin kurulması. Bundan biraz önce, 1838’de, ıskat-ı ceninin yasaklanmasına dair bir belge yayımlanıyor. Aslında 18. yüzyıl sonunda da ıskat-ı ceninin yasaklanmasına dair birkaç belge görüyoruz ama 1838’den sonra sistematik politikaları görmek mümkün hale geliyor.

Ebelik Mektebi ve bu tip girişimlerin çok şaşalı bir şekilde kurulup, sonra kendiliğinden başarısız olarak sessiz sedasız kapandıklarını görüyoruz. Ebelik Mektebi de modern ebelik tekniklerinin Osmanlı’da uygulanacağı iddiasıyla 1842’de şaşalı bir şekilde açılıyor. Belçika’dan iki ebe getirtiliyor ve en son tıp gelişmeleri ışığında ebelik eğitimi verileceği söyleniyor ancak bu eğitimin çok önemli bir kusuru, eksiği var: O da ebelik eğitimini pratik değil teorik bir eğitim olarak kalması. Var olan ebeler, ebelik mektebinde ebeliği öğrenmeye çalışanlardan çok daha iyi biliyorlar işi.
Yine Mekteb-i Tıbbiye aşağı yukarı aynı zamanlarda açılıyor. Henüz sadece erkek öğrenciler kabul ediliyor. Burada yine doğum, kadın sağlığı, jinekoloji ve doğum dersleri var ama bu dersler de teorik. Orada da ebeler, erkek ebeler ya da erkek doğum doktorları sadece kağıt üzerinde teorik olarak doğumu öğrenmiş oluyor. Dolayısıyla bir anlamda ebelerden daha bilgisizler. Dönemin gazetelerine, arşiv belgelerine ya da başka tip belgelere baktığımızda bu bilgisizliği örtmek için ebelerin cahil, pis, hiçbir şeyden anlamayan acuzeler olduğu ifade ediliyor, doktorların da mükemmel bir şekilde doğum yaptırdıkları söyleniyor. Oysa doktorların mükemmel bir şekilde doğum yaptırmaları zaten mümkün değil. Okuldan yeni mezun olan bir doktor, pratik anlamda herhangi bir ebeden çok daha az şey biliyordur. Ebelik Mektebi’ndeki ebelerin de aynı şekilde eğitimde birtakım modeller, resimler vs. kullandığını biliyoruz. Doğumu buralardan öğrenmek mümkün değil yani doğumda bizzat bulunan ebeler doğumun mekaniğini, ortaya çıkabilecek sorunları, bu sorunlara nasıl müdahale edilmesi gerektiğini muhtemelen daha iyi biliyorlar. Zaten çok kısa bir süre sonra Ebelik Mektebi eğitim vermeyi bırakıyor ve büyük bir ihtimalle de sessiz sedasız kapanıyor.
Yüzyılın sonuna kadar yani Besim Ömer yenide Viladethane’yi kurana kadar aslında ebeler şahadetnameleniyor. Şahadetname, bir tür lisans yani eğitim vermekten çok, bizzat pratik yapan ebelerin pratiklerinin ve faaliyetlerinin denetim alınması süreci başlıyor. Bir taraftan bu süreç ilerlerken, bir taraftan da ıskat-ı cenine dair politikaların, bir tür yasağın da çok güçlü bir şekilde uygulamaya konduğunu görüyoruz. Iskat-ı cenin, ceninin düşürülmesi demek ve muğlak bir kavram. Bir şeyin ters gitmesi sonucunda çocuğun düşmesi de ıskat-ı cenin ya da istenmeyen gebeliğin sonlandırılması da… Dolayısıyla muğlak bir tanım.

1800’lü yılların ilk yarısından bahsettiğimiz için bugün kürtaj dediğimiz tıbbi müdahale henüz söz konusu değil. Çok güvenilmez ve kadınların hayatı için de tehlikeli olabilecek yöntemlerle gebelikler sonlandırılıyor. Üç büyük dinin de çocuk düşürmeye ve gebeliği sonlandırmaya ilişkin kendi yaklaşımları var. İslamiyet bunların arasında daha yumuşak. İslamiyet’te özellikle Osmanlı hukuk sisteminin temeli olan Hanefi mezhebine göre, kadının eğer doğum yapmasına mani bir sebebi varsa ıskat-ı cenin mekruh kabul ediliyor. Teşvik edilen bir şey değil ama büyük bir günah da değil, göz yumulabilir bir şey olarak görülüyor. Nedir bunlar? Kadın süt ninesi tutamayacak ise, sağlığı emzirmeye uygun değil ise… Bunlar çok geniş yorumlanabilecek şeyler bir taraftan. Bir taraftan da ilk üç ay ıskat-ı cenin mekruh kabul ediliyor. Doğum bilgisinin gelişmediği bir dönemde üç ay gerçekten çok uzun bir zamana dönüşebilir. Bugün testlerle çok kısa bir zaman içerisinde, birkaç hafta gibi, gebeliği tespit edebilmek mümkün. 19. yüzyılda bu söz konusu değil, dolayısıyla üç ayın ne olduğu da çok geniş. Din biraz daha açık bırakırken, devlet bu belgelerle, ilk 1838’de sistematikleştirdiğini öne sürdüğü belge ile diyor ki: Her koşulda ıskat-ı cenin yapmak yasaktır, buna göz yumulmayacaktır. Nasıl göz yumulmayacak? Devletin zaten bunu bilmesi mümkün değil. Kadınlar birtakım otları içerek ya da karınlarına sert darbeler gibi yöntemlerle çocuk düşürmeye çalışıyor. Devletin böyle mahrem bir şeyden zaten haberinin olması mümkün değil. Kadınların çok paylaştıkları şeyler değil, sakladıkları ya da güvendikleri birkaç kişiyle paylaştıkları bir şey zaten. Böyle bir sorun var. Onun dışında amacıyla da çelişiyor çünkü devlet aslında kadınların doğum yapmasını istiyor. Kadınları cezalandırmak demek, doğum yapabilecek bir kadının doğum yapamaması anlamına geliyor. Dolayısıyla orada da başka çelişkili bir alan yaratılıyor. Çok uzun bir süre ıskat-ı cenin yasak dense de aslında ortada bir ceza yok yani bir ceza olmadığı için ıskat-ı cenini yapan kadınlar yapmaya devam edebilir.

İlk ceza 1858 Ceza Kanunnamesi’nde tanımlanıyor. Orada da kadınlara değil, ıskat-ı ceninin yapılmasına yardımcı olan ebe, doktor ve eczacılara ceza getiriliyor. Sonrasında da bu kanunlar çerçevesinde zaten hiçbir zaman kadınlara ceza verildiğini görmüyoruz. Ancak şöyle bir şey oluyor, bunu daha çok önemsiyorum; mesela çok çocuğu olan kadınlara, ikiz çocuk doğuranlara doğum teşviki vermek ya da - İslamiyette evlatlık edinmek kabul edilen bir şey değil - evlat almanın hukuki olarak önünün açılması çeşitli düzenlemelerle, Darül Eytam gibi, Çocuk Esirgeme Kurumunun kökeni olabilecek kurumların açılması gibi birtakım doğumu teşvik edecek yardımlar da formüle ediliyor. 1858'den sonra böyle çok teorik bir yasağın yanına gerçekten teşviği sağlayacak bir takım pratik uygulamalar da kullanılmaya başlanıyor.

F.G.: Bir yandan yasak, bir yandan da ceza, öte yandan da doğumu özendiren düzenlemeler… İkili bir mantığın da yan yana çalıştığını da görüyoruz. Besim Ömer’den kısaca bahsettiniz ve oradan otorite meselesini de açmak isterim. Kimin sözü geçiyor? Bir yanda kahraman doktor öte yanda ihtiyar acuzeler olarak tanımlanan ebeler… Devletin ebelerle nasıl bir ilişki kuruyor ve modern tıp nerede duruyor?
G.B.: Besim Ömer, çok önemli bir figür, ilginç buluyorum ben Besim Ömer’i. Modern jinekolojinin kurucularından bir tanesi. Fransa’ya gidiyor, orada jinekoloji eğitimi alıyor. İstanbul’a geliyor ve İstanbul’da hem öğrenci yetiştiriyor, hem de bizzat pratiğin içerisinde yer alıyor. Ayrıca hemşirelik eğitiminde de önemli faaliyetlerde bulunuyor. Fransa’da bir tür çocuk doktorluğu öğreniyor ve dönemin öjenist doktorlarından eğitim alıyor. Öjenist yani herkesin çoğalmasını değil, nüfusun belli bir kesiminin çoğalması, belli kesimlerin çoğalmaması üzerine bir eğitim alıyor. Nüfusunun çoğalmasını istediği grup eğitimli, kentli, orta ve üst sınıf. “Eğitimsiz”, “cahil” vb. insanların nüfusunun çoğalmasını istemiyor. Bunu da yazdıklarında farklı şekillerde görüyoruz. Kentli ve köylü kadın arasındaki söyleminde de bunu görmek mümkün.
Besim Ömer’in bütün yaptığı kurumsal katkılarının yanı sıra daha ırkçı ve faşizan bir yerden bir politika kurduğunu söyleyebiliriz. Onun dışında tıp tarihi üzerine yazmış, pratiğin içerisinde olmuş, daha sonra Cumhuriyet döneminde de pronatalist politikaların formülasyonunda da rol oynamış birisi. O yüzden bana kalırsa çok önemli figürlerden birisi.

Bizim konumuz açısından şunu yapıyor; doğum eğitiminin pratiksiz olamayacağını düşünerek İstanbul’a döndükten sonra yaptığı ilk şey, Viladethane açmak oluyor. Kadınların doğumuna giren doktorların doğumu da öğrenmelerini istiyor ancak yasal girişimleri karşılık alamayınca gizli bir Viladethane açıyor. Bunu anılarında da anlatıyor. Viladethaneler evli, orta sınıf kadınların gitmeyeceği bir yer, hastane fikri çok yeni. 19. yüzyılda hastaneler var ama hem tıpla, hem de bir sürü şeyle ilgili olarak çok da gidilmek istenilen bir yer değil. Viladethane’ye belli ki ancak sokakta kalan, kimsesi olmayan, zor doğum yapan, yardıma ihtiyacı olan ama başka bir türlü bir yardıma ulaşamayan kadınlar gidiyor. Viladethaneler kötü isimlerle anılıyor ve Besim Ömer de bu damgalama karşısında Viladethane’yi kapatıyor.
Daha sonra tekrar girişimleri var. 1800'lerin sonunda yasal bir Viladethane açılıyor. Bütün bu süreç doğumun evden hastanelere kaymasıyla da ilişkili. Bu süreç ancak 1970'lerden sonra tam olarak gerçekleşecek ama nüvelerini burada görmek mümkün.

F.G.: Bu konuda ilginç örnekler var mı?
G.B.: Bir taraftan çok tepeden bir hikaye anlatır gibiyiz ama doktorlara dair şikayetler olduğunu söyleyebiliriz. İmparatorluğun çok çeşitli yerlerinden doktor, ebe talepleri görüyoruz. Bu da aslında bu hikayenin aşağıda da karşılığı olduğunu gösteriyor ve sadece devletin tepeden birtakım piyonları yönetmediğini gösteriyor. Bir taraftan da ebeleri tarihsel özneler olarak da görmek mümkün.
Anglo-Sakson tarihçilikte, daha İngiltere - Amerika merkezi tarihçilikte benzer bir hikaye daha çok kadın ebelerin pratikten dışlanmaları ve yerlerini erkek doğum doktorlarının alması üstünden anlatılıyor. Osmanlı ve sonrasında Türkiye örneğinde ebelerin pratikten dışlanmaları süreci çok daha uzun sürüyor. Benim bu anlattığım süreçte de asıl doğumları ebeler yaptırmaya devam ediyorlar ama çarpıcı bir şekilde ebeler arasında bir çatışma ortaya çıkıyor. Arzuhaller bu konuda bize bu çatışmayı ve Osmanlı'nın özgün tarafını görmemizi sağlıyor. Ebeler de birbirlerini şikayet ediyorlar çünkü şahadetname almak bir yatırım yapmayı gerektiriyor yani bir taraftan ebeler şahadetname almak için para ödüyor ve faaliyetleri denetlenmeye başlanıyor. Ama onun da getirileri de var; zor durumda kalınca devlete arzuhal yazıp, yol parasından evinin tamiratına kadar pek çok şey isteyen ebeler var.
Ebeler yatırım yapıp devletle bir sözleşme yaptığı için bu sözleşmeye dahil olmayan ebelerle aralarında bir açı oluşuyor. ‘Kahraman doktor ihtiyar acuzeye karşı’ diyorum ama şahadetnameli ebelerin bir kısmı da ihtiyar acuzelerden bahsediyor. Bu yüzden de toplumsal cinsiyet kavramı çok önemli. Sadece kadınlar ve erkekleri iki sabit blok değil yani hem kadınlar, hem de erkekler arasında da bir sürü başka güç ve iktidar ilişkisi söz konusu. Burada da ebeler üzerinden o iktidar ilişkilerini görebiliyoruz. Arzuhaller de bize o tarihsel deneyime dair bir kapı açıyor.

F.G: Toplumun rızası ve direnci açısından da önemli metinler. Bu belgeler ve bu çalışma bugüne dair bize ne söylüyor?
G.B: Şununla bazen karşılaşıyorum; “Hiçbir şey değişmemiş” diyen karamsar yorumlar alıyorum ve çok haksız da değiller bu karamsar yorumları yapmakta ama bir taraftan da çok şey değişti çünkü artık adını koyarak çok daha rahat konuşabiliyoruz. Doğum politikalarının ve pronatalizmin güçlü olduğu bir dönemden geçiyoruz.
Kürtaj üstündeki denetlemeler ve zorlaşmalar çok yeni değil zaten. Son 10 yılda istenmeyen gebeliklerin sonlandırılması çok zorlaştı devlet hastanelerinde. Doğum takibi üzerine çalışan meslektaşlar var. Dolayısıyla süreklilikler var ama bir taraftan da kadınlar 19. yüzyılda özne ise bugün hayli hayli özneyiz ve sesimizi duyurabiliriz, bir şeyleri dönüştürebiliriz diye düşünüyorum. Biraz olumlu bir şeyle bitireyim.
F:G: Çok güzel oldu hocam, harika bir bitiş oldu. Cumhuriyet'in de aslında miras aldığı bir çerçeveyi konuşmuş olduk.
Ben de 1950'lerdeki tartışmalara bakarken, o dönemde nüfus politikası zaten öncelikli politikalardan birisi. Orada da şöyle tartışmalar vardı: Kadınların doğurganlığının hem kentte, hem de Anadolu'da hesaplanıp, bunun teknikleştirilerek nüfusu nasıl artırılabileceği üzerinden tartışmalarla karşılaştım. Tam da bu mirasın üzerine farklı bir çerçeveye büründüğünü de görmek mümkün.
Ben de sizin bıraktığınız yerden bir kadın olarak kadınların dönüştürücü gücüne ve itirazına inanıyorum. Çok teşekkür ediyorum hocam, gerçekten harika bir sohbet oldu. Farklı bir konuda tarihi toplumsal cinsiyet perspektifinden ele almaya haftaya da devam edeceğiz. Sizler için sevgili Didem Gençtürk’ün tavsiyesiyle Fide'den “Rahime” şarkısını seçtik. Çocuk gelinleri ve erken yaşta doğumu adını ana rahminde alan bir kız üzerinden anlatan bir şarkı bu. Haftaya görüşmek üzere.
G.B.: Hoşça kalın, görüşmek üzere.


