Anısına: Marie-Paule Belle
Bu haftaki programımızda, 25 Temmuz’da aramızdan ayrılan besteci ve yorumcu Marie-Paule Belle’i, repertuarının en güzel parçaları eşliğinde andık.
25 Ocak 1946’da, Fransa’nın kuzeyinde yer alan Oise bölgesindeki Pont Sainte-Maxence’da dünyaya gelmişti Marie-Paule Belle. Babası doktor, annesi ise müzisyendi. Sekiz yaşından yirmi üç yaşına dek hayatını Nice’te geçirdi. Psikoloji eğitimini tamamlamasının ardından Paris’e giderek bir süre L’écluse ve L’échelle du Jacob gibi kabarelerde sahne aldı. Müzik kariyeri gerçek anlamda 1969’da, arkadaşlarıyla üniversitede girdiği bir bahis sonucunda katıldığı televizyon ses yarışması Chapaeu’yu kazanmasından sonra başladı. Otobiyografisi Ma vie.com’da, Nice kentinde düzenlenen bu yarışmadan şu sözlerle bahsetmiş Marie-Paule Belle: “O dönemde yé-yé dalgası Fransa’yı kasıp kavuruyordu. Azur kıyısındaki barlardaki insanlar Claude François ya da Enrico Macias şarkılarını mırıldanırken, ben şansımı bunun tamamen tersine, kendi yazdığım “Le Clown” adlı şarkıyla denemeyi seçtim. Bu cüretkâr tavrım karşılığını verdi ve yarışmanın ilk turunu geçtim. Ertesi hafta bu kez Jean Arnulf’un ünlü bir şarkısını yorumladım. Finalde, profesyonellerden oluşan bir jüri karşısında Jacques Brel’in “Le Plat Pays” şarkısını seslendirdim ve yaklaşık on aday arasında yarışmayı kazanan ben oldum. Bu zafer bana Montréal’e bir yolculuk kazandırdı; orada bir televizyon programına katıldım. Yerel popülaritem artmaya devam ederken, Juan-les-Pins’teki büyük bir villaya davet edildim. Ev sahibi Mme Métayer, beyaz ve zarif kıyafetler giymiş Amerikalı subaylardan oluşan seçkin bir topluluğu bir araya getirmişti. Orada Juan kumarhanesinin müdürü ve sevimli ev sahibinin eniştesi M. Leyras, beni Guy Béart’ın açılış sanatçısı olarak işe almaya razı oldu. İlk “gerçek” konserimin ardından CBS’in genel müdürü bizzat bana bir plak sözleşmesi teklif etti ve böylece Tout vient a point ve Il n’y a rien a comprendre aldı şarkıların yer aldığı ilk 45’liğimi yayınladım”.
Marie-Paule Belle'in yirmili yaşlardaki arkadaşlık ilişkilerinden bahsettiği ilk dönem şarkılarından Grappe de raisin’in sözleri, yakın dostu Michel Grisolia’ya aitti. Otobiyografisi Ma vie.com’da şöyle bahsediyor sanatçı, 2005’te hayata vedan Grisolia ile olan dostluğundan: “Grigri benim için bir kardeş gibiydi. Onu erkek kardeşim Jean-Michel aracılığıyla tanımıştım; ikisi aynı sınıftaydı. Henüz dokuz yaşındayken birlikte şarkılar besteliyorduk. Aynı zamanda gösteriler hayal edip, annem, babam ve büyükanne-büyükbabamdan oluşan aile seyircisine sunuyorduk. Grigri bu arada zaten tiyatro oyunları ve öyküler yazıyordu… Birçok şarkımın sözlerin yazan Françoise Mallet-Joris’ten oldukça farklı, çok zengin bir hayal gücüne sahipti. Daha sonra üçümüz birlikte çalışmaya başladığımızda, ikisinin yeteneklerinin ne kadar birbirini tamamladığını gördüm. Karşılıklı bir yarış ve teşvik sayesinde hem birbirlerine hem de bana çok şey katıyorlardı. Grigri aynı anda gazeteci, sinema eleştirmeni, senarist ve polisiye roman yazarıydı. Bugün onun metinlerini yeniden okuyup gençliğimizde yazdıklarımızı hatırladıkça, onun kadar keskin ve zıtlıklarla dolu bir yeteneğe sahip başka bir şarkı yazarı bulmanın ne kadar zor olduğunu fark ediyorum. Kelimeleri kullanma ve fikirleri birleştirme yeteneğine sahip olduğu için, trajik bir atmosfer yaratmayı da, inanılmaz derecede komik konuları ele almayı da çok iyi biliyordu.Karşı konulmaz bir komikliğe sahipti. Evet, Grigri ikili bir varlıktı. Zekâyı, hazırcevaplığı, mizahı temsil ediyordu ama aynı zamanda ihtiyatı, iç dünyayı ve ciddiyeti de.” Michel Grisolia, Françoise Mallet-Joris ve Marie-Paule Belle üçlüsü, yetmişlerin ilk yarısında mizah dozu yüksek şarkılara imza atmıştı. Örneğin 1973 tarihli Wolfgang et moi’da, Mozart’ın hayali kız kardeşi Léopoldine’e hayat veriyordu Marie-Paule ve onun eserlerini aslında kendisinin yazdığı belirterek telif hakkın talebinde bulunuyordu. Nosferatu’de ise, beyazperdede ilk olarak 1922’de Max Schreck tarafından canlandırılan ünlü vampire: “Yalnızım malikânemin dibinde, Siyah bir kayanın üstüne tünemiş halde, Senin gelişini bekliyorum çıplak şekilde, Derim titriyor örtünün altında, Gelecek mi, gelmeyecek mi? diye” sözleriyle sesleniyordu sanatçı.
Maire-Paule Belle repertuarının en fazla tanınan şarkısı hiç şüphesiz, yine bu üçlünün imzasını taşıyan 1976 tarihli La Parisienne. Söz konusu şarkının ortaya çıkışını ise, yakın dostlar arasında oynanan bir oyun sağlamıştı. O dönemde Françoise Mallet-Joris her yıl Noel’de ailesi ve arkadaşlarıyla birlikte, ortaçağ “gizem oyunları” geleneğinden esinlenerek on iki hecelik aleksandrin veznini kullandığı küçük müzikal piyesler düzenliyordu. 1973 Noel’i için ev arkadaşına, yüzyılın başında geçen bir “gizem oyunu” hayal etmeyi öneren Mallet-Joris, taşradan gelen genç bir kızın Paris entelektüel çevresindeki sosyal yükselişini anlatan esere Le Sabot de l’orpheline (Yetimin Pabucu) adını verdi. Oyuna katılan Marie-Paule piyanonun başına geçti ve büyükannesinin çok sevdiği Jacques Offenbach’ın komik opera tarzındaki aryalarından esinlenerek, ileride La Parisienne adını alacak melodiyi besteledi. Françoise Mallet-Joris ve Michel Grisolia da bu neşeli müzik üzerine, utangaç küçük taşralı kız ile son derece özgür ve çılgın Paris sosyetesi arasındaki karşılaşmayı mizah ve ironi dolu bir şekilde işleyen feminist bir metin yazdı. Sadece bir Noel akşamı, arkadaşlar arasında söylenmesi planlanan şarkı, daha sonra Marie-Paule Belle’in üçüncü albümüne dahil edilecek ve onun ilk gerçek hit parçasına dönüşecekti.
La Parisienne dışında, Marie-Paule Belle'in 1976 tarihli parçaları arasında yer alan Celui ve Je veux pleurer comme Soraya'nın da sözleri Michel Grisolia ile birlikte Marie-Paule’ün bir dönem romantik bir ilişki de yaşadığı Françoise Mallet-Joris’e aitti. 2016’da hayata veda eden Belçikalı yazar hakkında şöyle demiş sanatçı: "Françoise, gençliğimin aşkıydı. Varlığımın on bir yılını olağanüstü ve cömert bir insanla paylaşma şansına sahip oldum… Kimliğimi ve varlığımı şekillendirmeye katkıda bulunması bakımından, tek başına hayatımın çok büyük bir bölümünü özetliyor. Çocukluğumdan beri Michel Grisolia’yla, şarkılar yazıyordum ama profesyonel şarkıcı olma hayalimi gerçekleştirmemi ona borçluyum. 1970’te tanıştığımızda edebiyat dünyasındaki şöhretinin aurası altında parlıyordu: Çok satan kitabı La Maison de papier’i yeni yayımlamıştı ve çok geçmeden Goncourt Akademisi’ne oybirliğiyle seçilerek meslektaşları tarafından da takdir edilecekti. Onun özel cazibesine, kalın sesine ve doğal komikliğine, gerçekle sürekli bir uyumsuzluk içinde olan İngiliz tarzı mizahına hayran kaldım. Kaderlerimiz kesiştiğinde annemi henüz kaybetmiştik ve eminim ki yukarıdan, Françoise’ı yoluma çıkaran o oldu. İlişkimiz yoğundu: Onun ailesiyle, arkadaşlarıyla neredeyse bir komün hayatı yaşıyor ama aynı zamanda kendi mahremiyetimizi de koruyorduk. Yaratıcılık, dünyamızın ve aşkımızın merkezindeydi. Onun yanında, bilgisini, kültürünü, zekâsını emerek her gün bir şeyler öğreniyordum. Toprağa ekilen bir tohumun, onun güneşiyle aydınlanan bir çiçeğe dönüşmesi gibi, o beni “yetiştirdi”. Beni toplumsal ve ruhsal olarak büyüttü. Her bakımdan hayata açtı. Şarkılarının yorumcusu olarak önce onun aracılığıyla var oldum. Ondan önce hiçbir yazar müzik denen bu “ikincil” sanata bulaşmamıştı. Aragon ya da Prévert şiirleri elbette bestelenmişti ama onlar her şeyden önce müziğe uyarlanmış şiirlerin yazarlarıydı. Françoise, özgün bir bestenin üzerine yayımlanmamış dizeler koyan ilk kişilerden biri oldu: Sözü notanın üzerine yazıyordu, tersini değil. Plak şirketlerini dolaşırken şirket müdürleri sık sık onu “Hanımefendi, yazarların şarkıları her zaman kötü olur, siz siz olun kitap yazmaya devam edin! » diye azarlıyordu: Oysa bize Académie Charles-Cros ödülünü, daha da güzeli, halkın sevgisini kazandıran tam da bu şarkılardı! Ne kadar mutluyduk! Evet, mutluydum; uzun süre “Françoise Mallet-Joris’in yorumcusu” statüsüne indirgenmiş olsam da. Buna karşın kendi sanatsal kimliğimi kazanabilmem için ne yazık ki ayrılmamız gerekti. Kader insanı Françoise gibi zengin bir kişiyle birleştirip sonra ayırdığında, bir yalnızlık duygusu yaşanıyor. Neyse ki ikimiz de bu eksiği sanatla telafi etmeyi öğrendik: O roman dünyasında yolculuk ediyor, ben müziğe sığınıyorum. Bugün ayrı yaşasak da, sonsuza dek bir aynı iple bağlı kalacağız.”
Seksenlerin başına piyasaya çıkan ve 1920'li yılların Berlin'inden bahseden Berlin des années 20'in yanı sıra yine bu dönemde yayınlanan ve sararmış nostaljik fotoğraf karelerini andıran À Damia ya da La complainte des petits métiers gibi parçalar da Alman dışavurumculuk akımından alınan ilhamla yazılmıştı. Ne var ki bu tüm bu eserler kariyerinin başında seslendirdiği şarkılar nedeniyle onu yalnızca bir komedyen olarak gören geniş kitlelerin dikkatini çekmeyi başaramadı. Sahnedeki “eğlenceli kadın” imajına rağmen aslında son derece mütevazı bir hanımefendi olan Belle de, seksenli yıllardan itibaren izleyicisiyle giderek daha az buluşmaya başladı. Bu açıdan sanatçının bu dönemde en fazla ses getiren şarkısının, ilk kez 1912’de Jane Allems tarafından seslendirilen, 50’li yıllarda ise bu kez Annie Cordy tarafından yorumlanan La Biaiseuse olması da şaşırtıcı değildi. Paris’in ünlü bir moda evlerinde çalışan bir genç kızın hikâyesini anlatan bu hafif müstehcen parça, çift anlamlı sözcükler aracılığıyla söz konusu karakterin hem işini severek yapan bir dikişçi olduğunu hem de “gece gündüz, arabada ya da metroda”, “son derece aktif bir hayat sürdüğünü” vurguluyordu. Seksenlerin ikinci yarısından itibaren bestelerinde dijital enstrümanları daha fazla kullanmaya başlayan Marie-Paule, 1989’da söz yazarı kadrosunda Françoise Mallet-Joris’in yanı sıra Isabelle Mayereau ve Pierre Delanoë’yi de eklediği "L’heure d’été (Yaz Saati)" adlı albümü yayınladı. 1995’te Paris’teki Théâtre de Dix Heures salonunun yanı sıra La Rochelle’de düzenlenen Les Francofolies festivalinde ve Montreal’de konserler veren sanatçı, 1999’da, diğer bir deyişle on yıllık bir aranın ardından yayınladığı yeni albümü "Quand tu passes"ta, “İyi insanların mezarlarının nerede olduğunu biliyoruz ama peki ya kötüler, onlar nereye gömülür?” diye sorduğu sözleri Mallet-Joris imzalı Où est-ce qu’on les entrerre’e de yer verdi.
Fransız popüler müziğindeki nadir kadın besteci ve yorumculardan olan Marie-Paule Belle, 2001’de bir başka kadın besteci ve yorumcu olan Barbara’nın şarkılarını önce bir saygı albümünde daha sonra da sahnede yorumlayarak büyük beğeni toplamıştı. Söz konusu albümde, Barbara'nın À Chaque fois adlı parçasına da yer veren Belle, bu parçayla ilgili de şu ifadeleri kullanmıştı: “Aşk sözcüğünü telaffuz edince ilk olarak duygusal aşk gelir aklımıza. Ben aşkı gençlik yıllarımda Françoise Mallet-Joris ile keşfettim. Bugün hala kendisiyle özel bir ilişkiye sahibim. Baudelaire’in de dediği gibi o benim çocuğum, benim kız kardeşim ama aynı zamanda annem, sevgilim, sırdaşım. Tabii ki hayat boyu pek çok aşk hikâyesi yaşayabiliriz. Bunların bazıları geçicidir bazıları ise daha kalıcı, hepsi birbirinden farklıdır. Şarkıda: “Aşktan her bahsettiğimizde, bu hep asla ve daima’larla olur, gel sana yemin ederim, hiçbir önce yoktu senden önce” sözleri geçiyor. Gerçekten de bir ayrılığın izlerini silerken her seferinde, bir daha asla âşık olmayacakmışız gibi hissederiz fakat bazen bir bakışla bir işbirliğiyle her şey yeniden başlar. Daha öncesi yokmuşçasına her şey yeniden yeşerir. Her şey yeniden mümkün olur.”
2006’da Théâtre de Paris’de Les Monologues du vagin (Vajina Monologları) adlı oyunda rol almasının ardından 2008’de otobiyografisi Ma vie.com’u yayınlayan Belle, 2011’de öpüşen iki kadının çizgi karakterler şeklinde resmedildiği Brigitte Biondi imzalı kapağıyla dikkat çeken “Rebelles” adlı albümü piyasaya sürmüştü. Marie-Paule Belle’in son stüdyo albümü “Un soir entre milles” ise müzik marketlerdeki yerini 2023 yılında almıştı.
Kaynak:
- Ma vie.com, Marie-Paule Belle, Archipel, 2008
Benzer İçerikler
1976 yılının öne çıkan şarkıları (I)
Devrim Özkan
Beyazperdenin şarkı söyleyen yıldızları
Devrim Özkan
Aramızdan ayrılışının otuzuncu yılında: Michel Berger
Devrim Özkan
Serge Reggiani 100 yaşında (I)
Devrim Özkan