Apaçık Radyo

“İklim krizi aynı zamanda bir halk sağlığı krizidir”

11 Eylül 2026

Haftanın İklim Zirvesi’nde Ecehan Balta, Halkların İklim Zirvesi Sağlık Çalışma Grubu üyesi İsmail Karademirci ile iklim krizinin aynı zamanda bir halk sağlığı krizine dönüşmesini; aşırı sıcakların işçi sağlığı üzerindeki etkilerinden gıda güvenliği ve pestisitlere, mikroplastiklerden savaşların yarattığı ekolojik ve sağlık yıkımına kadar uzanan boyutları konuşuyor.

Ecehan Balta: Haftanın İklim Zirvesi’ne hoş geldiniz. Bugün konuğumuz İsmail Karademirci. Kendisi, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası'nda uzun yıllar üyelik ve yöneticilik yapmış bir arkadaşımız. Aynı zamanda Halkların İklim Zirvesi Sağlık Çalışma Grubu üyesi. Hoşgeldin İsmail.

İsmail Karademirci: Merhabalar, hoşbuldum.

E.B.: Şimdi, böyle bir konuşmayı yapmak nereden aklımıza geldi? Önce biraz ondan bahsetmek istiyorum. Geçen hafta biz İsmail’le beraber Seferihisar’da, Seferi Keçi isimli bir mekânda Halkların İklim Zirvesi tanıtım toplantısı yaptık. Bu toplantıya yaklaşık 50 civarında insan katıldı herhalde. Sevgili Baha Okar’a da buradan çok selamlar, sevgiler. Kendisi hayatımızı çok kolaylaştırdı.

Halkların İklim Zirvesi’nde özellikle ekolojik yıkımın sağlık boyutlarını konuşmaya yeni başlıyoruz gibi olduk aslında bu süreçte. Oysa çok açıkça görüyoruz; kanser vakalarındaki artışlar, bulaşıcı hastalıklardaki artışlar vs. de hep ekolojik yıkımla ilgili. O yüzden de aslında insanların biraz canına dokunan mesele, belki biraz sağlığımızdan ediliyor olmamız bu süreçte.

O nedenle sevgili İsmail ile bu konuyu ele almaya karar verdik. İsmail, genel olarak ekolojik yıkımın sağlıkla ilişkisi hakkında neler söyleyebiliriz? Sözü sana bırakayım.

İ.K.: Öncelikle şöyle başlamak istiyorum: Gerçekten bir iklim krizi yaşıyoruz ve biz sağlıkçılar, iklim krizinin aynı zamanda bir halk sağlığı krizi olduğunu ifade ediyoruz. İklim kriziyle mücadele etmek için evrensel sağlık hakkımızı, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkını savunmak gerekiyor.

Dünyada özellikle üç buçuk milyar civarında insanın iklim değişikliğine hassas bölgelerde, daha hassas bölgelerde yaşadığı ifade ediliyor. Yani sonuç olarak sağlık bakımından etkilenebilecek en azından 3,5 milyar insandan bahsedebiliriz ki Akdeniz Bölgesi de, sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, bu iklim değişikliğinden en fazla etkilenen bölgeler arasında.

Şimdi iklim krizi bizde nasıl gözüküyor diye konuşursak; sıcak hava dalgaları, aşırı hava olayları, bunun sonucu orman yangınları, aşırı yağışlar, hava kirliliği, kuraklık ve benzeri etkileri var. Ve tabii ki tüm bu olağanüstü olaylar, yani aşırı hava olayları, aşırı yağışlar, orman yangınları olduğunda mutlaka ve mutlaka sağlık sistemi aksıyor. Sağlık tesisleri bizzat zarar görebiliyor. Ambulansla hasta taşınması, kronik hastalıkların, örneğin böbrek hastalarının diyalize bağlanması aksayabiliyor.

Yine bu iklim krizi ve iklim değişikliğine bağlı olarak, özellikle tropik iklimlerde gözüken bulaşıcı, paraziter hastalıklar sıcaklıkların artmasıyla daha kuzeye doğru kaymaya başladı. Ülkemizde de görülmeye başladı. Önceden de ülkemizin güneyinde sıtma ve benzeri paraziter hastalıklar gözüküyordu ama daha alt bölgelere, Afrika’ya has olan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi dediğimiz, özellikle İç Anadolu’nun kuzeyi ve Batı Karadeniz’in güneyinde kenelerle bulaşabilen bir hastalıkla yıllardır uğraşılıyor. Bu bulaşıcı hastalıklar sadece Kırım Kongo Kanamalı Ateşi değil; tularemi gibi değişik hastalıklar da var.

Yine sıcaklıkların artması, özellikle alerjenlerin artması nedeniyle alerji vakalarının artmasına neden oluyor ve bildiğiniz gibi, bu iklim krizi nedeniyle kullanılan özellikle kimyasal maddeler ve pestisitler üzerinden bir gıda güvenliği krizi yaşıyoruz.

Bunların dışında yine, örneğin beş altı yıl önce yaşadığımız pandemide COVID belasını yaşadık. Özellikle virüslerin yapısal olarak bu iklim değişikliğinden, iklim krizinden etkilenmesi, ormanların kesilmesiyle değişik tiplerdeki virüslerin açığa çıkması, aynı zamanda viral pandemilerin de gündeme gelmesine neden olabiliyor.

E.B.: Ama biraz bu ormansızlaştırmayla değişik tiplerdeki virüslerin açığa çıkması meselesinin ilişkisi değil mi? Yani belirli hayvanlar yaşam alanlarından ediliyorlar ve insan topluluklarıyla yaban hayat birbirine karışıyor. Dolayısıyla daha önce tanımadığımız çeşitli virüslere maruz kalma potansiyeli artıyor, riski artıyor, değil mi?

İ.K.: Kesinlikle öyle, ekosistem bozulmuş oluyor. Yani çok kritik bir ekosistem var. Özellikle Amazonlar’ın %20'sinin son 10-15 yılda kesildiği ifade ediliyor. Bu nedenle de bu yaşam formları, belirttiğin gibi, değiştiğinde bu virüslerin de tipleri değişiyor, çeşitleri değişiyor ve normal durumda uyur vaziyette bulunduğunu söylediğimiz virüsler pandemilere neden olabiliyor. Yani anlaşılabilir bir şekilde bu şekilde ifade edebiliriz.

E.B.: Anladım. Bu sıcak hava dalgaları meselesinin bir de işçi haklarıyla ilgili bir boyutu var galiba. Özellikle açık havada çalışan belediye işçileri, taşıma işçileri, kuryeler vs. gibi insanlar açısından bu sıcak hava dalgaları riski daha da büyütüyor galiba. İnşaat işçileri açısından çok ciddi bir kalp krizi artışı, dehidrasyon, susuz kalma gibi boyutları da var.

Avrupa’da bununla ilgili bir yasa teklifi konuşuluyor. Çalışma saatlerinin değiştirilmesi ya da kısaltılması veya aşırı sıcak günlerde çalışmama hakkı gibi. Bu konuda ne söylemek istersin? Özellikle işçi sağlığını nasıl etkiliyor bu iklim değişikliği, ekolojik yıkım süreci?

İ.K.: Tabii, iklim değişikliği, aşırı sıcaklar özellikle dışarıda, açık havada çalışanları mağdur ediyor. Ben yine tipik olduğu için şu örneği vereceğim: İzmir’de yaşıyorum. İzmir’de de yapılıyor aynı şey. Ağustos ayının sıcağında, bu aşırı sıcakta asfalt dökülüyor. Düşünebiliyor musunuz? Zaten Ağustos ayının yeteri kadar aşırı sıcağı var, artı asfaltın kendi sıcağı var, artı asfalt dökülürken o sıcak asfalt buharlaşıyor. Asfalt sonuçta bir petrol türevi ve petrol türevi olduğu için de zehirli gazlar da açığa çıkıyor. Yani asfalt döken işçi aslında akciğer hastalığına yakalanmak için bulunmaz bir belaya bulaşmış oluyor.

Bunun ötesinde özellikle tarımda çalışan, açık havada çalışan köylüler, özellikle ücretli işçiler, tarım işçileri de mutlaka ve mutlaka dikkat etmek zorundalar kendilerine. Yani şu söylenebilir: Bu sıcaklarda, özellikle bizim artık geri dönülemez bir sıcaklık artışına girmiş olan bu Akdeniz-Ege Bölgesi kuşağında, saat 11:00 ile 16:00 arasında çalışmanın iptal edilmesi ve buna uygun, sizin de söylediğiniz gibi, bir yasal düzenlemenin Türkiye’de de gündeme gelmesi mutlaka acil bir önem arz ediyor diyebilirim.

E.B.: Evet, bir de son 5 yıldır her yıl daha sıcak bir yıl yaşıyoruz ve bu 5 yılda Avrupa için istatistikleri biraz biliyoruz. Tabii yine eksiktir; hangi ölümlerin sıcaklığa bağlı ölüm olduğu tam olarak tespit edilemez belki ama yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği söyleniyor. Hatta bir raporda 240 bin diye okudum son 5 yılda Avrupa’da hayatını kaybedenlerin sayısını.

Bir de buna baktığımızda sadece işçiler değil; sakatlar, yaşlılar, çocuklar, prematüre doğumlar vesaire gibi bir tablo da var, öyle değil mi? Yani herkes aynı şekilde etkilenmiyor.

İ.K.: Evet, bu iklim krizinden herkes aynı şekilde etkilenmiyor. Senin altını çizdiğin gibi yaşlılar, çocuklar, hamileler, kronik hastalığı olanlar... Kronik hastalığı olanlar dediğimiz zaman bazen anlaşılmıyor. Özellikle kronik akciğer hastalığı olanlar; örneğin astımı olanlar, kronik bronşiti olanlar, kronik obstrüktif akciğer hastalığı olanlar, kronik böbrek yetmezliği olanlar ve benzeri kronik hastalar çok etkileniyor.

Yani bu iklim krizi hem açık havada çalışanları, hem de artık ne diyelim, dezavantajlı gruplar mı diyelim; yaşlıları, çocukları, hamileleri, sakatları çok fazla etkiliyor. Özellikle Avrupa’da aşırı sıcak nedeniyle ölümler bu yaz çok fazla oldu. Ama ağırlıklı olarak kaynakları sınırlı Küresel Güney ülkelerini, aynı zamanda gıda sıkıntısı da yaşandığı için, daha fazla etkiliyor.

Yani şunu da söyleyebiliriz aslında, sınıfsal bir boyutu da var gibi sanki. Dar gelirlileri, yeterli beslenemeyenleri, sıcaklıktan yeterince korunamayanları, yani klima kullanamayanları ve benzeri grupları daha fazla etkilediğini söyleyebiliriz diye düşünüyorum.

E.B.: Elektrik faturaları da bayağı ağır. Hem ısınma, hem soğuma yoksullar açısından büyük bir dert. Buna artık enerji yoksulluğu denmeye başlandı. Kesinlikle sınıf meselesiyle alakası var. Yani sonuçta açık havada çalışmak zorunda kalanlar da, dediğin gibi, tarım işçileri, kuryeler vs. ya da ne bileyim, gerçekten evi dahi olmayanlar... Barınma sorunuyla da iç içe yaşıyoruz. Sonuç olarak artık gittikçe artan oranda Türkiye’de de barınma krizi diye bir şeyden söz ediyoruz. Bütün bunlar birleşince tabii ki yoksullar ve yapısal eşitsizliklere maruz bırakılan diğer kesimler çok daha fazla etkileniyor.

Peki, şunu sormak istiyorum: Gıda güvenliği açısından da bir sıkıntı olduğunu söyledin. Pestisit kullanımı, herbisit kullanımı tabii ciddi bir boyutta arttı. Gıda, güvenilir olma niteliğini gittikçe kaybediyor. Geçenlerde fazla bor madeni olduğu gerekçesiyle Türkiye’den bir soda markası Avrupa’dan yine geri döndü. Besinler de öyle; üzüm geri geliyor, domates geri geliyor falan ve bütün bunları biz aslında iç pazarda tüketiyoruz bir yandan da. Bununla ilgili, gıda güvenliği çerçevesinden neler söylemek istersin?

İ.K.: Bir kere dünyada ve Türkiye’de, gıda dediğimizde endüstriyel tarıma bağlı olarak endüstriyel gıda üretimi var ve giderek, verimi artırabilmek için tırnak içinde, yoğun yoğun kimyasal ve pestisit kullanımı oluşuyor.

Bu pestisitler, örneğin daha önce de konuştuk mu bilmiyorum ama ilginç bir şekilde bitki tozlaşmasını sağlayan, yani dünyamızdaki bu biyoçeşitliliğin aslında bu kadar çok olmasını sağlayan arıların, böceklerin, yani bitki tozlaşmasını sağlayan böceklerin sayısını azaltıyor. Böcekler pestisitler nedeniyle ölüyor. Yani hem biyoçeşitliliğin azalmasına, hem de gıdada bir güvencesizliğe, gıda güvensizliğine neden oluyor.

Nasıl oluyor derseniz, örneğin arı çiçeklerden polenlerini topluyor ve bunlar pestisitliyse gidiyor, pestisitli bal üretiyor. Bunun da açık açık altını çizmek gerekiyor.

Bunun dışında bu endüstriyel gıda üretimi, kolayına geldiği için ağırlıklı olarak karbonhidratlı dediğimiz, bizim tıp deyiminde yani şekerli ve yağlı ürünlere ağırlık vermiş durumda ve enflasyon nedeniyle, ülkelerdeki enflasyon nedeniyle gıda fiyatları da artıyor. Gıda fiyatlarının artması sebze, meyve ve et fiyatlarını özellikle etkiliyor. Yani toplumun geniş kesimleri sağlıklı bir şekilde et, sebze ve meyve tüketemez duruma gelmiş durumda.

Endüstriyel gıda üretimini de göz önüne alırsak, bir taraftan yetersiz ve sağlıksız beslenme, yani sebze, meyve, protein kaynağı olarak et ve balık ürünlerini yeterli alamama; diğer taraftan ekmek gibi karbonhidratlı, şekerli ürünleri fazla alma söz konusu.

Şuna da değinebilir miyiz? Ayrıca bu endüstriyel gıda mevzusunda, gıda şirketlerinin yaptığı hazır yiyeceklerde ağırlıklı olarak karbonhidrat ve yağlı besinler, özellikle bizim doymuş yağlarla oluştuğunu söylediğimiz besin üretimi var. Bir zamanlar çok tartışılmıştı; bu hamburgerlerde doymuş yağlar vücudumuza en zararlı yağlar, hazır üretilmiş besinler anlamında.

Bütün bunların sonucunda şuraya getirmek istiyorum: Bu dengesiz ve yanlış beslenme sonucunda toplumda obezite gelişiyor. Yani gelir dağılımının bozuk olduğu bir yerde, hem gelişmiş ülkelerde, hem de gelir dağılımının bozuk olduğu ülkelerde, yanlış beslenme sonucunda obezite gelişebiliyor. Obezite de bizim metabolik hastalıklar dediğimiz, başta şeker hastalığı, diyabet olmak üzere, bütün iç hastalıkları kapsamına giren hastalıkların anası diyebiliriz.

E.B.: Evet. Bir yandan da şöyle bir şey yok mu? 1900’lü yılların başına kadar, hatta 1930’lara, 40’lara kadar şişman olan makbuldü, obez olan makbuldü. Bu bir zenginlik göstergesiydi çünkü. Eski tablolardan, filmlerden hatırlarız belki ya da resimlerden. Şimdi bu denklem tersine döndü. Özellikle, bu konunun biraz dışına çıkmış oluyorum ama, zayıflama ilaçlarıyla birlikte zenginlerin daha zayıf olduğu, daha fit olduğu, daha sağlıklı olduğu; yoksulların obez olduğu bir dünyaya döndük.

Bu gıda meselesiyle ilgili bir şey daha eklemek istiyorum ben söylediklerine. Ekolojik yıkımın sonuçlarından ve onu tetikleyen unsurlardan bir tanesi de mikroplastikler, biliyorsunuz. Özellikle Adana-Mersin bölgesinde çok ciddi bir mikroplastik sorunuyla uğraşıyoruz. Avrupa’nın atıkları Türkiye’ye geliyor ve bölünüp parçalanıp denizlere, sulama kanallarına bırakılıyor.

Ama bu sadece orayla ilgili bir sorun da değil. Deniz kirliliği meselesi de aslında gıda güvenliğini epeyce tehdit eden bir boyuta dönüşmüş durumda. Şöyle bir örnek vereyim: Geçtiğimiz günlerde Karaburun Bilim Kongresi için Karaburun’daydık. Bir sardalya aldık. İçinden gerçekten o şeyler vardır ya, kar topu paketleri, yani beyaz paketler... Sardalyanın içinden çıktı. 

İ.K.: İnanılacak bir şey değil.

E.B.:  Evet, yani onu oturup tek başına yemezsiniz, öyle düşünün. Ama balık aracılığıyla ya da başka besinlerle aslında mikroplastik yiyoruz bir yandan da.

İ.K.: Evet. Sadece mikroplastik mi yiyoruz acaba?

E.B.: Kim bilir neler yiyoruz başka.

İ.K.: Aslında sağlıkla ilgili, ekolojik yıkımla ilgili, krizle ilgili konuşulacak o kadar çok mevzu var ki... Sen söylediğin için giriyorum. Örneğin ağır metaller, yani farklı kirlenmeler sonucunda ortaya çıkanlar - upuzun bir tartışma konusu gerçi. Örneğin bizim İzmir’de Aliağa bölgemiz var. Aliağa bölgemizde gemi söküm tesisleri var. Yani aslında onun sağlığa zararlı olan yönlerini tartışmak lazım. Örneğin termik santrallerin sağlığa zararları var. Yani çok boyutlu, uzun konular ama neler konuşalım derseniz, öyle devam edelim.

E.B.: Evet, bir yandan da aslında şunu konuşmak isterdim. Halkların İklim Zirvesi’nin dört tane ekseni var. Dnleyicilerimiz de biliyorlar: doğayla barış, fosil yakıtlar, endüstriyel tarım ve savaş. Aslında bunların bir kısmını konuşmuş olduk. Fakat özellikle savaş boyutuyla ilgili, savaş ve sağlık ilişkisi boyutuyla ilgili bir şey sormak istiyorum. Savaş endüstrisi, genel olarak savunma endüstrisi biliyorsunuz, karbon emisyonlarının önemli bir kısmından sorumlu ve aynı zamanda savaş, girdiği bölgeyi bizzat bir ekokırım mahalline çeviriyor.

Bugün Gazze’de mesela bütün bitkilerin %90’ından fazlasının ortadan kalktığını konuşuyoruz. Aynı zamanda insan kaybının yanında hayvanların kaybını konuşuyoruz. Bunun da tabii sağlık üzerinde etkileri var. Savaş, bir kere yaşama hakkına dönük açık bir saldırı ama başka sağlık etkileri de olabilir diye düşünüyorum. Bu konuda bir yorum yapmak ister misin?

İ.K.: Tabii, tabii. Savaş, belirttiğin gibi, en büyük ekolojik yıkım nedenlerinin başında geliyor. Yani artık dolaysız bir şekilde insanı, doğayı, bitkiyi, ormanı, nehirleri, hayvanları tahrip ediyor. Tüm ekosistemi tahrip ediyor. Yaşam hakkını doğrudan olumsuz etkiliyor. Kitlesel göçlere neden oluyor.

Bu kitlesel göçler sırasında veyahut da kitlesel göç olmasa bile yeterli halk sağlığı tedbirleri alınamaması nedeniyle bulaşıcı, salgın hastalıklar artıyor. Savaşın kendisi bizzat sağlık kurumlarına hasar veriyor. Yani Filistin’de, Gazze’de yaşadık; hastaneler bombalanıyor. Aşılama ve çevre sağlığı hizmetleri verilemez duruma geliyor. Yani engellilerin, sakatların, bakım gerektiren hastaların hastanelere taşınması, diyaliz hastaları gibi hastaların gereken tedaviyi alması engelleniyor.

Savaş, en büyük halk sağlığı problemlerinden biri. Yani üyesi olduğum Türk Tabipleri Birliği şunu söylüyor: Savaş, en büyük halk sağlığı sorunlarından birisidir ve savaşa karşı mücadele etmek sağlık örgütlerinin önemli görevlerinden birisidir, diye altını çiziyor.

Bunun dışında neler oluyor? Savaşta şunlar oluyor: Gıda güvenliği ve güvencesi tamamen bozuluyor. Yani gıda güvenliğinden sağlıklı gıdayı anlayabiliriz. Gıda güvencesinden de gıdaya erişimin bozulmasını anlayabiliriz, değil mi? Özellikle çocuklarda beslenme yetersizlikleri, malnütrisyon dediğimiz, buna bağlı olarak gelişme gerilikleri gündeme geliyor.

Yani ben şöyle düşünüyorum: Savaş ve sağlık konusunda konuşulacak çok şey var ama bir cümleyle, barış mücadelesi iklim krizi mücadelesinden, sağlık mücadelesi de bunlardan bağımsız düşünülemez diye düşünüyorum.

E.B.: Evet, çok haklısın. Bu arada Türk Tabipleri Birliği’nin eski efsane Genel Sekreteri Ata Soyer, bu alandaki çalışmaları ilk başlatan insanlardan bir tanesiydi. Barış ve sağlık ilişkisi üzerine... Onu da anmış olalım buradan sevgiyle.

İ.K.: Ben ilave edeyim: İzmir’de Ata Soyer’in anısına, Ata Soyer Sağlık Politikaları Merkezi diye arkadaşlarımız bir birim kurdular. Orası, hem Ata Soyer’in koruyucu sağlık hizmetlerine olan katkılarının devam ettirildiği, hem de zaman zaman bu konuların tartışıldığı bir mekân. Bilgimiz olsun diye paylaşmak istedim.

E.B.: Çok teşekkürler bilgi için. Gerçekten dediğin gibi konuşacak çok fazla şey var. Ekolojik yıkımın her boyutunun; yani fosil yakıtlar, endüstriyel tarım, gıda güvenliği, savaş gibi çok fazla boyutunun sağlıkla doğrudan ilişkisi var ve sadece insan sağlığıyla değil; hayvanların ve diğer türlerin, insanların da içinde olduğu tüm canlıların sağlığıyla doğrudan ilişkisi var. Belki, umarım, sonra da bunu konuşmaya devam ederiz seninle İsmail, müsait olduğun zamanlarda.

İ.K.: Çok teşekkür ederim. Özellikle bu bahsettiğim yani yerel gemi sökümleri, termik santrallerin sağlığa etkileri ve benzeri gibi daha yerel problemleri de taşımak isteriz.

E.B.: Evet bu konuda genel bir giriş yapmış olduk diyoruz o zaman.

İ.K.: Çok teşekkür ediyorum.

E.B.: Detaylandırmaya devam edeceğiz. Çok teşekkür ediyorum katıldığın için.

İ.K.: Ben teşekkür ediyorum davetiniz için. 

Benzer İçerikler

  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki