Petrol, kapitalizmin ve dünyadaki en sömürücü rejimlerden bazılarının gücüne güç kattı. Petrolden uzaklaşırsak, yüz yüze olduğumuz temel sorunlardan bazılarını çözebiliriz.
Bunun ciddi bir âdâb-ı muâşeret (görgü kuralları) ihlali olduğunun farkındayım. Ama artık nezaketi bir kenara bıraksak, Donald Trump’ın İran’a yönelik saldırısını bağlamına oturtabilsek iyi olmaz mı dersiniz? Batı’nın Orta Doğu ile Batı ve Orta Asya’ya bir asırdan fazla süredir devam eden yoğun ilgisi, yabancı hükümetlerin bu bölgeleri şekillendirme ve kontrol altına alma yönündeki bitmek tükenmek bilmeyen girişimleri, rastgele siyasi takıntılar değil. Bunlar, yeraltında bulunan belirli yakıt kaynaklarıyla bir şekilde bağlantılıdır.
Trump’ın savaş hedefleri tipik bir biçimde tutarsız: görünüşe bakılırsa kendisi için bile anlaşılmaz şeyler bunlar. Ama İran, 1953’te yaşananlar olmasaydı “Batı’nın düşmanı” muamelesi görmezdi ki: O yıl Britanya’nın Winston Churchill hükümeti, CIA’yı, Muhammed Musaddık’ın halk tarafından desteklenen demokratik hükümetine karşı bir darbe düzenlemeye ikna etmişti. Birleşik Krallık bunu, Musaddık’ın İngiliz-İran Petrol Şirketi’ni millileştirmeye çalışması nedeniyle yaptı: Musaddık, yabancı bir devletin İran ulusunun servetini çalmasını engellemeye çalışıyordu. ABD, Birleşik Krallık’ın da desteğiyle onu devirmeye iki kez teşebbüs etti ve ikinci denemede, bazı fırsatçı ayetullahların da yardımıyla bunu başardı. Böylece Şah Muhammed Rıza Pehlevi eski statüsüne yeniden kavuşturuldu. 1954 yılında, İngiliz-İran Petrol Şirketi, British Petroleum (daha sonra BP) adını aldı.
1953 darbesine duyulan öfke, Şah’ın diktatörlüğü altında giderek şiddetlenen baskı ile birleşince, daha sonra ayetullahlar tarafından ele geçirilen 1979 devrimini tetikledi ve bu, birçok İranlı için korkunç sonuçlar doğurdu. Eğer hükümetlerimiz petrol uğruna demokrasiyi şiddetle ezip bastırmasaydı, ayetullahlar ülkeyi yönetiyor olmazlardı.
Bu tarihten bir adım geriye çekilip baktığınızda, apaçık olması gereken başka bir şey görürsünüz. Kapitalizmin “serbest piyasa” ile özdeşleştirilmesi, insanlık tarihinin en başarılı yalanlarından biridir. Kaynakların tarihte gerçekleşen ve günümüzde de devam eden yağmalanması; direnenlere karşı seferber edilen polis güçleri, ordular ve ölüm mangaları; kârların daha güçsüz ülkelerden büyük güçlere aktarılması; işçilerin sindirilmesi; tüketicilerin aldatılması; rantın sömürülmesi; maliyetlerin yaşayan gezegene yüklenmesi: Bütün bunlar “özgür” olmanın tam tersidir. Son derece zorlayıcı ve aşırı pahalıdır.
Çoğu zaman bir piyasanın varlığına dair çok az işaret vardır. Arazi, emtia ve işgücü, pek çok durumda basitçe çalınmaktadır. Kamusal kaynaklar, ister petrol rezervleri, ormanlar, su sistemleri ya da demiryolları olsun, özel tekelcilere devredilir (ya da değerlerinin çok altında bir fiyata satılır). Zenginler başları belaya girdiğinde devlet tarafından kurtarılırken, yoksullar batmak ya da yüzmek zorundadır. “Serbest piyasa kapitalizmi” kavramsal bir çelişkidir.
Dünyadaki askeri gücün büyük bir kısmı, kaynaklardan – özellikle petrolden – elde edilen kârı, bankalara ve hissedarlara, emtia tüccarlarına ve varlık yöneticilerine, riskten korunma (hedge) fonlarına ve özel sermaye şirketlerine aktarılmasını sağlamak için vardır. Aynı amaçla, ikna altyapısı – lobiciler, medya, sosyal medya algoritmaları – en ahlaksız, sadist ve saldırgan kişilerin lider olarak seçilmesini sağlamak üzere harekete geçirilir; zira bu kişiler, insani bedeli ne olursa olsun, sermayenin yararına petrol ve diğer emtiaların akışını sürdüreceklerdir. Rakipleri şeytanlaştırılır, alternatifler ise “gerçekçi olmayan”, “popüler olmayan” ve “karşılanamaz” olarak bir kenara itilir.
İşte bu yüzden diğer insanların değişim arzusunu sürekli olarak hafife almaktayız. Örneğin, bir araştırmaya göre dünya nüfusunun %89’u iklim krizini durdurmak için daha fazla önlem alınmasını istemektedir. Oysa bu insanlar kendilerini azınlık olarak görmektedir. Kovid-19 salgınının doruk noktasında yapılan anketler, halkın büyük çoğunluğunun sağlık, refah ve çevre korumanın ekonomik büyümeden daha öncelikli olduğu daha iyi bir dünyaya kavuşmayı umduğunu tutarlı bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak hükümetler, mevcut sistemin işleyiş aksaklıklarını yeniden düzeltmek için milyarlarca dolar harcamıştır.
Hidrokarbon endüstrileri ve finansal destekçileri, kendilerini yeşil teknolojilerin tehdidi altında hissettikçe, hükümetler ve medya üzerindeki etkilerini daha da artırdılar. İklim değişikliğini inkâr etme ve halkı caydırma kampanyalarınadevasa meblağlar aktardılar. Siyaset daha sert, daha kapalı ve daha hoşgörüsüz bir hal aldı. Demokrasinin gerilemesi büyük ölçüde fosil yakıt sektörünün çıkarları tarafından yönlendirilmekte. Tüm gezegen, kaynak lanetinden muzdarip.
Petrol kapitalizme neden olmadı, ancak onu büyük ölçüde genişletti ve güçlendirdi. Petrole olan bağımlılığımızı azaltarak, dünyanın en şiddetli ve sömürücü ilişkilerinden bazılarını kesintiye uğratabiliriz. Diktatörlerin ve savaş makinelerinin, darbelerin ve suikastların, işgallerin ve nükleer tehditlerin yakıtını keseriz. Elbette bu her şey değil: Hâlâ su savaşları, toprak savaşları ve maden savaşları yaşanacak; ne de olsa askeri makine öylece oturup paslanamaz. Ama bu bile çok şey demektir.
Ayrıca, insanlığın birbirine karşı bugüne kadar uyguladığı en büyük şiddeti “iklim çöküşü yoluyla tüm yaşamlarımızın bozulmasını” da ortadan kaldırmış oluruz. Siyasi ve çevresel olmak üzere bu iki acil durum aslında tek bir sorundur. Ulusların geleneksel olarak savaşa hazırlık yaptıkları aciliyetle, biz de kendimizi savaş karşıtı bir duruşa hazırlamalıyız: fosil yakıtları hayatımızdan çıkarmak için, herhangi bir hükümetin şu anda planladığından daha hızlı ve daha kapsamlı bir acil durum programı [yapmalıyız].
Önemli bir müdahale girişimi olan Ulusal Acil Durum Bilgilendirme Kampanyası’nın yakında gösterime girecek filmi, ülke çapındaki gönüllüler tarafından sinemalarda gösterilecek; hükümeti içinde bulunduğumuz zor durumu doğru bir şekilde açıklamaya zorlayacak ve kapsamlı bir eylem için harekete geçirecektir. Maliyet konusunda endişeleriniz varsa şunu bir düşünün. Hükümetin İklim Değişikliği Komitesi, 2022’deki ölçekte tek bir fosil yakıt fiyat artışının getireceği ek maliyetin, 2050’ye kadar net sıfır hedefine ulaşmanın toplam maliyetiyle yaklaşık olarak aynı olduğunu tahmin ediyor. Trump’ın İran’a yönelik saldırısının yol açtığı fiyat şoku muhtemelen daha da büyük olacaktır. Petrol fiyatlarındaki ani yükselişlerden hiçbir kazanç elde edemiyoruz, ancak net sıfır programı sayesinde yeni, daha güvenli ve daha ucuz bir enerji sistemine kavuşuyoruz.
Fosil yakıt endüstrisini alt etmenin kolay olduğunu iddia etmek istemiyorum. Sermaye, bizi durdurmak için elindeki her şeyi (ç.n. baskı, şiddet, çeşitli engelleme mekanizmaları vb.) kullanacaktır. Extinction Rebellion, bu baskıyı, Birleşik Krallık’ta hareketi bastırmak üzere acımasız yeni protesto yasalarının taslağı hazırlanırken öğrendi. ABD’deki Standing Rock aktivistlerinin, topraklarından geçen bir petrol boru hattını durdurmaya çalıştıklarında fark ettikleri, anladıkları buydu. Küresel Güney’deki Gezegen savunucularının, paramiliter güçler tarafından kurşuna dizilirken daha da acımasız bir şekilde deneyimledikleri de bu. Kaynaklar üzerindeki kontrol, siyasetin itici gücüdür. Şu anda demokrasi, kale duvarlarında sergilenen bir ışık gösterisinden ibarettir.
Fosil yakıtların gücünün yoğunlaşması, siyasi gücün de yoğunlaşmasına yol açmakta. Fosil yakıtlara bağımlılığımız daha az olsaydı, belki ne Başkan Trump, ne Başkan Putin, ne ayetullahlar, ne de Başbakan Netanyahu olurdu. Fosil yakıtlar dünyayı otokrasiye doğru itiyor. Onlara olan talebimizi ortadan kaldırırsak, mevcut tiranlığın büyük bir kısmını da ortadan kaldırmış oluruz. Daha yeşil, daha temiz, daha ucuz, daha insancıl, daha adil: Ne kadar güzel bir dünyamız olabilirdi.
* George Monbiot'un The Guardian'da yayımlanan 'We need to be honest about Iran – and how our rampant greed for oil is causing mayhem' adlı makalesi Bahar Özay tarafından çevrilmiştir.

