İran Savaşı Neden Yakında Bitmeyecek?
Trump’ın İran’a karşı pervasız savaşı küresel bir ekonomik çöküş tehdidi yaratıyor — bölge birbiri ardına patlak veren çatışmalar ağına dönüşürken, Trump’ın görünürde hiçbir çıkış yolu yok.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları Batı Asya’yı öylesine alevlendirdi ki bölge, Orta Doğu’da görev yapmış eski bir diplomat ve “Resistance: The Essence of the Islamist Revolution”(Direniş: İslamcı Devrimin Özü) kitabının yazarı Conflicts Forum’dan Alastair Crooke’un ifadesiyle, “bölge genelinde yaşanan, hepsi birbiriyle bağlantılı ancak her birinin oldukça farklı gündemleri olan daha küçük savaşlardan oluşan bir matrise” dönüştü. Chris Hedges Report’un bu bölümünde Hedges ve Crooke, İran’a karşı savaşın geniş kapsamlı jeopolitik ve ekonomik sonuçlarını ve gerilimi tırmandırma tehditlerinden defalarca geri adım atmak zorunda kalan Trump yönetiminin önünde hangi seçeneklerin kaldığını ele alıyor.
İran’a karşı savaş, ABD’nin mühimmat stoklarının önemli bir bölümünü tüketti; şimdiye kadarki maliyeti on milyarlarca doları buldu ve ABD’nin stratejik petrol rezervlerini kırk yılı aşkın sürenin en düşük seviyesine indirdi. Hem Hürmüz Boğazının hem de Babülmendep Boğazının kapanması, Suudi Arabistan’ın petrol ihracatını tamamen durdururken, daha önce bu önemli geçiş güzergâhları üzerinden ticareti yapılan diğer ürünlerin sevkiyatını da engelledi. Bu durum küresel ekonomiyi sarstı ve Japonya’yı bir borç krizine sürükledi.
Ülkeler bu yeni gerçeklere uyum sağlamaya çalışırken, krizin sona ereceğine dair ufukta hiçbir işaret görünmüyor. Trump yönetiminin seçenekleri tükeniyor. Crooke, ABD’nin bölgedeki askerî hegemonyasının çöküşünü ve bunun İran’daki ruh hâlini nasıl değiştirdiğini anlatırken şöyle diyor: “Bu, çok daha derin bir şeyi tetikledi; İran’ın büyük bir medeniyet gücü olduğu, binlerce yıldır bölgede belirleyici bir etkiye sahip bulunduğu yönündeki tarihsel hafızayı yeniden canlandırdı.” Crooke, ABD ile müzakerelerin barışa giden güvenilir bir yol olmaması nedeniyle İran’ın uzun sürecek bir savaşa hazır olduğunu ve bunu beklediğini belirtiyor.
Hedges ve Crooke, liderlerin Ekim seçimleri öncesinde Filistinlileri Batı Şeria’dan çıkmaya zorlamak için baskı yaptığı İsrail devletinden, Irak’taki giderek daha kırılgan hâle gelen duruma ve Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki sıcak savaşa kadar bölgede süren ve sayıları giderek artan savaşları ele alıyor. Mısır ve Ürdün’ün bile sınırlarına asker yığdığı bir ortamda, bölgedeki hiçbir ülke bu çatışmalardan etkilenmeden kalmıyor. Washington dolar hegemonyasını korumaya çalışırken ve Crooke’un “yavaş ilerleyen taktiksel bir nükleer silah saldırısı” olarak tanımladığı şeyi — insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli enerji ve suyu sağlayan altyapının yok edilmesini — göze alırken, Batı Asya’daki milyonlarca insanın kaderi tehlikede.
Chris Hedges: Donald Trump, İran’a yönelik planlanan geniş çaplı askerî saldırıyı iptal etti. Bu iptal, savaşın 28 Şubat’ta başlamasından bu yana ABD’nin büyük miktarda kritik mühimmat tükettiğine ilişkin haberlerin ardından geldi. Tükenen bu mühimmatlar arasında, denizden kara hedeflerine fırlatılan uzun menzilli Tomahawk füzeleri de bulunuyor. ABD cephaneliğinde bulunduğu tahmin edilen 3.000 Tomahawk füzesinden yaklaşık 1.000’inin kullanıldığı belirtiliyor. Yaklaşık 4.000 adet bulunan havadan fırlatılan uzun menzilli JASSM füzesinin de yaklaşık 1.100’ü bu savaşta kullanıldı. ABD’nin stoklarında yalnızca 90 adet bulunan karadan fırlatılan uzun menzilli PrSM füzelerinden yaklaşık 40 ila 70’i İran’a ateşlendi ve böylece stokların neredeyse tamamı tüketildi. Gemi konuşlu balistik SM-3 füzesinden ise savaş öncesinde yaklaşık 410 adet bulunuyordu. Tanesi 28 milyon dolara mal olan bu füzelerden ABD’nin 250’ye kadarını kullanmış olabileceği belirtiliyor.
Yine gemilerden fırlatılan SM-6 füzeleri, uçakları ve seyir füzelerini önlemek için kullanılıyor. ABD’nin 1.160 adetlik stokundan yaklaşık 190 ila 370’inin kullanıldığı belirtiliyor. Yaklaşık 360 adet THAAD antibalistik füze sisteminden ise 290’a kadarının İran’a karşı ateşlendiği tahmin ediliyor. Son olarak, yaklaşık 2.300 Patriot füzesinden 1.060 ila 1.430’unun kullanıldığı belirtiliyor.
Hayati öneme sahip silah sistemlerindeki tükenme, Trump yönetiminin karşı karşıya olduğu tek sorun değil; Stratejik Petrol Rezervi de giderek azalıyor. Bank of America Global Research verileri, ABD Stratejik Petrol Rezervi seviyesinin 1983’ten bu yana en düşük düzeyde olduğunu ve ülkenin elinde 43 günlük ham petrol arzı kaldığını gösteriyor. Bu tükenişe ABD’nin Hürmüz Boğazının kontrolünü İran’ın elinden alamamasını da eklediğinizde, ortaya hangi ölçütle bakılırsa bakılsın ABD’nin artık sürdürmeyi göze alamayacağı bir savaş çıkıyor.
İran’ın FARS Haber Ajansı, İran parlamentosundaki bir komisyonun ABD, İsrail ve diğer “düşman ülkelere ait gemilerin” Boğaz’dan geçişini yasaklayacak bir ön yasa tasarısını incelediğini bildiriyor. Şu anda Boğaz’ı ortaklaşa kontrol eden İran ve Umman ise, kapanması elbette küresel enerji krizini tetikleyen bu su yolundan geçen gemiler için deniz ulaşım güzergâhlarını resmîleştirdiklerini açıkladı.
Trump’ın savaşa ilişkin iyimser değerlendirmeleri yeni değil; İran’ı yok etmeye yönelik kıyametvari tehditlerinden geri adım atması da öyle. Örneğin 7 Nisan’da, İran Boğaz’ı derhal açmazsa “bu gece bütün bir medeniyetin öleceği ve bir daha asla geri getirilemeyeceği” tehdidinde bulundu; ancak iki saat sonra, kendi koyduğu süre dolmadan geri adım attı ve bunun yerine iki haftalık bir ateşkes ilan etti. Bu tehdit ve geri çekilme örüntüsü Trump’ın güvenilirliğini aşındırdı. Zaten kuşkucu olan İran’ı, önerilen her türlü müzakereden daha da uzaklaştırdı. İran, Başkan’ın söylediği hiçbir şeye güvenemeyeceğini haklı olarak varsayıyor. Ayrıca ABD’nin, çok ağır askerî ve ekonomik bedeller ödemeden çatışmayı uzatamayacağını da biliyor.
Mevcut savaşın geldiği noktayı konuşmak üzere bana, uzun yıllar Orta Doğu’da görev yapmış eski Britanyalı diplomat Alastair Crooke katılıyor. Crooke, AB’nin Orta Doğu özel temsilcisinin güvenlik danışmanı olarak çalıştı; ayrıca Hamas, İslami Cihad ve diğer Filistinli direniş grupları arasında müzakereler ve ateşkesler tesis edilmesine yönelik çabalara öncülük eden isimlerden biri oldu. Hamas ile İsrail arasında 2002’de sağlanan ateşkesin kurulmasında önemli rol oynadı. Aynı zamanda Orta Doğu’daki İslami hareketlerin yükselişini analiz eden “Resistance: The Essence of the Islamist Revolution” kitabının da yazarı. Alastair, istersen şu anda bulunduğumuz noktadan başlayalım. Girişte de söylediğim gibi, Trump geniş çaplı bir bombardıman harekâtı tehdidinde bulunmuştu. Bir kez daha geri adım attı. Umman ile İran arasında da bu anlaşma var. Mümkünse bize mevcut tabloyu genel hatlarıyla çizer misin?
Alastair Crooke Elbette. Yine de bence oldukça çarpıcı olan şeylerden biri şu: Savaş boyunca tükenen füzelerin ve silahların listesini okudun ve asıl dikkat çekici olan, bütün bunların ne kadar az sonuç vermiş olması. İran’ın füze kapasitesini kayda değer ölçüde zayıflatmadı. İran’ın tutumunda bir değişikliğe yol açmadı. Savaşın gidişatını değiştirmekte tamamen başarısız oldu. Ve bence bu, aslında bir savaşma biçiminin sonunu temsil ediyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüğümüz dönemde Batı, hava sahasını kontrol etme, düşmanlarını yoğun bombardımana tutabilme fikrine tamamen yöneldi ve istediği yere, istediği zaman, istediği şekilde gitme konusunda mutlak bir özgürlüğe sahip olduğuna inandı. Ama bunun sonuna gelindi. Buna son veren şey ise esas olarak devletlerin füze üretmesini mümkün kılan ucuz elektronik bileşenler oldu. İran da buna gerçekten bir yanıt buldu. Füzelerinizi yer altına gömersiniz. Üretim sistemlerinizi yer altına alırsınız. Liderliğinizi de yer altına çekersiniz. Buna “mozaik sistemi” deniyordu ve oldukça etkili oldu. Bence az önce okuduğun o liste de bunun ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor; hem İsrail hem de ABD, İran’ın füze kapasitesinin hâlâ aynı düzeyde olduğunu söylüyor. İran’ın bir hava kuvveti yok, ancak bu aşamada Körfez üzerinde füzeler aracılığıyla hava hâkimiyetine sahip. Buna karşılık ABD, hava hâkimiyetini tam anlamıyla kurmayı başaramadı.
Nerede olduğumuzu soruyorsun. Şu anda bulunduğumuz nokta bu görüşmeler. Tamamen açık olmak gerekirse, bunlar yalnızca görüşmeler; teknik görüşmeler. Şu anda hâlâ Umman ile İran arasındaki Boğaz meselesini teknik ekipler görüşüyor. Amerika bu görüşmelerin içinde değil; ancak kuşkusuz bazı arabulucular sürekli olarak Ummanlılarla telefon temasında olacaktır. Fakat benim anladığım kadarıyla temel durum şu: İran’ın Hürmüz’ü, tüm trafiğe hiçbir maliyet olmaksızın açmak anlamında yeniden açma gibi bir niyeti yok. Böyle bir niyet yok. Örneğin Çin gemilerine ve tankerlerine çok temkinli bir şekilde açılabilir, ancak eskiden olduğu anlamda yeniden açılmayacak.
İkinci olarak, İranlılar geçiş ücreti uygulayacak. Yüzde 7 oranı gündemde ve ayrıca Hürmüz Boğazı için oluşturulan yeni yönetimin belirlediği kurallara uymayan gemilere yüzde 20 para cezası kesilecek. Sanırım göreceğimiz şey ve görüşmelerin de odaklandığı konu, iki koridor mu yoksa tek koridor mu olacağı meselesi: biri çıkış, diğeri giriş koridoru. Şu anda, tabiri caizse, yalnızca tek bir koridor var; çünkü İranlılar Umman kıyısı boyunca uzanan ve oradan çıkış sağlayan koridoru mayın döşeyerek kapattılar. Dolayısıyla o güzergâh fiilen kapalı. Hatta sanırım daha bu sabah Abu Dabi’ye ait bir tanker bu çıkışı kullanmayı denedi, füzelerle vuruldu ve hasar gördükten sonra geri döndü. Yani o güzergâh hâlâ işlemiyor. Kuzey rotası IRGC’nin kontrolü altında; sanırım bazı gemiler Çin’e geçiş yapıyor, ancak geçiş sayısı son derece az. Bu nedenle Trump’ın karşısına çıkacak önerinin, İran’ın Hürmüz’ü kontrol etmesi, giriş ve çıkışları denetlemesi olacağını düşünüyorum; gerçi geçişlerin idaresi, nihai kontrol IRGC’de (İslam Devrim Muhafızları Ordusu) olmak üzere Ummanlılar tarafından yürütülebilir. Başka bir deyişle, gemilerin bu rotaya girmesine izin verilmeden önce bütün ayrıntılarının IRGC’ye iletilmesi gerekecek. Süreç yine tamamen kontrol altında yürütülecek ve Boğaz kapalı kalacak. Bu konu müzakere heyetinin yetki alanına girmiyor. Tahran’daki Meclis ise, savaş bittikten sonra gelecekte herhangi bir zamanda ABD veya İsrail’e ait gemilerin Hürmüz’den geçişine izin verilmemesini öngören bir yasa çıkaracaklarını söylüyor gibi görünüyor.
Benim anladığım kadarıyla İranlılara göre bunların hiçbiri bir anlaşmaya varılmadan, savaş sona ermeden, gerçekten bir ateşkesin yürürlükte olduğu kesinleşmeden, ABD ablukası kaldırılmadan ve İran’ın ihraç ettiği petrol ve petrol ürünlerine yönelik yaptırımlar kaldırılmadan yürürlüğe girmeyecek. Bu yeni düzenlemeler ancak o noktada tam anlamıyla uygulanmaya başlanacak. Ancak benim anladığım kadarıyla bu konu hâlâ Ruhani Lider’e sunulmuş ve güvenliği denetleyen komite tarafından onaylanmış değil. Hâlâ teknik düzeyde tartışılıyor. Dolayısıyla görüşmelerin tamamlanması biraz zaman alabilir. Fakat bunun Bay Trump’ı son derece açık bir ikilemle karşı karşıya bırakacağını düşünüyorum; yani ya bunun bir yenilgi olduğunu kabul edecek. Belki bunu kabul edebilir. Daha birkaç saat önce Başkan’ın, “Hürmüz aslında önemsiz. Yani birkaç yıl içinde zaten Hürmüz’e ihtiyacımız olmayacak,” dediğini duyduk. Kızıldeniz’den söz etmedi, Babülmendep’ten de söz etmedi; yalnızca Hürmüz’ün önemsiz hâle gelebileceğini söyledi.
Bu, bir çıkış stratejisine hazırlığın başlangıcı mı? Bunu söylemek için henüz çok erken. Kim bilir? Ancak asıl soru; Trump, bütün kariyeri boyunca, Roy Cohn’dan aldığı “Asla kaybeden olma, her zaman kazanan olmalısın” öğüdüyle şekillenmiş biri olarak, bunu kabullenebilecek mi; yoksa senin de haklı olarak belirttiğin gibi, yeni bir askerî tırmanışın pek bir anlamı olmadığı hâlde başka bir askerî harekâta girişecek mi? Çünkü böyle bir tırmanış hiçbir şeyi değiştirmeyecek; İran’ın tutumunu, Hürmüz’ü kontrol etme konusundaki kararlılığını değiştirmeyecek ve İran Boğaz’ı açmaya niyetli değil. Hatta müzakerelerin başlayabilmesi için bile İran, ABD’den önceden, daha görüşmeler başlamadan bazı taahhütlerde bulunmasını talep edecek; ancak bundan sonra müzakereler mümkün hâle gelebilecek.
Ama genel olarak, girişte senin de son derece doğru biçimde söylediğiniz gibi, İran Bay Trump’la, bu yönetimle kapsamlı bir anlaşmaya varmanın mümkün olduğuna inanmıyor. Mutabakat Zaptını da ciddiye almıyor. ABD’nin yalnızca bu tehditler ve ardından gelen anlaşma söylemi kalıbını kullandığını düşünüyor. Onlara göre bütün mesele piyasalar. Bütün mesele petrol fiyatını manipüle etmek. İranlılar artık buna gülüyor. Şimdi, Pazartesi gününden hemen önce kaç vadeli işlem sözleşmesinin satıldığını gösteren belgeler ortaya koyuyorlar ve bu manipülasyonun bütün ayrıntılarını sergiliyorlar. Bu yüzden Mutabakat Zaptı onlar açısından çok daha az önemli hâle geldi; çünkü bunun gerçekten müzakerelerin gelişebileceği, ilerleyebileceği bir belge olarak hazırlanmadığını düşünüyorlar. Onlara göre esas mesele piyasaları manipüle etmek; çünkü Trump’ın şu anda asıl kaygısı piyasalar, petrol fiyatı, enflasyon ve hepsinden önemlisi tahvil piyasası.
C.H.: Trump yönetimi içinde içeriden öğrenenlerin ticaretine ilişkin tüm bu suçlamalar var. Sanırım, tıpkı geç Roma İmparatorluğu’nda olduğu gibi, imparatorlar Galya’ya gider, Germen kabileleri Roma lejyonlarını geri püskürtür, ardından imparatorlar ağır bir yenilgiye uğramış olmalarına rağmen Roma kentinde zafer alayı düzenlerdi. Bu, Trump’ın tarzına oldukça uygun. Dolayısıyla gerçeklik, kayıp ve yenilgi olgusal gerçekler olabilir; ancak bunlar Trump’ın mutlaka kabul edeceği gerçekler değil.
Anlaşmadan biraz söz etmek istiyorum çünkü ilk anlaşmanın aşamalar hâlinde uygulanması öngörülüyordu. İran’ın böyle bir şeyi yeniden imzalamayacağının oldukça açık olduğunu düşünüyorum. Bu, herhangi bir kışkırtma olmaksızın başlatılmış bir savaştı. Uluslararası hukuka göre suç teşkil eden bir saldırı savaşıydı ve bu durum BM Genel Sekreteri ile başkaları tarafından da teyit edildi. İran tazminat istiyor. Yaklaşık 100 milyar dolarlık dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasını istiyor; meselenin bir tarafı bu. Elbette bir daha saldırıya uğramayacağına dair güvence de istiyor. Diğer tarafta ise Trump ara seçimlerle karşı karşıya, anketlerdeki destek oranı oldukça düşük ve bence Beyaz Saray’ın, geçici bir anlaşma bile olsa, önümüzdeki birkaç ayı, en azından kasım ayına kadar, idare edebileceği bir tür anlaşmaya umutsuzca ihtiyaç duyduğu açık. Bu iki karşıt kaygıyı değerlendirmeni istiyorum.
A.C.: Evet, bence senin anlattığınız şey, artık geride kalmış olan savaşın bir evresini tarif ediyor. Şu anlamda: Bu Mutabakat Zaptı artık yaygın biçimde bir aldatmaca olarak görülüyor. Buna böyle bakmayan küçük bir kesim var, ancak genel olarak liderlik Mutabakat Zaptını bir aldatmaca olarak değerlendiriyor. Onlara göre bu, kasıtlı olarak yapılmış bir aldatmacaydı; çünkü amacı yalnızca Hürmüz’ü mümkün olduğunca hızlı biçimde yeniden açmaktı ve bu nedenle, gerçekten ciddi bir şekilde herhangi bir sonuca ulaştırma niyeti olmadan imzalandı. Yani bunun, Trump tarafından da uyulacak bir anlaşmaya giden yolda temel bir yapı taşı olduğu yönünde gerçek bir kanaat yok. Onların gözünde bu bir aldatmacaydı ve dolayısıyla artık farklı bir evredeyiz.
Bence bu evre, her şeyden önce piyasalar üzerinden Trump üzerindeki baskıyı artırma evresi. Kızıldeniz artık kapalı. Husiler, Kızıldeniz’e girip petrol yüklemek üzere Yanbu Limanı’na gitmeye çalışan Suudi tankerlerine yeniden saldırıyor ve bunu engelliyor. Bu nedenle trafik çok sınırlı. Diğer gemi trafiğine açık, ancak Suudi tankerlerine değil. Dolayısıyla sanırım bu dönem boyunca Suudilerin ilk kez hiç petrol ihraç etmediğini görüyoruz. Sıfır petrol.
C.H.: Araya girdiğim için kusura bakma Alastair; yanlış bilmiyorsam Suudiler Kızıldeniz üzerinden günde yaklaşık altı milyon varil petrol ihraç ediyordu. Doğru mu?
A.C.: Aynen öyle. Ve şimdi bu rakam sıfıra düşmüş durumda. Genel olarak sıfıra inmiş durumda. BAE de bu süre boyunca petrol ihraç etmiyor. Dolayısıyla temel mesele; İran bunu bir baskı aracı olarak görüyor; çünkü siz de petrol piyasaları üzerindeki etkilerden söz ettin. Ancak aslında son derece önemli olan, hangi tür petrolün eksik olduğudur. Bu, onların denklemindeki düşünce açısından kritik önemde; çünkü İran’ın ve Hürmüz Boğazı’nın sağladığı petrol esas olarak orta distilat ürünlerdi, hafif petrol değil. Amerika’nın kaya petrolü sahalarından, Permian Havzası’ndan ve benzeri yerlerden gelen hafif petrolü var; Venezuela’nın ise öteki uçta, neredeyse katran kıvamında, son derece ağır petrolü bulunuyor. Ancak dizel ve uçaklar için kerosen sağlayanlar orta distilatlardır ve bunlarda çok ciddi bir kıtlık yaşanıyor. Rafinerilerde bugün bir varil orta distilat almak için istenen fiyat, gelecekte teslim edilecek ürünlerin fiyatından çok daha yüksek. Piyasalar backwardation (ters vadeli piyasa yapısı) durumunda. Kriz dizelde ve kerosende. İran’a büyük çaplı bir saldırı göreceğimizden emin olmamamın nedenlerinden biri de bu; çünkü büyük bir hava operasyonu düzenleyecekseniz, böyle bir harekâtı gerçekleştirmek için çok büyük miktarda havacılık yakıtı gerekir. F-15’ler ve F-35’ler bunu adeta galon galon tüketiyor ve yaklaşık her 250 milde bir yeniden yakıt ikmali yapılmaları gerekiyor.
Dolayısıyla bunun bir yönünün baskı aracı oluşturmak olduğunu düşünüyorum. Göreceğimiz ve değişmekte olan ikinci unsur ise yaklaşımın kendisi; bu aşamada gözlemlediğimiz de bu. İran daha proaktif bir tutuma geçti. Artık yalnızca ABD saldırana kadar bekleyip ardından hangi hedeflere misilleme yapacağını düşünmeyecek ya da önceden belirlediği hedefleri vurmakla yetinmeyecek. ABD’ye ve Körfez ülkelerine karşı düşük yoğunluklu fakat sürekli proaktif saldırılar düzenliyor. Şu anda İsrail işin içinde değil, ancak İran belli bir düzeyde proaktif askerî güç kullanmayı sürdürüyor. Başka bir deyişle savaşı uzatıyor, Trump’ın “savaşı kazandım” demesini son derece zorlaştırıyor, onun üzerindeki baskıyı artırıyor; aynı zamanda da durumu topyekûn büyük bir savaşa dönüştürecek kadar ileri gitmeden gemilere saldırmayı sürdürüyor. Dediğim gibi, Abu Dabi’ye ait, devlet petrol şirketi ADNOC’un bir tankeri daha birkaç saat önce saldırıya uğradı. Umman’da bu görüşmeler sürerken saldırılar durmadı ve bu, bir Amerikan saldırısına karşılık olarak yapılmış bir eylem de değildi. Yani proaktif saldırılar söz konusu ve giderek artan kanaat, Trump’ın baskı altında olduğu yönünde. İran’ın, Trump’ın deyimiyle, elindeki kartların güçlü olduğuna, daha iyi bir konumda bulunduğuna inandığını düşünüyorlar. Ayrıca ABD ile uzun süreli bir savaşa gireceklerse bunu sürdürebilecek kapasiteye sahip olduklarını düşünüyorlar ve Hürmüz üzerindeki kontrol burada kritik önem taşıyor; çünkü Hürmüz’den alınacak ücretler ve geçiş bedelleri sayesinde uzun bir savaşı finanse edebilirler. Bunun yılda yaklaşık 100 milyar dolar getireceği tahmin ediliyor. Bir savaşı bu şekilde finanse edebilirsiniz. Dolayısıyla düşünce biraz değişiyor: Trump üzerindeki baskıyı artırmaya ve bir anlaşma arayışından uzaklaşmaya doğru kayıyor.
Benim anladığım kadarıyla yeniden İran’ın bir süredir sahip olduğu düşünceye dönmüş durumdayız: Bu mesele bir tür antlaşma ile çözülemeyecek. İran uzun zamandır ABD ile savaşın kaçınılmaz olduğunu, son 47 yıldır içine sıkıştığı çıkmazdan kurtulmanın tek yolunun bu olduğunu ve bu savaşın eninde sonunda geleceğini düşünüyordu. Bence savaş gelirse, buna hazır olduklarını ve Washington’daki Bay Trump’tan çok daha iyi bir konumda bulunduklarını düşünüyorlar. Petrol piyasalarındaki baskı giderek daha fazla hissedildikçe ve Washington’ın askerî gerçekleri de açık hâle geldikçe — uzak mesafeden kullanılan silahları ateşleme kapasitesindeki sınırlılıklar, füze şehirlerine gerçekten ciddi zarar verememesi — bu daha da belirginleşiyor. Peki neye saldıracak? Pickaxe Dağı’na mı? Burası granitten oluşan bir dağ ve içinde hangi tesisler varsa granitin yaklaşık bin metre altına gömülmüş durumda. Yani yapılacak tek şey bombaları dağın üzerinden sektirmek olurdu. Hedefe ulaşmazdı. Füze şehirlerinden biri bu süreçte Amerikan bombardımanlarıyla 45 kez vuruldu ve buna rağmen yarım saat sonra aynı noktadan hâlâ füze fırlatılıyordu.
Dolayısıyla bence artık farklı bir atmosferde, farklı bir aşamadayız; amaç ABD üzerindeki baskıyı artırmak çünkü hızlı bir anlaşmaya yönelik iştah yok ve bu durum İran’daki sahaya da çok açık biçimde yansıyor. Bunu cenaze törenleri sırasında ve başka vesilelerle gördük. İran’daki ruh hâli oldukça değişti. Bu, çok daha derin bir şeyi tetikledi; İran’ın büyük bir medeniyet gücü olduğu, binlerce yıldır bölgede baskın bir etkiye sahip bulunduğu yönündeki hafızayı adeta yeniden canlandırdı. Buna rağmen İran’a saygı gösterilmemesi, kaba davranılması ve “pislik” diye aşağılanması, özellikle gençler arasında çok sert bir zihniyet yarattı diye düşünüyorum. Dolayısıyla sokaklarda gördüğünüz insanlar, “Hadi bir anlaşma yapalım. Yeniden anlaşmaya dönmek istiyoruz,” demiyordu. Tam tersine çağrı şu: “İntikam istiyoruz.” Gençlerin haykırdığı şey bu. Bunu cenazelerde gerçekleşen o devasa kalabalıklarda gördük; hem İran’da hem Irak’ta. Irak’ta da üç şehirde, merhum Ruhani Lider’in cenazesini anmak için her birinde dört ila beş milyon insanın sokaklara çıktığı görüldü.
C.H.: Bu savaşın bölge içindeki etkilerini sormak istiyorum ama ona geçmeden önce, hem Babülmendep’in hem de Hürmüz Boğazının uzun süre kapalı kalmasının yalnızca petrol piyasaları üzerinde değil, küresel ekonomi üzerinde yaratabileceği olası sonuçları değerlendirmenizi istiyorum.
A.C.: Buna doğrudan nicel bir yanıt vermek zor, çünkü bilinmeyen çok fazla şey var. Şu anda, en azından ABD açısından, Japon yeninin hızla değer kaybettiği büyük bir Japonya kriziyle uğraşılıyor. Amerika, çöken para birimi nedeniyle Japonya’yı kurtarmaya çalışıyor; Bessent de yeni alımlarla yeni destek mekanizmaları yaratmaya uğraşıyor ve yeni destek sağlamak için Euro satıp Yen almak zorunda kalıyor. Japonya neden önemli? Çünkü elinde 1,2 trilyon dolarlık ABD Hazine tahvili var; ayrıca çok sıra dışı bir ekonomik yapısı bulunuyor. On yıllar boyunca faiz oranları o kadar düşüktü ki bu durum elbette Wall Street için büyük bir avantaj sağladı; Japonya’dan ucuza borçlanıp ABD’de daha yüksek faizle borç verebiliyorlardı ve bu şekilde neredeyse zahmetsiz kârlar elde ediliyordu. Şimdi ise faiz oranları aniden yükseliyor ve yukarı doğru gitmeye devam ediyor. Japon ekonomisinin yaklaşık yüzde 14’ünü, benim “zombi şirketler” dediğim yapılar oluşturuyor; yani borçlarını karşılayacak kadar kâr etmiyorlar. Dünyanın başka yerlerinde bunlara iflas etmiş şirketler diyebilirsiniz, ancak burada “zombi şirketler” deniyor. Ekonominin yüzde 14’ü bu durumda ve bunu, doların daha da zayıfladığına dair herhangi bir işaret vermeden ayakta tutmaya çalışıyorlar. Bu yüzden şimdi oldukça karmaşık düzenlemelere başvuruluyor; örneğin Japonların elindeki hazine tahvillerini, ileride geri ödeme yapılacağı varsayımıyla borçlanmaya konu ediyoruz ama karşılığında parayı şimdi veriyoruz ki daha fazla Yen alıp kuru destekleyebilesiniz. Kısacası söylemek istediğim şu: tahvil piyasası bir kriz içinde ve dolayısıyla piyasalar da kriz içinde.
Bence Netanyahu, Washington’dan döndüğünde bir anlamda ağzındaki baklayı çıkardı. Evet, “Bakın, bu şimdiye kadarki en iyi görüşmeydi. Her şey harikaydı,” dedi. Netanyahu bir seçim kampanyası yürütüyor. Bütün mesele de bu. Ama ardından, “Bay Trump ekonomik bir çöküşü önlemeye çalışıyor,” dedi. Asıl mesele buydu. Bence tam da meselenin özünü yakaladı; çünkü odak artık büyük ölçüde ekonomiyi korumak, dolar hegemonyasını korumak, petrodoları korumak, kredi ve finansman sağlayan ve ABD’nin dünya çapındaki askerî varlığını finanse eden, savaşları ve bu savaşlarda kullanılan silahları finanse eden bütün o yapıyı ayakta tutmak üzerinde. Bunu sürdürmek muhtemelen en yüksek öncelik. İran ise tam da bu süreci tehdit ediyor. Petrodolar tehlikede, hegemonya tehlikede, bütün o Körfez yapılanması tehlikede; ki bu yapı aslında Wall Street’in finansallaşmış dünyasının, İran’ın hemen yanı başındaki Körfez ülkelerine yerleştirilmiş bir tür uzantısı ve tam da İranlıların ortadan kalkmasını isteyeceği türden bir tehdit. Finansal tehdit, oradaki finansal yapılar... Körfez ülkelerinin yeni ekonomisi veri merkezlerine dayanıyor. Veri merkezleri istiyorlar ve elbette İran bunun nedenini biliyor: ucuz enerji ve ayrıca İsrail ile Amerika adına Orta Doğu’daki her şeyi izleyebilme imkânı. İran bunu istemiyor ve bu yüzden kısa süre önce büyük veri merkezini, Amazon’un veri merkezini imha ettiler.
C.H.: O hâlde biraz da bölgeden söz edelim. Bu savaş, açıkça, Körfez ülkeleri genelinde ABD’nin askerî hegemonyasının temellerini sarstı. Körfez’deki müttefiklere bu savaş başlatılmadan önce danışılmadı; buna rağmen çok ağır bir bedel ödediler. Bunun önemli nedenlerinden biri de İran’ın, muhtemelen Rus ve Çin uydu desteği ile istihbaratının yardımıyla gerçekleştirebildiği hassas saldırılar oldu. Yayına başlamadan önce bölgeyi kırılgan olarak tanımlamıştın. Körfez ülkeleri üzerindeki etkilerden biraz söz eder misin?
A.C.: Tamam, ancak önce şunu söyleyeyim: Belirsizliğin temel unsuru, Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki savaşın yeniden başlamış olması. Bu artık sıcak bir savaş. Son birkaç saat içinde, son bir günde Husiler, Yemen’de Babülmendep ve Hadramut vilayetinde, güneydeki hükümet tarafından Husilere saldırmak üzere orada toplanan güçlere ve paralı askerlere füzeler fırlattı. Görüntüler de var; paralı askerlerin kaçıp dağıldığını görebiliyoruz. Husi füzeleri tarafından tamamen etkisiz hâle getirildiler.
C.H.: Alastair, sözünü keseyim. Bu paralı askerler hem silahlandırılıyor hem de Suudi Arabistan tarafından finanse ediliyor, doğru mu?
A.C.: Evet, bunlar vekil güçler. Daha önce Umman adına hareket eden vekil güçlerdi, şimdi ise Suudi Arabistan adına hareket ediyorlar. Husiler de onları geri püskürttü. Husilerin, Suudilerin Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı’nın hemen yanında bulunan büyük Aramco rafinerisini imha ettiğine inanılıyor. Bu sıradan bir rafineri değildi. Rusya’da ve başka yerlerde rafinerilerin vurulduğunu, ardından kısa sürede onarıldığını duymaya alışığız. Ama bu, rafinerilerin adeta en gelişmişi, en kapsamlısıydı. Dünyanın en yeni rafinerilerinden biriydi ve imha edildi. Ayrıca bu tesis, doğudan batıya, Kızıldeniz’e uzanan petrol boru hattının terminaliydi. Aynı zamanda Aramco’nun doğu tarafındaki, yani Hürmüz tarafındaki pompalama tesisleri de imha edildi. Dolayısıyla Suudi petrolünü ana üretim sahalarından Kızıldeniz’e taşıyan boru hattı bütünüyle devre dışı kaldı. Suudiler bunu Husilerin yaptığını söylemedi; bunun yerine Irak direnişinin, Haşd el-Şaabi’nin sorumlu olduğunu ileri sürdüler. Haşd el-Şaabi ise bunu tamamen reddetti ve “Hayır, bunu biz yapmadık,” dedi. Muhtemelen gerçekten onlar değildi; çünkü Irak’ta Erbain dönemi yaşanıyor. Bu, Kerbela’da İmam Hüseyin’in ölümünün yıldönümünü anan, tabiri caizse, 40 günlük ciddi ve dinî bir dönemdir. Çatışma ve savaş dönemi değildir. Ancak Suudiler ve Amerika Irak direnişine saldırdı; çok sayıda kişiyi ve IRGC’ye bağlı bazı İranlı güçleri öldürdü. Ardından Irak’ta, direniş unsurlarından bazılarını “yolsuzlukla mücadele” adı altında tasfiye etmeye yönelik bir girişim başladı. Fakat direniş güçlerinin Suudi Arabistan sınırlarına doğru ilerlediğine, sınıra daha da yaklaştığına dair işaretler var. Irak hükümeti ise bunu durdurmaya, kontrol altına almaya çalışıyor ve bu grupları tehdit ediyor.
Biliyorsun, dinleyicilerin Irak’ı anlayabilmesi için şunu belirteyim: Kesin rakamlar elimizde yok ama nüfusun yaklaşık yüzde 60’ı Şii. Geri kalan yüzde 40 ise Sünniler ve Kürtler arasında bölünüyor. Dolayısıyla Sünniler oldukça küçük bir kesimi oluştururken Şiiler en büyük grubu oluşturuyor. Batı medyasında Haşd’dan söz edilirken sürekli, “Ah, bunlar yalnızca İran’ın vekil güçleri,” deniyor. Böylece sanki onlara baskı yapmak, Hürmüz anlaşmazlığında İran’a baskı yapmak anlamına geliyormuş gibi gösteriliyor. Ama öyle değiller. Ben onları tanıyorum. Haşd mensuplarıyla görüştüm. Açıkça söylemek gerekirse, bunlar Iraklı milliyetçiler. Güçlü biçimde Irak milliyetçisi insanlar. Evet, Şiiler. Ve evet, İran Şiiliğin bir tür ana merkezi konumunda, ancak bunlar Iraklı milliyetçiler ve üzerlerine böyle bir etiket yapıştırılmış durumda. Ayrıca büyük çoğunluğu, 29 Şubat’ta suikastla öldürülen Ruhani Lideri kendi taklit mercileri, yani dini otorite olarak kabul ediyor ve takip ediyordu. Dolayısıyla onun ölümüne karşı son derece öfkeliler. O yalnızca İran’ın değil, onların da dinî lideriydi. Bu nedenle misilleme yapılacağını söylediler. Irak hükümetine biraz hareket alanı tanıdılar, ancak benim gördüğüm kadarıyla, tabiri caizse, sınırın her iki tarafında da hareketlilik var ve belki bu kontrol altına alınabilir ama durum son derece kırılgan. Bazı Iraklı güvenlik yetkilileri, Suudi petrol tesislerine saldıranın aslında Haşd, yani Irak direnişi olmadığını, bunu Ukraynalı grupların yaptığını söyledi. Buna çok fazla önem atfetmemiz gerektiğini düşünmüyorum; ancak bu açıklama, Hazar Denizi’nde bir İran gemisinin Ukrayna füzeleriyle vurulduğu bir döneme denk geliyor. Dolayısıyla Suudi Arabistan ile Irak arasındaki ve ABD ile Irak arasındaki gerilim ciddi biçimde tırmanıyor. Haşd açıkça seferber oluyor ancak henüz harekete geçme kararı almış değil.
Aynı zamanda Irak’ta İranlılar Erbil’e girdi. Burası Irak’ın Kürt bölgesi, tabiri caizse Kürdistan ve İranlılar buradaki Kürt güçlerine saldırdı; bazı liderlerine suikast düzenledi, ikmal hatlarını, yakıt ve mühimmat kaynaklarını hedef aldı. Bunun nedeni, ABD’nin daha önce başarısız olmuş bir planı yeniden canlandırmanın mümkün olup olmadığını değerlendirdiğine dair haberlerdi; buna göre Kürt güçleri İran’a girerek bir tür mini devlet kuracaktı. İran üzerindeki baskıyı artırmak için Rusya’da, Kursk bölgesi’nde de benzer bir şey gördük. Dolayısıyla İranlılar bunu engellemek için burada önleyici harekete geçiyor. Son günlerde Mısır’daki bir limanda bir gaz tankerinin insansız hava araçlarıyla saldırıya uğradığını da gördük. Bundan kimin sorumlu olduğu net değil, ancak Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki savaş giderek çok daha yoğun hâle geliyor. Bence Suudilerin Aramco tesislerine yönelik saldırılardan Irak’taki Haşd’ı sorumlu tutmasının nedeni de muhtemelen Husilerle savaşı daha da tırmandırmak istememeleriydi.
Husiler son derece güçlü bir savaş gücü ve geçmişte Mısır ordusuna çok ağır bir yenilgi yaşattılar; sanırım yaklaşık 20 bin Mısırlı askerin ölümüne yol açtılar. Bu geçmişte, çok uzun zaman önce oldu, günümüzde değil. Ancak buradaki genel tablo; Suudi Arabistan bu savaşa girmeye pek istekli değil, fakat aynı zamanda artık parası da yok. Yani gelir elde etmiyor. Zaten öncesinde de mali sıkıntı içindeydi. Abu Dabi’de durum henüz o kadar ileri gitmiş değil ama Körfez ülkelerinin de parası azalıyor. Dolayısıyla bütün bunlarla birlikte ortam giderek daha da ısınıyor ve burada yapılacak bir yanlış hesap — örneğin Ukraynalıların Hazar Denizi’nde bir İran gemisine saldırmaya çalışması bu savaşın bütün niteliğini ve dinamiğini kolaylıkla değiştirebilir ve onu çok daha derin bir çatışmaya dönüştürebilir mi?
Ama benim asıl vurgulamak istediğim şu: Trump İran sorununa bir çözüm bulmaya çalışmaktan söz ediyor. Oysa bakın ne oldu. Bütün mesele başka çatışmalardan oluşan bir matrise dönüştü. Bu süreçte Lübnan’dan bile söz etmedim; Washington’ın, Suriye’den Şeriat güçlerini Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına katılmaya ya da Lübnan-Suriye sınırındaki Şii köylerine saldırmaya teşvik etmeye çalıştığı yönündeki tehditlerden. Şam’daki güçler üzerinde hatırı sayılır etkisi bulunan Türkiye ise Suriye’nin Lübnan’a müdahil olmasına karşı olmadığını söylüyor. Ama bunun gündeme gelmesiyle birlikte Irak direnişinden de tepki geldi ve Şeriat güçlerine, “Lübnan’a yaklaşırsanız biz de Suriye’ye girer ve o taraftan saldırırız,” dediler. Dolayısıyla bütün tablo giderek daha da iç içe geçiyor ve ortada bir Kara Kuğu ihtimali var. Bence bunu ciddiye almamız gerekiyor; yani İsrail’deki aşırı sağ, aşırı sağ ifadesini sevmiyorum, daha doğrusu mesiyanik sağ diyelim, Ben-Gvir, Smotrich, ama özellikle Ben-Gvir, Batı Şeria’da büyük bir kriz görmek istediklerini söylüyor; belki Tapınak Tepesi’nde, belki Batı Şeria’da bir savaş. Filistinlileri Batı Şeria’dan göçe zorlayacak bir kriz istiyorlar ve bunun seçimleri kazanmalarına yardımcı olacağını düşünüyorlar.
Mesele seçimlerle ilgili, ama aynı zamanda Filistinlilerin canlarını kurtarmak için Batı Şeria’dan kaçmak zorunda kalacağı 1948 benzeri yeni bir durumu kışkırtma yönünde ikinci bir amaç da var. Bu yüzden buna hazırlanıyorlar. Bunu saklamıyorlar da. Seçim varoluşsal bir seçim olacak. Ekim ayında yapılması planlanıyor. Ne olacağı belli değil. Bunun İsrail’de şiddetle sonuçlanmayacağı da belli değil; çünkü iki taraf şu anda gerçekten karşı karşıya ve Netanyahu’nun geleceği hiç de kesin değil. Ama Batı Şeria’yı şu anda ateşe vermek uzun süredir var olan bir hedef. Smotrich’in birkaç yıl önce Likud’a yaptığı bir konuşmada bundan söz ettiğini hatırlıyorum. Şöyle demişti: “Bakın, planımız bu ve Araplar gidecek.” Ardından da, “Ama bu planı gerçekten uygulayabilmemiz için ihtiyacımız olan şey büyük bir kriz ya da büyük bir savaş. Ve o savaş sırasında plan nihayet hayata geçirilecek,” demişti.
Dolayısıyla, dediğim gibi, bütün bunlar olası senaryolardan bazıları. Hepsi bir araya geldiğinde durumu son derece kırılgan ve patlamaya hazır hâle getiriyor. Ama benim asıl vurgulamak istediğim bu değil. Washington’ın önünde artık temiz, iki taraflı bir anlaşma seçeneği yok. Mesele, bölge genelinde yaşanan daha küçük savaşlardan oluşan bir matrise dönüştü; bunların hepsi birbiriyle bağlantılı, ama her birinin oldukça farklı gündemleri var - Lübnan savaşı, Yemen, Suriye’deki durum - bütün bunların gündemleri birbirinden tamamen farklı. Washington’ın artık kapsamlı bir çözüme ulaşma ihtimali bana neredeyse sıfır gibi geliyor.
C.H.: Mısırlılar ve Ürdünlüler ordularını ileri konuşlandırdı — Mısırlılar Sina’da, Ürdünlüler ise Batı Şeria sınırı boyunca — Smotrich ve diğerlerinin açıkça savunduğu türden bir etnik temizliği önlemek için. Sanırım buna “gönüllü transfer” ya da buna benzer bir şey diyorlar. Peki Filistinlileri Batı Şeria’dan çıkarmaya çalışırlarsa ya da sonunda Gazze’de böyle bir hamle yapmaya karar verirlerse, ki şu anda yaklaşık iki milyon Filistinli, aşırı kalabalık ve sağlıksız çadır kentlerde sıkışmış durumda; İsrail de Gazze’nin yüzde 70’ini zaten ele geçirmiş bulunuyor, bu nasıl sonuçlanır? Yani bu, İsrail ile Ürdün ya da Mısır arasında askerî bir çatışma yaratmaz mı?
A.C.: Bu durum pek çok farklı şekilde patlak verebilir. Yani tam da anlatmaya çalıştığım şey bu. Son derece yanıcı bir ortam var. Tüm bölgede burada bir kıvılcım, şurada başka bir kıvılcım, Lübnan’da başka bir öldürme olayı, başka bir yerde toplu katliam yaşanabilir. Durum çok kırılgan ve kolayca alevlenebilir. Ama özellikle Filistin meselesi patlayabilir. Bunun sonuçları İran’ı yeniden doğrudan İsrail’le çatışmanın içine çekebilir. İran’ın İsrail’in Kuzey Bölgelerini doğrudan vurmasına yol açabilir. Bunlar, Lübnan’ın güneyinden Celile’ye kadar uzanan bölgeler. Bunların hepsi mümkün. İran, ABD ile bir çatışma bekliyor ve böyle bir çatışma kolayca tetiklenebilir. İranlılar yalnızca ABD ile değil, bence bir noktada İsrail’i de içine almasını bekledikleri bir savaşa hazırlar. Buna hazırlanmış durumdalar. Bunun özellikle altını çiziyorum çünkü bence insanlar sık sık yanlış anlayıp, “Ama İsrail çok güçlü, değil mi?” diyor. Aslında İran’da hedef almak istediklerini söyledikleri altyapı açısından bakıldığında, avantajlı olan tarafın İsrail olduğu söylenemez. İsrail’in fiilen yalnızca iki rafinerisi var ve ülke küçük olduğu için elektrik santralleri merkezi ve yoğunlaşmış durumda. Oysa İran büyük bir ülke ve enerji altyapısı ile diğer tüm altyapısı dağınık hâlde. Dediğim gibi, bu yapı yaklaşık 20 yıldır, tam da ABD ile gelecekte yaşanabilecek bir savaşa hazırlık amacıyla dağıtılmış durumda. Dolayısıyla tablo o kadar da net değil.
İsrail İran’la savaş istiyor mu? Hayır, Trump’ın İran’la savaşmasını ve İran’ı, devletin artık vatandaşlarına hizmet sağlayamayacağı ölçüde altyapısıyla birlikte yıkmasını istiyor. Görmek istediklerini söyledikleri şey tam olarak bu. Elbette, bir devletin halkına hiçbir hizmet sağlayamayacak kadar yıkılmasını talep etmek, aslında büyük bir nükleer saldırı yerine yavaş ilerleyen taktiksel bir nükleer silah saldırısına denk geliyor; çünkü bu, susuz, elektriksiz ve yılın bu döneminde yakıtsız kalmak anlamına gelir. Böyle bir durumda hayatta kalmak imkânsız hâle gelir. Eğer bu olursa, İran da Suudi Arabistan’ın ve Körfez ülkelerinin su arıtma tesislerine saldıracaktır ve bu konuda son derece kırılgan durumdalar. İran ise su arıtma konusunda daha az kırılgan. Sularının yalnızca yüzde 3’ü arıtmadan geliyor.
C.H.: Bir de şunu ekleyeyim; Suudi Arabistan’da suyun yaklaşık yüzde 70’ini tuzdan arındırma tesisleri sağlıyor. Sanırım BAE’de bu oran yüzde 80’in üzerinde. İran bu tuzdan arındırma tesislerini devre dışı bırakırsa, bu anında, örneğin Riyad’ın tamamının tuzdan arındırılmış suya bağımlı olduğunu düşünüyorum, bölge genelinde bir insani kriz yaratır.
A.C.: Kesinlikle. Ama bunlar Washington’daki hesaplara gerçekten dahil ediliyor mu? Elbette Washington’ın bazı kesimlerinde bunlar biliniyor, ancak Trump bunları dinlemeye ve anlamaya uygun bir ruh hâlindeyken bunların ne kadarı önüne konuyor ve onun sürekli, “İran yenildi, çöktü, savaşı kazandık,” demesinin önüne ne ölçüde geçiliyor? Belirsiz olan kısım bu. Bölgenin herhangi bir yerinde ne olabileceği belirsiz; ancak alınacak yanlış bir karar, bütün bölgeyi ateşe verebilir çünkü bütün bu meseleler birbirine bağlı ve bir şekilde birbirlerini etkileyecekler. Filistinliler Gazze’den ya da Batı Şeria’dan sürülürken Hizbullah buna seyirci kalmayacaktır. Her şey birbiriyle bağlantılı; Suriye’de ne olduğu, Haşd’a ne olduğu, Haşd’ın Suriye’ye girip girmeyeceği... Bütün bunlar ihtimal dahilinde.
Washington’da bütün bunlar ne ölçüde gerçekten enine boyuna düşünülüyor ve anlaşılıyor? Sonuçta şunu söylemek gerekiyor: Bütün bunları kendi başlarına açtılar. Çünkü tüm bu yaklaşım, “Peki, İran’a doğrudan askerî baskı uygulayamıyoruz; o hâlde Irak üzerinden baskı kuralım, şu bölgeden baskı kuralım. Irak’taki milisleri silahsızlandırmakla tehdit edelim. Hizbullah’ı silahsızlandırmakla tehdit edelim,” düşüncesine dayanıyordu. Ve bütün bunların yaptığı tek şey, meseleyi on kat daha karmaşık, çözülmesini de on kat daha zor hâle getirmek oldu. Ateşlenip sorunu bir anda çözecek basit, iki taraflı bir sihirli mermi yok.
C.H.: Harika, teşekkür ederim Alastair. Programın yapımını üstlenen Diego, Thomas ve Max’e de teşekkür etmek istiyorum. Bana ChrisHedges.Substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.
* Chris Hedges'ın Alastair Crooke ile gerçekleştirdiği 'Why the Iran War Won’t End Soon' adlı röportaj Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.
Benzer İçerikler
Ateşkes Sona mı Erdi?
Chris Hedges, Alastair Crooke
Yaklaşan İran Savaşı Müzakereleri Nereye Varacak?
Chris Hedges, Mohammad Marandi
Amerika İran’la Savaşı Neden Kaybediyor?
Chris Hedges, John Mearsheimer
İran Savaşından Çıkış Var mı?
Chris Hedges, John Mearsheimer