Apaçık Radyo

"Ada, bir balıkçı köyünden şehirleşmeye geçiyor"

4 Eylül 2026

Dünya Mirası Adalar’da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, mimar, araştırmacı ve öğretim görevlisi Kemal Utku ile Mimari Çevre Etki Değerlendirmesi (MÇED) modelini; Heybeliada’nın kıyı dönüşümü, dolgu alanları ve yapılaşmanın çevresel etkileri üzerinden konuşuyorlar.

Derya Tolgay: Merhaba herkese. Bir canlı yayında, Dünya Mirası Adalar programında yeniden birlikteyiz. Öncelikle Mehmet Nurettin Sözen, destekçimiz. Kendisine teşekkür ediyoruz. Teknik masada da Andrei’ye çok teşekkürler. Ben Derya Tolgay.

Nevin Sungur: Ben Nevin Sungur. Merhaba herkese.

D.T.: 17 Ağustos depreminin yıl dönümü haftasındayız ve konuğumuzun çalışması da hayli ilginç ve kıymetli, depremle de hayli bağlantılı. Hem 17 Ağustos, hem de 6 Şubat depremlerinde yaşadığımız yıkımlarda, açıkçası depremin kendisinden değil, doğru planlama ve çevre vizyon planlarının oluşturulmaması ya da uygulanmamasından kaynaklanan sebeplerden de bunlara şahit olduk. Ya da işte daha fazla kazanç elde etmek için yapılması gerekenlerin yapılmaması gibi... Ve hepimizin nasıl kaybettiğine tanık olduk.

Bugün yeniden bir çalışmaya da dikkat çekmek isteriz çünkü 6 Şubat depremlerinin ardından hazırladığımız, bizim de bir parçası olduğumuz ASİ Çevre Vizyon Planı, bir nevi yol haritası olan ve yalnızca Hatay ve havzası için değil, DİSK altındaki bütün bölgelerde, özellikle muhtemel İstanbul depremi öncesi benzer anlayışla hazırlanan uygulamanın da gerekliliğini burada konuşmak önemli sanırım.

Ben bir haber vereceğim ve arkasından da Nevin’in bir haberi var. Sonra konuğumuzu takdim edeceğiz sizlere. Sanatoryum belgeseli var ve belgesel öncesi de Grup Abdal’ın bir konseri var. Burgazada’da, Aya Nikola’da, 21 Ağustos Cuma. Herkesi bekliyorlar.

N.S.: Benim vereceğim haber de biraz sevimsiz. Sokak köpeklerinin toplatılmasıyla ilgili bir mesele. Biliyorsunuz, Ağustos 2024 tarihinde yürürlüğe giren 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılan değişiklikle bu sokak köpeklerinin toplatılması meselesi gündeme gelmişti ve o zamandan beri de çok büyük, nasıl diyeyim, sıkıntılar, katliamlar... Her yerde okuyoruz.

Şimdi, duyduğuma göre İstanbul Valiliğinden Adalar’a da bir uyarı gelmiş. 31 Ağustos’a kadar Adalar’daki toplam 50 civarında bir köpekten bahsediliyor sanırım, rakam konusunda yanılıyor olabilirim ama dört adada var olan sokak köpekleri, yani kayıtlı sokak köpeklerinin sayısının bu kadar olduğu söyleniyor ve bu köpeklerle ilgili 31 Ağustos’a kadar çözüm bulunması gerektiği konusunda, yani 31 Ağustos’tan sonra bu köpeklerin sokaklarda görülmesinin istenmediğine dair bir uyarıda bulunmuş Adalar Kaymakamı bazı gruplara.

D.T.: Atlardan sonra başka bir manevra. İnsan odaklı bir yaşam modeli.

N.S.: Aynen öyle.

D.T.: Ve çok özür dilerim, yani Ada başına hepimizin gözü gibi baktığı neredeyse 12 köpekçiğimiz düşüyor, değil mi?

N.S.: Bunlar herkes tarafından bakılan, kontrol altında olan, aşıları yapılan, hepsi kayıtlı köpekler. Biz burada hayvanlarla yaşıyoruz. Her programda neredeyse bunun da altını çiziyoruz ve bu hayvanları bir türlü bir yerlere sığdıramıyoruz, bir türlü bir yerlerde yaşatamıyoruz. Yani böyle de bir haber var ve bunun üzerine olduğunu düşünüyorum.

Adalar Belediyesi bir kampanya başlatmış: “Her eve, her bahçeye bir köpek” kampanyası ve bu köpeklerin 31 Ağustos’a kadar bir şekilde bir yerlere yerleştirilmesi ki daha sonra başlarına kötü bir şey gelmesin. Bir de telefon numarası vermişler: 0216 382 75 94.

Eğer böyle bir imkânınız varsa, eğer bir köpeğe sahip çıkabileceğinizi düşünüyorsanız lütfen siz de bu kampanyaya katılın. Yani bir kez daha altını çizerek söylemek istiyorum: Bu köpekler bizim dostumuz. Biz bu köpeklerle yaşamak istiyoruz ama nedense bunu istemeyenler var. 

N.S.: Evet, kampanyaya katılmak isteyenler bu telefondan başvurabilirler.

D.T.: Evet, o zaman deprem gerçeğine dönerek konuğumuzu tanıtalım. ÇED raporlarının ne kadar önemli olduğunu tekrar hatırlıyoruz bu yıkımlarla. MÇED, Mimari Çevre Etki Değerlendirmesi nedir? Bunu konuşacağız. Konuğumuz mimar, araştırmacı ve öğretim görevlisi Kemal Utku. Kemal, hoşgeldin.

Kemal Utku: Merhaba, hoşbulduk.

N.S.: Hoşgeldin Kemal, eline sağlık, öğreticilikle.

K.U.: Çok sağolun.

D.T.: Kendini tanıtmak ister misin? Ben bir giriş yapayım, sonra istersen eksik kalanları sen tamamla.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Bina Bilgisi Yüksek Lisans Programı sırasında özellikle Adalar üzerine araştırmalar sürdürdün ve “Mimari Tasarım ve Planlama İçin Çevre Etki Değerlendirme Model Önerisi: Heybeliada Örneği” başlıklı yüksek lisans tezini hazırladın. Prens Adaları’nın kültürel mirasına sunduğu katkılar nedeniyle de bu çalışma, Adalar Vakfı Akillas Millas Araştırma Ödülleri’nde 2026 yılında Akademik Çalışmalar Kategorisi Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. Heybeliadalısın.

K.U.: Bu arada, bu yüksek lisans tezimi Prof. Dr. Gökhan Rıfat Koç’la birlikte gerçekleştirdik. Bir de şundan bahsedebilirim, belki depremle de ilişkili; 2019 yılında Ecem Altıntaş ve Nisanur Özkan arkadaşlarımla birlikte DoCoMoMo’ya katıldık ve Heybeliada’daki ilkokulla ilgili araştırmamız seçkiye seçildi. Ona da Prof. Dr. Neziha Aysel’in önerileriyle katılmıştık.

Bu da şöyle oldu: Arkadaşlarım hep diyordu ki, "Evvelki Ada'daki ilkokul çok güzel, çok güzel bir binaydı, sen mimarsın." Bir gün de oradan geçerken peyzajla böyle hafif bir tasarım olduğunu fark edince bir araştırma yaptık ve bu yapının 1967 yılında Yılmaz Ergüven tarafından yapıldığını, daha sonra depremde aldığı hasar nedeniyle yıkıldığını ve şu anki yapıların geldiğini öğrendim.

Şu anda Bilgi Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışıyorum. Çizim dersleri veriyorum, tasarım dersi veriyorum. Buradan da öğrencilerime ve hocalarıma selam göndereyim.

D.T.: Bu arada biz Kemal ile programı Heybeliada’dan yapıyoruz ve Kemal’in güzel çizimlerini ben görme fırsatına eriştim. Onun da bu çizimlerini bizim Dünya Mirası Adalar Instagram ve Facebook’ta da paylaştım. Merak edenler olursa bakabilirler.

K.U.: Teşekkür ederiz, paylaştığınız için tekrar. Ben kısaca çalışmamdan bahsedeyim, pek kısa olmayabilir, siz de beraber görebilirsiniz.

N.S.: Evet. Yani bir temel olarak nasıl başladı? Nedir MÇED modeli? Sen nasıl karar verdin? 

K.U.: Aslında hep böyle ekoloji temelli bir mimarlık anlayışı üzerine düşünüyordum ve bir saha araştırması modeli geliştirme kararı aldım. Hocamızla birlikte hem mimarlık öğrencilerinin, hem de araştırmacıların yer alabileceği, bunun sonunda çıkacak raporların belediyeyle birlikte tartışılabileceği bir model kurguladık.

İlk önce ÇED’in tanımından başlayabilirim. Yapılması planlanan projeler kamusal veya özel sektör yatırımları olabilir. ÇED, bu yatırım kararlarının çevre üzerinde oluşturabileceği tüm etkilerin gözlemlenmesini ve tespit edilen olumsuz etkilerin önlenmesini ya da çevreye vereceği zararın en aza indirilmesini amaçlıyor. Yani bu, sürdürülebilir kalkınma odaklı bir anlayış.

Bu nasıl ortaya çıkıyor? 1948 yılından 1983 yılına kadar, özellikle bu yıllar arasında, ekonomik büyümeyle birlikte şirketlerin çevre felaketlerine yol açması sonucunda çevre politikaları gündeme geliyor. Nasıl felaketler? Örneğin 1979 yılında Meksika Körfezi’nde bir petrol sondaj platformunda yaşanan kaza sebebiyle dokuz ay boyunca petrol sızıntısı yaşanması ya da bir nükleer tesiste 85 saat süren yangının söndürülememesi gibi... Bu tarihler arasında yaşanan ekonomik büyümenin çevre felaketlerine, hatta kitlesel ölümlere sebebiyet vermesi zaten aktivistlerin ve üniversitelerin üzerinde çalıştığı bir konuydu.

Ama artık medyada ve televizyonlarda da tartışılmaya başlanınca bütün devletler bir araya geliyor ve çevre politikaları geliştiriyorlar. 1970’lerden günümüze kadar eylem programları gerçekleştiriliyor ve ÇED raporları bütün ülkelerin kanunlarına, yasalarına giriyor.

Bizde de 1993 yılında Çevre Kanunu’nun 10. maddesiyle yürürlüğe giriyor ve ilk kez uygulanıyor. Nasıl uygulanıyor? Bunun hangi projelere uygulanması gerektiğine dair listeler ve metrekare gibi belli eşik değerleri var. Proje bu kriterlere uyuyorsa ÇED araştırmalarına tabi tutuluyor. Daha sonra hazırlanan rapor halka sunuluyor. Halkın önerileriyle tekrar revize ediliyor ve projenin onaylanıp onaylanmayacağına gerekli merciler karar veriyor. Daha sonra da devlet bu projelerin olası etkilerini denetlemeye devam ediyor. Yani kısaca özetlersek bu şekilde oluyor.

Peki, bu eşik değerleri neler? Örneğin Fransa’da yapılması planlanan turizm ve konaklama projeleri için 40 bin metrekare taban oturumu olması gerekiyor. Eğer proje 40 bin metrekare taban oturumuna sahipse ÇED araştırmalarına dahil ediliyor. Mesela Türkiye’de ise bu, 500 oda ve üzeri olarak tanımlanıyor. Almanya’da ise 300 yatak ve üzeri olarak tanımlanıyor. Her ülke, kendi anlayışına göre bu eşik değerlerini uyguluyor.

Ben de dedim ki, bu araştırmaları yapmak için neden illa bir proje gereksin? Çünkü bu araştırmalar biyolojik araştırmalar olabiliyor. Hava kirliliğiyle, o alanda bulunan akarsu ve göllerle ilgili bir araştırma olabilir. Canlı türleri üzerine olabilir. Kaybolacak endemik bir tür ya da kültür mirası varsa bunun üzerine çok kapsamlı araştırmalar yapılabilir.

Ben de kendi mimarlığa bakışıma göre şunu düşündüm: Acaba ekoloji temelli bu bakışı, ÇED raporlarındaki araştırma yöntemlerinden ilham alarak yerel ölçekte uygulayabilir miyiz? Çünkü bu eşik değerleri çok büyük projeler için geçerli. Ama belki de daha küçük metrekarelerdeki bir mekân kullanımı daha büyük bir etkiye sebebiyet verebilir.

Bunun üzerine düşünmeye başladım. Hem bu formattan ilham alarak, hem de yerel ölçekte uygulanabilecek yeni bir model kurabilir miyim, dedim.

D.T.: Kurdun mu?

K.U.: Kurdum ve dedim ki, ben MÇED yani mimari tasarım için bir model kurgulayayım. Bu model, bu eşik değerlerinden azade bir şekilde kentsel sit alanlarında, adalarda, doğal sit alanlarında ve bu çevrede bulunan mekânlara uygulansın. Bu sayede hem bu mekânların hem de kamusal veya yarı kamusal mekânların varlığını tartışmaya çalışalım. Örneğin plajlar ve mesire yerleri gibi.

Buradaki konforlu hayatın, tırnak içinde, mekânsal etkilerini, yasalarımızda da bulunan mevzuatlar üzerinden araştırabilir miyiz, demek istedim. Hatta önerim de şu şekilde: Bu mimari çevre araştırmalarını tabii ki ben kendi profesyonel alanım olan mimarlık üzerinden yaptım. Ama bu araştırmalar çok daha genişletilebilir. İsteyen herkes de bu araştırma yöntemlerini kendi uzmanlık alanında kullanabilir.

D.T.: Yani burada bir binanın ya da küçük bir mimari müdahalenin çevreye etkisi gerçekten ölçülebilir diyorsun.

K.U.: Ölçülebilir. Topografik... Bunu aslında altı başlıkta inceliyorum ve bunlar da ÇED’den geliyor aslında. ÇED’de bu araştırmalar sadece turistik yapılaşmalar üzerine uygulanıyor. Tabii, tam mekânsal olduğu için bu başlıkları uyguladım ve geliştirdim.

Topografik müdahaleler, kıyı müdahaleleri, insan kaynaklı etkiler, arazi kullanımı, peyzaj üzerindeki değişim ve canlı yaşamı. Bunlar çok büyük başlıklar.

Tabii ki farklı uzmanlık alanlarından yararlanabilmek için Adalar’da yapılmış kaynakları taradım. Akillas Millas’ın çok faydası oldu. Çünkü bu alanları incelerken zamansal dönüşümlerine de bakmak gerekiyor. Ve bunları 1/500-1/200 ölçekli çizimlerle temsil etmeye çalıştım.

Tabii ki bu ölçeklerin daha da detaya inmesi gerektiği gibi önerilerim de var. Belki doktora çalışmalarımda ya da başka kişiler de deneyebilir. Dediğim gibi, bu altı başlığı Heybeliada Mahallesi’nde denedim.

D.T.: O zaman bu modeli test etmek için Heybeliada’yı seçtin ama neden Heybeliada’yı seçtin? Yoksa başka nedenleri var mı?

K.U.: Tabii ki ada ilham vermiş olabilir. Ama ÇED raporları da çok... Zaten bütün yönetmeliği ve uygulama biçimini oradan alıyorum. Heybeliada doğal sit alanlarını içeriyor, kentsel sit alanlarını içeriyor, kıyıları içeriyor. Burada çok büyük bir yaşam var ve bir yandan ekolojik varlığı da çok yüksek.

D.T.: Çam Limanı gibi mikroklima alanı.

K.U.: Mesela.

D.T.: Tescillenmiş, dünya üzerinde bir yer. Onunla da ilgili çalışman var. 

K.U.: Çam Limanı ile bence bağlayalım durumu. Tabii, bu araştırmayı uygulamak için ilk önce durum analizi yapmak gerekti. O yüzden Heybeliada’nın kıyı dönüşüm analizi, ormandaki yangınların zamana bağlı değişimi, 1910 yılından günümüze kadar konutların nasıl yayıldığı gibi grafikleri ürettim. CAD programlarını, Akillas Millas’ın kaynaklarını ve ada üzerine yazmış yazarlarımızın kitaplarını kullanarak ilk önce bir durum analizi gerçekleştirdim.

Bu durum analiziyle adayı daha iyi anladım. Kıyıların neden bu kadar gelişmeye başladığını anlamaya çalışarak, ÇED’in araştırma yöntemlerini de içeren belli derecelendirme yöntemleri uyguladım. Bu derecelendirme yöntemiyle bu alanların az bozulmuş veya bozulmuş olduğunu tespit ettim.

Şimdi birkaç yerden daha detaylı bahsetmeden önce sonucundan söz edeyim. Sonuç olarak kıyıların çok büyük bir bozulmaya uğradığını tespit ettim ve dedim ki belediye, hem adada yaşayan insanların hem de araştırmacıların katılımıyla kıyıları rehabilite etmek için mimari tasarımlar geliştirebilir.

Yani mimari tasarımın konusu aslında mekânın rehabilite edilmesi üzerine oldu. Yeni bir yapı yapmak yerine var olan mekânları rehabilite edelim, oradaki yapılaşmayı nasıl engelleriz, bu alanları yeniden nasıl düşünürüz?

Çünkü adada biliyorum ki hiç kimse denize girerken bir tesis arzusunda değil. Zaten bunun kıyı kanunlarına aykırı olduğu da belli. Ama gitgide genişleyen, yoğunlaşan turistikleştirme politikalarına maruz kalıyoruz. Kıyılara veya adaya ulaşabilmek için çok büyük ücretler ödüyoruz. Bunların belediye ve halkın birlikte tartışabileceği bir model kurguladım.

Birkaç örnek vermek gerekirse, Çam Limanı’na geçmeden önce Heybeliada sahili mesela... Geçmişten günümüze yıllar süren çok büyük dolgulara sahip. Mesela İDO Terminali bir süre kapalı kaldı. Bu alanın kaldırılması, rehabilite edilmesi üzerine de tartışma açabilecek bir tez çalışması bu. Ama şu anda maalesef kullanılmaya devam ediyor.

Her şirketin kendine ait ayrı bir iskelesi var. Fakat bu iskeleler, Akillas Millas’a göre, kabuklu deniz canlılarının yok olmasına sebebiyet vermiş. Büyükada kitabının kapak sayfasında da görebilirsiniz. Çünkü çizimlerini incelerseniz küçük kayalıkların Heybeliada sahilinde bulunduğunu, bu kayalıkların da tabii ki kabuklu deniz canlılarına ev sahipliği yaptığını biliyoruz.

Çam Limanı’nda ise ayrı bir durum var maalesef. Çam Limanı’nda da araştırmalarımı devam ettirdim. Örneğin 1870 yılında Çam Limanı’nda Filippaki Gazinosu varmış. İnsanlar eğlenmeye, vakit geçirmeye geliyormuş. Bunları bu arada Akillas Millas’ın Heybeliada kitabında, 492. sayfada isteyenler inceleyebilir. Onun sayesinde bunları biliyor ve kanıtlayabiliyoruz.

Akillas Millas’a göre bu gazino Helen Ticaret Okulu’na bağlıymış. Orada sözleşmesinin maddeleri bile yazıyor, okuyabilirsiniz. Çok eğlenceli bir sözleşme maddesi bence.

1920’lere kadar burada, Çam Limanı’nda gazino varlığını sürdürmüş. Fakat 2015 yılında, biliyorsunuz, Hüseyin Rahmi Gürpınar Lisesi inşaatından sonra artan molozlar buraya getirildi. Yaklaşık üç buçuk metre yüksekliğinde bir beton duvar inşa edildi. Adalıların ve aktivistlerin çabalarıyla bu duvar bir buçuk metre olacak şekilde kestirildi.

Çam Limanı böyle şeylerin yaşandığı bir alan. 2021 yazında yaşanan yangınların ardından, 2024’te —Derya Hanım bilgi verecektir— Diyanet İşleri’ne devredildiği öğrenildi.

Benim çalışmalarım bu şekilde. Çam Limanı’yla ilgili, dediğim gibi, Akillas’ın kitabında mesela bir yağlı boya tasviri var. Bunu görüp bir de şu anki hâline bakarsak, eminim herkesin 1870’lere dönme isteği gelecektir.

N.S.: Çok güzel söyledin Kemal. Keşke, keşke... Akıntıya karşı kürek çekiyoruz ama ellerine sağlık. Yani özellikle, ayrıca da tebrik ediyorum jüri ödülünü aldığın için. Gayet kapsamlı bir çalışma olmuş.

Şimdi bundan sonrası tabii uygulamaya ve kullanıma açık olması sanırım, değil mi? Yani bundan sonra biraz daha pratikte sonuçlarını görmek gerekiyor bir taraftan da, değil mi?

K.U.: Evet. Hatta yapay zekâya mesela Heybeliada’nın dolgu alanları ve yapılaşması hakkında soru sorunca tezimi referans veriyor. Bunun için de çok mutlu oldum. Yani metrekarelerine kadar okuyabilirsiniz. İşte mesela sahil rıhtımı 40 bin metrekarelik bir dolgu alanı içeriyor gibi.

D.T.: Bildiğimiz kadarıyla ben 1920’ler ama net değil.

K.U.: 1920’ler, 1940’lar... Durmadan genişliyor.

D.T.: Bunlar hep yıkılan molozlardan. Hangi molozlardan? Heybeliada’nınkini sen söyle.

K.U.: Bu Çam Limanı, dediğim gibi, Hüseyin Rahmi Gürpınar inşaatından çıkan molozlarla oradaki futbol sahası dolduruluyor.

D.T.: Büyükada ise tamamen 1980’lerdeki büyük yıkımlardan... İskele önünden itibaren, Splendid’in deniz tarafından başlayarak ta kumsalın sonuna, balıkçı barınağına kadar dolduruluyor. Öyle büyük bir yıkım var. Çok büyük bir yıkım ve bu molozların İstanbul’a götürülmesi de çok maliyetli. Yani açıkça söyleyelim onu. Bu aşırı kazanç tutkunu kişiler adeta bir taşla iki kuş vuruyorlar.

K.U.: Bir de bu dolgu alanları o kadar kimliksizleştiriyor ki... Mesela Akillas Millas’ın çizimlerine bakıyorum, sahille kurulan ilişki bambaşka. Gazinolar sahile taşmış ya da iskeleler daha küçük ölçekte ve ahşapken, şu an Heybeliada’nın önünde neredeyse bir uçak pisti bulunuyor. Ada, bir balıkçı köyünden şehirleşmeye geçiyor bu şekilde.

D.T.: Bir kapı açtım ben, diyorsun.

K.U.: Ben kapımı açtım.

D.T.: Önemli bir çalışma gerçekten, tebrik ederiz. Kapatalım mı o zaman hep beraber?

N.S.: Kapatalım. Çok teşekkürler tekrardan. Ben bitirmeden köpeklerimize sahip çıkmak için aramak isterseniz hemen şu numarayı tekrarlamak istiyorum: 0216 382 75 94.

D.T.: Köpeklerimiz hepimizin, Adalar hepimizin!

Benzer İçerikler

  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki