Kukla, Hafıza ve Göç

-
Aa
+
a
a
a

Babil'den Sonra'da Ercüment Gürçay, Berlin'de yaşayan kukla sanatçısı Çağrı Yılmaz ile "Kukla, Hafıza ve Göç" başlığı altında gerçekleştirdiği söyleşiden yola çıkarak, sanatın bellekle, göçle ve insanın kendini arayışıyla kurduğu derin ilişkiyi anlatıyor.

""

Berlin'de eski bir atölyenin penceresinden içeri öğleden sonranın güneşi süzülüyor. Ihlamur ağacı talaşının kokusu, duvara asılı ipler, yarım kalmış yüzler, henüz gözleri boyanmamış kuklalar... Sessizlik… Sanatçının, atölyenin kapısını kapatıp kuklalarla baş başa kaldığı an belki de en mutlu anıdır...

O sessizlikte biri çalışıyor: Çağrı Yılmaz… Elindeki küçük oyma bıçağıyla bir tahta parçasını yavaş yavaş şekillendiriyor. Kimi zaman bir burnun kıvrımında duruyor, kimi zaman bir çift gözün içine uzun uzun bakıyor. Çünkü biliyor ki bir kukla önce ahşapta değil, insanın hayalinde doğar. Elindeki ince bıçakla ahşabı yontarken aslında yalnızca yeni bir kukla yapmıyor; yıllardır peşinden gittiği bir hikâyeyi yeniden kuruyor…

Çağrı Yılmaz’ı 2005 yazında İmroz’da Kaleköy Plajında sergiledikleri Romeo ve Juliet oyunuyla tanıdım. Gecenin karanlığında oyunu izleyen çocuklarla birlikte heyecanlandık, hüzünlendik, eğlendik… Sonra İmroz Barajı’nı tepeden gören bir yerde, ay ışığında geç saatlere kadar süren muhabbet, şarkılar… Ahşap Çerçeve ekibiyle dostluğumuz İstanbul’da da devam etti.

Çağrı Yılmaz bu yıl 23 Nisan’da Nesin Vakfı Çocuk Bayramı’nda Çatalca’daki vakfın bahçesinde Çağrı Yılmaz Puppets grubu ile onlarca çocuğa gün boyu kukla atölyesi düzenledi.

Nesin Vakfı şenliğinin ardından 6 Temmuz’da Babil'den Sonra programının konuğu olan kukla sanatçısı Çağrı Yılmaz ile sohbetimizin başlığı "Kukla, Hafıza ve Göç" idi. Program ilerledikçe fark ettim ki bu üç sözcük aslında birbirinden hiç ayrılmıyor. Çünkü kukla yalnızca bir tiyatro nesnesi değildi. O, hafızanın bedeniydi. Göçün tanığıydı. İnsan sesinin ulaşamadığı yerlere ulaşan sessiz bir anlatıcıydı… Ve o an karşımda yalnızca kukla yapan bir sanatçı değil; yaşamını yolculuklarla, göçlerle ve karşılaştığı kültürlerle örmüş bir hikâye anlatıcısı vardı.

Çağrı Yılmaz'ın hikâyesi ODTÜ’de okuduğu yıllarda izlediği bir kukla oyunu ile başlıyor… Sonra Prag günleri… Ankara’da ilk denemeler ve sonra İzmir… İki binli yılların başlarında İstanbul’da Emre Tandoğan’la Ahşap Çerçeve Kukla Tiyatrosu’nu kuruyor. Çukurcuma’da, Masumiyet Müzesi’nin çapraz karşısında çok katlı bir binada kukla kolektifinin temellerini atıyorlar. Çukurcuma’da şimdilerde olduğu gibi kafeler, sanat galerileri yok. Önce giriş katta atölyede üretilen kuklalar gelenleri karşılıyor, … Üst katlarda kafeterya, oyun alanları ve üretim alanları var. Uzunca bir zaman bu bina kukla severlerin uğrak adresi oluyor.

Çağrı Yılmaz'ın kurucularından olduğu Ahşap Çerçeve Kukla Tiyatrosu, Türkiye'de çağdaş kukla sanatının özgün örneklerinden biri olarak tanınıyor. Felsefe eğitimi almış olması, ardından kukla sanatının Avrupa'daki önemli merkezlerinde eğitim görmesi ve yıllar boyunca fiziksel tiyatro, hareket ve sahne dili üzerine çalışması, onun sanatına yalnızca teknik bir ustalık değil, düşünsel bir derinlik de kazandırmış. Fakat biyografiler çoğu zaman insanı anlatmaya yetmiyor.

Ahşap Çerçeve sadece Marionette kukla yapmıyor. Örneğin Kırım Kilisesi’nde devasa kuklalarla Notre Dame’ın Kamburu’nu sahneliyorlar. Bir başka yerde farklı tekniklerle, farklı denemeler…

Sonra Taksim’e yakın bir apartmanın en üst iki katı kuklalara ev sahipliği yapıyor… Gezi günleri… sokaklarda artan şiddet ve kuklaların naif ruhu bu şiddeti kaldıramıyor.

Göç... Son yıllarda en çok konuştuğumuz sözcüklerden biri… Çağrı Yılmaz iki bavula sığdırdığı kuklalarıyla yaklaşık on bir yıl önce Türkiye'den ayrıldı. Çağrı’nın asıl hikâyesi göç. Ama savaş ya da ekonomi nedeniyle değil; sanatın peşinden yapılan, insanın kendini aradığı uzun bir göç. Yalnızca ülkeler arasında yapılan bir yolculuk değil. Sanatın peşinden gitmenin cesareti. Yeni dillere kulak vermek. Yeni seyircilerle buluşmak. Ve her defasında yeniden başlayabilmek...

Çağrı'nın asıl hikâyesi, belki de Türkiye'den ayrıldığı gün başlıyor. İlk durağı Arjantin... Üç yıl boyunca Güney Amerika'nın ritmini dinliyor. Sokaklarını geziyor, sanatçılarla buluşuyor, yeni anlatım biçimleri keşfediyor. Sonra Meksika... Bir üç yıl daha. Ardından kısa bir süre Karadağ... Ve son üç yıldır Berlin.

Haritaya bakıldığında bunlar yalnızca ülkeler arasında çizilmiş uzun bir rota gibi görünüyor. Oysa sanatçının yolculuğu, coğrafyadan çok daha derin bir anlam taşıyor. Bu göç, daha iyi bir hayat arayışından çok, sanatın peşinden gitmenin doğal sonucu. Her ülke ona yeni bir dil öğretmiş. Her şehir başka bir ritim. Her kültür kuklalarına yeni bir ifade katmış. Belki de bu yüzden onun yaptığı kuklalar tek bir ülkeye ait görünmüyor. Onlar da göç etmiş. Onlar da yol almış. Onlar da sınır tanımıyor… İnsanlar göç eder. Şarkılar göç eder. Masallar göç eder. Kuklalar da göç eder. Ve her gittikleri yerde biraz değişir, biraz çoğalırlar… Ahşap eskir. İpler değişir. Boyalar solar. Ama bir kuklanın taşıdığı hikâye yaşamaya devam eder. Belki de kuklalar, insanların taşıyamadığı hafızayı taşırlar. Bir bavula birkaç giysi sığar. Ama yıllarca emek verilmiş bir kuklanın içine çocukluk, korkular, umutlar ve yaşanmışlıklar da yerleşir. Sanatçı ülkesinden ayrıldığında, yanında yalnızca kuklalarını değil; kendi dilini, kültürünü, sesini ve belleğini de götürür.

Program boyunca en çok hafıza üzerine konuştuk. Bir kukla yalnızca sahnede canlanan bir karakter değildir. Onun bedeninde ustasının elleri vardır. Yapıldığı ağacın izi vardır. İçinden çıktığı coğrafyanın sesi vardır. Anlatılan masallar, çocukluk anıları, göç yolları ve unutulmaya yüz tutmuş kültürler vardır. Belki de bu yüzden kukla sanatı, insanlığın en eski hafıza araçlarından biridir. Yazının, kitabın ya da sinemanın olmadığı çağlarda insanlar hikâyelerini kuklalarla taşıyorlardı. Bugün de o hikâyeler başka biçimlerde yolculuk etmeye devam ediyor.

Çağrı Yılmaz Puppets

Çağrı Yılmaz'ın anlattıkları arasında beni en çok etkileyen ise kuklanın sessizliği oldu. Bugünün dünyasında her şey konuşuyor. Ekranlar... Telefonlar... Siyaset... Reklamlar... Oysa kukla bazen tek kelime etmeden anlatıyor. İnsan yüzünün söyleyemediğini bir baş hareketiyle... Bir suskunlukla... Bir bakışla... Belki de kukla tiyatrosunun büyüsü burada gizli. Canlı değildir ama yaşar. Konuşmaz ama anlatır. Yürüyemez ama insanı kilometrelerce uzağa götürebilir. Çağrı Yılmaz'ın sanatı tam da bu sessiz alanda nefes alıyor. Kukla onun elinde yalnızca hareket eden bir nesne olmaktan çıkıyor; insan ruhunun uzantısına dönüşüyor. Bu nedenle sahnede gördüğümüz şey yalnızca ahşap, kumaş ve ip değil. Bir felsefe. Bir yaşam biçimi. Bir bakış açısı.

Deccal

Berlin bugün ona üretmek için geniş olanaklar sunuyor. Uluslararası festivaller, farklı disiplinlerden sanatçılar ve zengin bir kültürel ortam... Ama konuşmamız sırasında satır aralarında başka bir duygu da hissediliyordu. Türkiye... İstanbul... Ara sıra geldiği sokaklar...Dostlar... Belleğinde yaşayan şehir... Belki de göçün en güçlü yanı budur. İnsan başka bir ülkede yaşamayı öğrenebilir. Ama çocukluğunu, ilk dilini ve ait olduğu sesleri hiçbir zaman geride bırakamaz… Bir gün yeniden burada yaşamanın mümkün olup olmayacağını düşünüyor. Bu, kesinleşmiş bir karar değil. Daha çok insanın içinde taşıdığı o tanıdık soru: "Eve dönmek mümkün mü?" Belki de uzun süre yurt dışında yaşayan herkesin kendine sorduğu soru budur. Çünkü insan bazen ülkesini terk eder. Ama ülkesi onu hiç terk etmez.

Kabare

Çağrı Yılmaz bugün Berlin'de yeni kuklalar yapıyor. Belki yarın yine başka bir ülkede olacak. Belki de yeniden İstanbul'da... Ama nerede yaşarsa yaşasın, onun gerçek adresi bir şehir değil. Bir atölye. Bir sahne. Bir hikâye. Ve o hikâyelerin içinde, görünmez iplerle birbirine bağlanmış insanlar...

Program sona erdiğinde aklımda tek bir düşünce kaldı. Belki insanlar göç eder. Belki şehirler değişir. Belki pasaportlar yenilenir. Ama hafıza yerinde kalır. Ve bazen onu en iyi koruyan şey ne bir müze olur, ne de bir kitap. Bazen bunu bir kukla yapar. Sessizce... Hiç konuşmadan... İşte bu yüzden Çağrı Yılmaz'ın yaptığı iş yalnızca kukla yapmak değildir. O, gittiği her yere biraz hafıza taşıyor. Biraz Türkiye... Biraz dünya... Ve her yeni kuklada, insanın eve dönüş umudunu yeniden kuruyor.

Çağrı Yılmaz'ın kuklaları bugün Arjantin'den Meksika'ya, Karadağ'dan Berlin'e uzanan uzun bir yolun tanıkları. Kim bilir... Belki bir gün yeniden İstanbul'da, bir atölyenin penceresinden içeri süzülen ışıkta yeni bir kukla onun ellerinde hayata “merhaba” der.