Apaçık Radyo

Selçuk Artut: "İçimizdeki oryantalistlere dikkat!"

20 Ağustos 2026

Selçuk Artut'la Açık Dergi: Portreler'de yeni çıkan Teoman Madra kitabından Replikas ve RAW projelerine, Bergama Tiyatro Festivali’nde kendi icadı enstrümanlarla kayaları çalmasına uzanıyoruz.

İlksen Mavituna: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Selçuk Artut'la birlikteyiz. Selçuk hoş geldin.

Selçuk Artut: Hoş bulduk.

İ. M: Teşekkürler burada olduğun için.

S. A: Burada olmak çok güzel.

İ. M: Evet, kısa bir süre önce seninle bir antik kentte karşılaştık. Evet Bergama'da. Bergama'daydık. Orada da aslında niyetimiz seni Akropol'ün o gün batımı esnasında böyle bir kayıt altına almaktı falan ama Akropol gerek güzelliğiyle ama bir o kadar da rüzgarıyla hepimizi ele geçirdi.

S. A: Galiba bize denk geldi bilmiyorum, sert bir rüzgardı.

İ. M: Evet, epey sert bir rüzgarda Nihal Saruhanlı ile Akropol'ü çaldınız diyelim. Evet. Bunun detaylarını konuşacağız. Evet, Selçuk Artut, müzisyen ve akademisyen. Benim jenerasyonum, bir önceki jenerasyon belki onu rock sahnelerinden tanır, Replikas sahnesinden. Ama bir müddettir de akademik çalışmalarla, dijital sanat üzerine söyleşilerimiz seninle olmuştu Selçuk. Şimdi Bergama'da olup biteni böyle bir konuşmak istiyorum. Orada ilginç icatlar var. O ana ait özel şeyler var ama sen gündemi bir başka noktaya taşıdın. Bugün elinde bir kitapla geldin.

S. A: Taze, evet. Matbaadan geliyorum.

İ. M: Aynen, matbaadan buraya geldin. Bir Teoman Madra kitabı.

S. A: Evet, uzun süredir bunu konuşuyorduk zaten. İlk defa size denk geldi bu arada yani. Çok gurur verici bir an kendi adıma da yani.

İ. M: Evet, Bende Sistem Yok. Teoman Bey, aramızdan ayrıldığında seninle Açık Dergi'de konuşmuştuk. Hali hazırda zaten onun arşivi üzerine çalışıyordun. Arşivin migrasyonunu, işte bir yerden bir yere aktarılmasını sağladın. Çok meşakkatli. Belki onun detaylarına döneriz ama kitabı önce bir konuşalım istiyorum. Çünkü ilgilisine muhakkak bir an önce ulaşması gereken bir kitap. Anlatır mısın biraz?

S. A: Tabii ki seve seve. Yani tüm macera bir beş yıl öncesine kadar varıyor. Ve bu süre zarfında bir kitap projesi benim için hep gelişiyordu. Yanı sıra da bir sergisi olmasını da istiyordum. Fakat sergiyle ilgili süreç böyle bir sürekli yön değiştirdi ve kitapla ilgili uğraşım, kendi hissim açısından konuşmam gerekirse çok geri plana doğru gitmeye başladı. Bu bende hem bir tedirginlik yarattı hem de biraz da kontrollü böyle biraz acaba duruma mı baksam diye beklediğim bir süreç oldu. En sonunda bu sene canıma tak etti ve dedim ki ben koşullar ne olursa olsun bu kitabı basacağım. Ve ardından yayıncı sürecine girdikten sonra da yani çeşitli denemeler oldu ve orada da galiba artık biraz donkişotluk yapmak zamanı geldiğini hissederek yayıncı lisansını da alarak en sonunda kitabı kendim bastım. Açıkçası nereden çıktığı çok önemli değil. Yani bugün yayıncıların durumu ortada. Dağıtım çok kıymetli ve önemli olabiliyor. Ama internet üzerinden satışları olacak. Yani satış bir kelime. Benim için çok da önemli bir kriter değil. Ama benim için Teoman Bey'e olan bir saygı borcumdu. Yani açıkçası gerçekleşmesi gerekiyordu. Ya olacaktı ya olmayacaktı. O yüzden o Don Kişot'luğa soyununca bu kitabın çıkması için tüm gayretimi ortaya koydum. Tüm fonunu kendim karşıladım. Biraz sosyal sorumluluk projesi olarak görüyorum. Yani bunu minimum bir fiyatta belirleyip herhangi bir kar niyetim de söz konusu değil. Teoman Bey'in bu kitabını hep birlikte sırtlanacağız gibi hissediyorum.

İ. M: Peki niye bilmeyenler için? Apaçık Radyo dinleyicileri, Açık Radyo dinleyicileri aşinadır en azından Teoman Madra'nın kim olduğuna ama neden bu kadar önemli Teoman Madra?

S. A: Yine o beş sene öncesine gidecek olursak, Türkiye'deki Medya Sanatı Tarihi isimli bir makalede, Ekmel Ertan'ın yazdığı makalede kendi isminin olduğunu fark ettim ve o makaleye baktığımda Teoman Bey'in de ismini gördüm. Fakat tabii ki ilk ulaşacağımız kaynak internet oldu. İnternette baktığımda, Teoman Bey'e dair o kadar az bilgi var ki. Bir süredir de ben teknolojik sanat eserlerinin korunması konusunda bir sanatçı olarak zaten bir konsensüs sağlamaya çalışıyordum, bir konsorsiyum oluşturmaya çalışıyordum. Yani çeşitli kültür kurumları acaba bu durumun ne kadar farkında? Çünkü ben sanatçı olarak çok farkındayım. Teknolojik sanat eserleri üretiyorum. Bunu alan koleksiyonerler ve kültür kurumları acaba bunu ne kadar koruyabilecekler? Bugün delik bir problem. Fotoğraflarımız kayboluyor. Teknolojiler değişiyor. İşletim sistemleri gelişiyor. Başka şeyler oluşuyor. Düne baktığımızda o medyalar artık kullanılamaz hale geliyor. Tüm bunlara zaten kafa yormuştum. Teknolojik sanat eserlerinin korunması diye bir kitabın da üç editöründen birisiyim.

İ. M: Evet.

S. A: O kitabın kapağında da Teoman Bey'in bir çalışması vardı. Aslında bu kitabın habercisiydi o. Çünkü ben hem teknolojik sanat eserlerinin korunmasına dair insanlarda farkındalık yaratmak istiyorum hem de bununla ilgili de bir vaka analizi olarak Teoman Bey'i incelemek istiyorum. Ama tabii bu bir soru işareti olarak, bir akademisyen olarak, bir belki de arkeolog olarak, yani medya arkeoloğu olarak ilgimi çektiğinde ilk önce Beral Hanım'a ulaştım, Beral Madra'ya. Ve Beral Hanım dedi ki, gel Ayvalık'a, 3-5 CD var, bakarsın.

İ. M: 3-5 CD?

S. A: Evet, ve ben hakikaten atladım gittim. Ve 3-5 değil, binlercesiydi. On binlerce diye. Yüzlerce saat VHS, yani onlarca VHS kaset diyebilirim. Tüm bunları görünce artık proje benim için öyle bir meraktan öte bir sorumluluğa dönüştü. Çünkü zamana karşı bu medyalar yarışıyorlar. Yani yok olmak üzereler. Mesela VHS'in raf ömrü 20 sene. 20 sene sonra yok olmuyor ama tabii ki o yıpranma başlıyor ve ben hakikaten kolları sıvayıp herhangi bir destek ya da fon bir şey daha kovalamadan kendi yöntemlerimle, dahil geliştirdiğim yöntemlerle bütün arşivi taramaya başladım. Taradıkça da Teoman Bey'in ne kadar daha önemli ve kıymetli olduğunu biraz daha görmeye başladım. Ben ilk demeyi sevmiyorum. İlk demek çünkü başka birine haksızlık gibi geliyor ama öncü demeyi seviyorum. O yüzden Teoman Bey'i medya sanatı tarihinde, bu coğrafyada, bu ülke özelinde bir öncü olarak görüyorum. Ve bu misyonda bir görev olarak benim üzerimde bir sorumluluk olarak gün geçtikçe daha da artmaya başladı. Ve bunun neticesinde bu arşivin kamuyla da paylaşılması, bunun kitap olması, yayın olması gibi aşamalara geçtim ki üniversitede ders veriyorum. Bir yüksek lisans tezi sadece bunun üzerine yazıldı, yayınlanmış makaleler var. Sanat Tarihi dergisinde özellikle Türkçe yayınlanmasını istediğim bir makale var. Çünkü günümüzde görüyorum yani bu alanda çalışma yapan öğrenciler, akademisyenler Türkiye'de ne yapılmış diye sorduklarında herhangi bir kaynak yok. Bu kaynak yerinde olmak üzere. Çok iddialı gelebilir ama tabii ki eleştiriye de açıktır. Medya sanatı tarihinde bu coğrafya ve Türkiye diyeceğim, üzerinde o eksik tuğlanın yerine koyulması için uğraşıyorum diyebilirim. Böyle bir idealist bir tavırla yapıyorum bu projeyi.

İ. M: Evet, eksik tuğla coğrafyanın sanat tarihi açısından da ama daha global manada da sanat tarihine bir katkı olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

S. A: Çok net, hatta bunu somutlaştırabilirim. Bundan birkaç sene önce, herhalde iki ya da üç, şimdi anımsayamam. ZKM'ye gittim, Karlsruhe'de, Almanya'da. Medya sanatı üzerine çalışmalar yapan en önemli kurumlardan bir tanesi. Ben gittiğimde beni video departmanına davet ettiler. Altmış küsur değişik medyayı çevirebildikleri inanılmaz bir ortamdı. Hatta hiç unutamayacağım bir bant geldi ve bandı koydular, Joseph Beuys'un bir performansını izlemeye başladım. Bir yandan da kaybolan o duygularımız, yani her şey çift tıkla başlarken bir bandın böyle dönüp sonra onun görüntüye dönüşmesi çok büyülü yani. Orada ZKM'deyken tabii ki bu projeden bahsettim. Ve bana, yani o zaman Bernhard Serexhe ile tanışmıştık, bir dönem direktörlüğünü de yapmış. Söylediği iki şey oldu, unutmayacağım. Birincisi, hala ülkende kalıp bu kadar kıymetli şeyler yaptığın için teşekkür ederim dedi. Bu çok önemliydi. Burada duymadığım bir şeydi. Çok şaşırmazsınız herhalde.

İ. M: Birbirimize böyle şeyler söylemiyoruz.

S. A: Birbirimize böyle şeyler söylemeliyiz. Bu gurur noktasından öte gerçekten birlikteliğimizi de hissettiriyor. İkinci olarak da bu işlerin burada gösterilmesi gerekir dedi. Yani Teoman Bey'in yaptığı işlerin gerçekten global bir manası da var. Ve umut ediyorum ki yani belki de bu kitap da bu konuda bir ivme kazandıracak. Teoman Bey'in işlerinin de yurt dışında da sergilenmesi mümkün hale gelecek. Burada sergilenmesi oldukça zorlu bir sürece dönüştü. Bunda da çeşitli konuşmalarda eleştirel bir dille fırsat buldukça dile getiriyorum ve söylüyorum. İçimizdeki oryantalistlere dikkat etmemiz lazım. Nedense burada insanlar hakikaten o teşekkür etmeme haliyle birleşen bir duygu galiba. Kıymet bilmiyorlar. Teoman Bey de hayattayken zaten kıymeti görmemiş, gereken kıymeti görmemiş. Hep gidenin ardından bu kıymeti veriliyor. Ben o hayattayken bunu başarmak için uğraştım ama işte dünya istediğim hızla dönmedi. Ama ne güzel ki şu anda yine de elimizde kitap var.

İ. M: Fakat şöyle bir gerilim var benim kafamda. Yani şu kitabın adı, Bende Sistem Yok. O bir alıntı.

S. A: Hem hikayesi var.

İ. M: Evet hikayesi var, hem o hikayeyi anlatalım, hem de bir yana "Bende sistem yok" diyen bir sanatçıyı arşivle sistematize etmek nasıl bir gerilim senin kafanda?

S. A: Orada bir küratoryal bir süreç var. Yani ben kronolojik olarak ilerledim ama ilk önce istersen yani izleyicilerin aklında bir şey kalmasın, boşluk kalmasın. "Bende sistem yok"un hikayesini anlatayım. Bundan 3 sene önceydi sanırım, Teoman Bey hayattayken Ayvalık'a gittim. Ve gerçekten o sistemsiz yapının içerisinde ben bir kitabı dönüştürmek için o fotoğrafları Teoman Bey'e gösterip, bir sistem kurgusu diye de yorumlanabilir; "Bu fotoğraftakiler kim? Yani nedir?" falan gibi bir şey peşindeyim. Projektörle onu gösteriyoruz. Evde Beral Hanım da var. Sanırım Tulya vesaire falan da var kızı. Teoman Bey pek ilgi göstermiyordu. Yani hani böyle soruyoruz falan çok oralı değil. Sonra Beral Hanım şakayla karışık, "Ya Teoman," dedi, "Senin işlerin niçin bu kadar karman çorman? Biz bunları toplamakta zorlanıyoruz," dedi. O ilgi göstermeyen Teoman Bey bir anda döndü ve "Bende sistem yok," dedi ve sustu tekrar. Ve gerçekten de ben anladım ki evet bu, yani onun estetik anlayışı ya da sanatsal duruşunun temellendiği yer burası. Sistemsizlik arayışı. Sistem belki de onu çok tekdüzeleştiriyor. Yani bu sohbeti yapamadım elbette ama ben onu kazandım yani. "Bende sistem yok" lafı benim için kilit bir kelimeydi. Kitaba da bu ismi verdi. Kitaba bakacak olursanız kronolojik olarak ilerliyor. Ben onları olabildiğince klasifiye ettim, çünkü okunabilir hale gelmesi için. Ama bir yandan baktığınızda hem böyle bir işte kendinden üreyen sanat diyebiliriz, jeneratif sanat diyebiliriz, bir dönem bilgisayar sanatı işleri; yani medium ve teknoloji ne kadar gelişmişse o da oralara doğru sıçramış ve kendi sistemsizliği üzerinden işler üretmeye başlamış. Şeye kadar geliyor, iPad'e kadar geliyor yani eline iPad aldığında 90 yaşına varmış bir adam hala durmuyor ve hala o üretken sanat dediğimiz, jeneratif sanat dediğimiz estetik içerisinde herhangi bir sisteme dahil olmadan bir yapı kurmaya devam ediyor.

İ. M: Evet, bir yandan da aslında teknolojinin tarihini de izliyoruz değil mi?

S. A: Evet, böyle bir içinde de bir şey var, ona da özen göstermeye çalıştım. Kitabın tasarımcısı Emre Parlak, ona da buradan çok teşekkür etmek isterim. Onun da büyük bir gayreti söz konusu oldu. Kitaptaki o retro ve güncel estetik arasındaki geçişi de çok net göreceksiniz. Ve tarihsel olarak da bir zaman çizgisi var. Burada mesela "Amiga bilgisayar şu tarihte icat edildi, Teoman Bey onunla şu tarihte işler yapmaya başladı" gibi böyle paralel kurgular da oluşturmaya çalıştım, yani kitapta var.

İ. M: Evet öyle bir navigasyon da var yani.

S. A: Var, çünkü yani yeni jenerasyon için mesela hani floppy disket bir 'save etme' ikonu ama işte başka bir jenerasyon için içerisinde hatıraları olduğu, bir sürü dosyaları paylaştığı bir şey. O anlamda hem retro hem de günümüze dair çok estetik açıdan zengin bir içeriğe sahip olduğunu düşünüyorum.

İ. M: Bu kitabın bir diğer özelliği aslında senin yıllardır çalıştığın hatta etrafında bir konsorsiyum örmeye çalıştım dediğin tartışmaya da bir tür aslında örnek, model teşkil ediyor olması. Onun da altını çizmek lazım bence.

S. A: Doğru. Elbette çok değişik yöntemler var. Yani birinci refleks analog medyaların dijitale dönüştürülmesi süreci oluyor. Çünkü dijitale dönüştürdüğünüz zaman onların ömrünü uzattığınızı düşünüyorsunuz ama sadece o değil. Çünkü bir hard disk yok olduğu zaman hepsi de yok olabiliyor bir anda. O yüzden kataloglamadan başlayabilirsin, taksonomisinden konuşabilirsin. Bir sanat eserinin kıymetinden bahsedebilirsin. Çünkü her sanat eseri korunmalı mı, korunmamalı mı? Yani bu da başka bir soru.

İ. M: Doğru.

S. A: Ve tarif nasıl edebileceğiz? Hani bir resim desen belki tarif etmek kolay ama bir dijital sanat eserini nasıl tarif edeceksin? Bununla alakadar da kriterler çok muğlak. Bunlara kısmen bir şey yarattı diyebilirim. Dediğin gibi vaka ve şema oluşturdu diyebilirim yani.

İ. M: Peki yani nasıl bir ayrımda duruyoruz? Neyin dijital sanat ya da sanatı olduğuna dair?

S. A: Önemli evet, o kelime benim için kitapta yer alıyor. Birçok insan büyük ihtimalle kitaba bakıp bir yanlış yazılmış, bir imla hatası zannedebilir ama dönemlerden bahsetmek gerekirse ışık oyunlarıyla başlıyor. Sonra bilgisayar sanatı dediğimiz işleri var. Ardından işte teknik bilgi ama Freehand programını kullandığı vektörel çizgilerle yaptığı... Bugün baktığınızda herkesin ona dijital sanat diyeceği ama benim dijital sanatı diyeceğim; çünkü 'ı' harfiyle çok önemli bir farkındalık yaratmaya çalışıyorum. Dijital sanatı demek, dijital estetiğini kullanan sanatçıların nasıl "bilgisayar sanatı" diyorsak, bence orada da bir "ı" harfini unutmuşuz. Dijital sanatı demeyi ben yeğledim. Kitapta o yüzden dijital sanatı işleri olarak Freehand dönemini göreceksiniz. Ardından iPad ile yaptığı diğer çalışmaları da göreceksiniz ama geneline baktığınızda üretken sanat diyeceğim, jeneratif sanat diye de anılan bir yapıya daha çok referans veriyor.

İ. M: Müthiş. Ellerine sağlık. Teoman Bey'in de ruhu şad olsun bu sayede.

S. A: Teşekkür ederim. Ruhu şad olsun.

İ. M: Kitap internetten satışta olacak.

S. A: Evet.

İ. M: Detayları herhalde sana ulaşarak bir biçimde vermeliler.

S. A: teomanmadra.com. İnternet sitesini de hazırladım.

İ. M: Aa harika.

S. A: Onun üzerinden evet satış oluyor. Yanı sıra da tabii ki sosyal medyadan bana erişirlerse, kitap en büyük gayem insanlara erişmesi.

İ. M: Muhakkak.

S. A: Bunu sağlamanın her türlü yöntemini birlikte oluşturabiliriz diye düşünüyorum.

İ. M: Evet. Peki Selçuk, şimdi söyleşimizin ikinci kısmına geçelim. Senin bir araştırmacı ve arşivci şapkanı çıkarıp, sanatçı ve müzisyen şapkanı takmanı isteyeceğim bölüm olacak bu. Bergama'da çünkü şahit olduğumuz şey epey büyülüydü. Bergama Tiyatro Festivali'nin son akşamında Nihal Saruhanlı ile birlikte Akropol'deydiniz. Akropol'ü çaldınız. Tehlikeli kelime. Evet, yani Bergama alanı bir yandan da hani dünyanın arkeoloji tarihinde çok tartışmalı bir alan. Evet. Gaspları vesaireden dolayı ilk "biz Bergama'da kayaları çalacağız" dediğiniz zaman...

S. A: Herkes bir ürperiyor gerçekten yani. Zaten bir tek kayalar kaldı deyip.

İ. M: Geriye kalan kayaları da siz çaldınız o akşam. Evet şaka bir yandan. İlginç de gün batımını bir yandan çalmış oldunuz orada. Kayalarla müzik yaptınız Nihal'le ve bu bir senin geliştirdiğin bir enstrümanla oldu.

S. A: Evet tarif etmeye çalışayım. Yani tabii ki aslında biraz da bu teknik şey bağlamı, yani aslında bir çözüm gibi görmek lazım. Ama o büyük kayanın orada performans yapacağımızı duyunca, yani ilk çağrı bana geldiğinde aklımdaki şey hani bu kayanın içinde, merkezinde gizli saklı bir ses var ve biz bunu dışarı nasıl çıkarabiliriz gibi bir metaforla aslında kurguya başladım. Bununla beraber tabii ki yani hani bunu daha önce benim Duvarların Dili Olsa da Sussa diye bir sergim vardı. Duvarların belleği olduğunu düşünüyorum bir yandan. Bu belleğin en somut örneği o zamanki sanatsal yaklaşımla olan referans. İşte şu tabloları kaldırdığınızda arkasındaki duvar rengiyle diğeri aynısı olmayacak. Yani duvarın gerçekten bir belleği var ama daha fantastik bir dünyadan konuşacak olursak tıpkı bir plan sesi taşıması gibi duvarlar da aslında sesimizi sönümlendirerek koruyorlar.

İ. M: Doğru.

S. A: Benzer bir yaklaşımla, yani şey ama tabii burası çok daha ritüel ve aynı zamanda spiritüel bir yer, yani Zeus Sunağı. Burada o kayanın refakatçisi olmak ya da onun habercisi olmak, o içindeki sesi aslında o seslendiremediği için dışarı çıkarmak gibi bir olguyla giriştik projeye. Bunu yaparken de az önce dile getirdiğin o teknolojik cihaza ihtiyacım oldu. Yani çünkü istiyordum ki o kayadan bir ses çıkaralım. Bunu yapabilmek akustik yöntemlerle yani neredeyse olanaksız. Yani belki elinde çanlar olsa bunları yapabilirsin. Ama acaba biz bunu daha fantastik bir şeye çevirebilir miyiz? Oradan çıkan sesler, ses örnekleri oluşabilir mi? Sentezlenebilen sesler olabilir mi? Gibi bir yere gidince ben gerçekten oturup bir cihaz icat etmeye kalkıştım. Bunun içerisinde, yani bildiğiniz çubuklar üzerinde bir sensör var. Hangi yüzeye vurursanız vurun bu sensör Bluetooth protokolü üzerinden bir alıcıya gidiyor ve bu alıcı onu neyle yorumlarsanız o tür sese değiştiriyor. Biraz büyülü yani "büyülü çubuklar" dedim ismine de açıkçası. Çünkü her şeye vurabilirsiniz yani. Yani hızlıca havada sallarsanız havada daha iyi müzik yapabiliyorsunuz.

İ. M: Yani o anın basıncıyla mı?

S. A: Yo, yani aslında bir mikrofon gibi düşün. Mikrofonda yani bir sınırı geçtiği zaman o dürtüyü oluşturuyor ve hemen o bir sese dönüşüyor. Bu aslında bu kadar basit. Ama tabii ki yani altında bir sürü teknolojik şeyler de var, olgular da var. Sadece bununla bitmiyor. Üzerindeki ayar var. Bir tanesiyle ses değiştirebiliyorsun, bir tanesiyle o sesin referansını değiştirebiliyorsun, frekansını değiştirebiliyorsun gibi. Çünkü yeni müzik enstrümanı yaparken onu çalacak insanın da ona hakim olabilmesi ve onun bir müzikal deneyime dönüştürebilmesi lazım. Şimdi Nihal, perküsyon ve davul üzerine çalışan, vurmalı çalgılar üzerine çalışan bir müzisyen. Onunla bir araya geldiğimizde de enstrümanın hani ben zaten fikri ortaya koymuştum ama nasıl ve ne yönde gelişeceğine birlikte karar verdik. Ve insanların da hiç beklemediği bir şekilde, koskoca kaya üzerinden birtakım sesler oluşmaya başladı. Yani video ve ses görüntülerini de insanlar izleyebilirler. Orada olmak başka bir deneyim tabii ki; yani o arkasında uçurum, o tepede olmak, çok sert bir rüzgar vardı. Evet gün batımı çok kıymetli bir periyot yani tam böyle altın saat diyebileceğim yer. O rüzgar bizi çok büyük bir mücadeleye soktu. Ki biz performans yaparken yani aklımızda başka fikirler de vardı. Onlar darmadağın oldu. Gerçekten rüzgar bizi başka bir yere savurdu diyebilirim.

İ. M: Gerçekten.

S. A: Ama bu kayıtları dinleyince çok da kötü değilmiş. Yani yaptığımız işin insanlardan da duyduğum kadarıyla çok ilgi çekici bir hale dönüştüğünü fark ettim. Bizim için ilk deneyimdi.

İ. M: İlk icrasıydı.

S. A: Evet ve her şey gayet iyi aktı. Ben kontrbas da götürmüştüm. Kontrbastan örnekler alıp işte böyle loop'lar alıp onun üzerine biraz daha müzikal ilerlemeyi düşünüyordum ama kontrbası bırak, ben ayakta zor duruyordum. Yani gerçekten akustik öğelerden çok uzaklaşmak zorunda kaldık. Rüzgar bizi gerçekten az önce söylediğim gibi bir başka müzikal deneyime savurdu yani.

İ. M: Başka bir yere savurdu. Tabii yani sizin oradaki hani kafanızdaki tasavvur başkaydı belki.

S. A: Evet.

İ. M: İlk kayalara adım attığınızda filan ama biz son tüketiciler olarak çok keyif aldık öyle söyleyebilirim yani. Hem aslında ortaya çıkan o tekstürler, ritmik tekstürler ve onun aslında o ortamın ambiyansıyla konuşması... Mesela rüzgarla siz mücadele etmişsiniz. Ben bir yandan hem rüzgarı dinledim, hem sizi dinledim. Sesler aslında iç içe geçmiş.

S. A: Doğru, o öyle. Yani tabii doğaçlama müzik, deneysel müzik diyecektim. Bu ikisini bir araya getirdiğiniz zaman bunlara açık olman lazım.

İ. M: Evet, tabii ki.

S. A: Bir yandan da bu çubukların yanı sıra benim kullandığım bir analog synthesizer vardı. Bir de granüler sentezleme yöntemini kullanan ve radyo frekansından beslenen bir cihazım daha vardı.

İ. M: Bu çok ilgi çekiciydi sanırım.

S. A: Çünkü ben FM bandından rastgele radyolar bulup, tepede çok fazla radyo yayını yoktu gerçi, canlı olarak... Evet canlı yani ne çıkarsa gerçekten hani doğaçlamaysa doğaçlama, yani rastlantısallıksa bu boyutuyla onu alıp, onu başkalaştırarak, ondan tanecikler yaratarak, onu sentezleyerek, onu bir müzikal deneyime dönüştürerek... Yaptığım şeyler de oldu, ses örneklemeleri de oldu. Tüm bunlar işte Nihal'in performansıyla bir araya geldiğinde gerçekten manalı ve o günün o saati için de çok böyle unutulmaz bir deneyim yaratan bir şeye dönüşmüş.

İ. M: Evet, bu fikir bu arada yani Bergama Tiyatro Festivali'ne özel mi gelişti?

S. A: Tabii ki, evet.

İ. M: O zamanın üretimine dahil olması.

S. A: Aynen öyle. Bergama Tiyatro Festivali için özeldi. Ama tabii Nihal'le konuşuyoruz. Neden başka şeyler de olmasın? Yani doğanın içerisinde müzik deneyimi çok büyüleyici bir şey ve bunun akustik öğeler olarak da büyüyebilmesi, amplifiye edilebilmesi, elektronik seslere dönüşebilmesi vesaire falan kıymetli bir estetik yaratıyor diyebilirim. Bir şeyler düşünüyoruz, neden olmasın yani; ileride de olmasını istedik biz.

İ. M: Evet, eminim çok yaratıcı formüllerle çıkacaksınız. Çünkü o anda Akropol'de çıkardığınız formüller bile epey bir insanı böyle aşık etti yani orada olup bitene. Peki, sen mesela doğa içinde müzik dedin. Kendi böyle kronolojine baktığında, müzisyen kronolojisine baktığında... Nereye kadar bunun izini sürebiliyorsun? Yani bu pattern'lar (örüntüler) meselesi. Hani aklıma tabii ilk RAW geliyor, RAW ile yapıp ettikleriniz geliyor ama.

S. A: Evet onunla bir doğada performansımız olmuştu. Bir iki hafta galiba yani. Onun görsel şeyi de var tabii, boyutu da var. Hatta Gate 27 Residency programında var olduğumuzda, projeksiyonu bir ağaca yapmıştık. Müthiş bir etki oluşuyor yani ortaya çıkan sonuç. Sadece bir beyaz perde ya da işte alışılagelen bir ekrandan öte, bir başka performansla bir kayaya görüntüleri sunmuştuk. Şey açısından hani doğanın verdiği bir sessizlik hali de var. Eğer buna uygun bir mekan varsa o zaman orayı çok rahat domine de edebiliyorsun. İstersen çok minimum hallerde de kalabiliyorsun.

İ. M: Evet, o andaki senin tamamen estetik kararına bakıyor. Ya da hani izleyiciye sunmak istediğin şeye de bakıyor. O da bir faktör tabii ki performanslarda.

S. A: Şey, yani müzisyen olarak, bilmiyorum izleyicinin de artık böyle hayatta herkes çok fazla deneyim diye konuşuyor. Onu çok banallaştırmak istemem. Ben de evet bazen kimi zaman o 'deneyim' kelimesi çok şey gözüküyor bana, bir pazarlama unsuru gibi gözüküyor ama. Müzisyen olarak da ben bu deneyimi arzuluyorum yani. Hiç unutmuyorum, Replikas'la biz Münih'te terk edilmiş bir AVM'nin otoparkında çalmıştık mesela. Bu anı unutmam yani. O mesele seni alıp oralara götürebilir. İşte şu mekanda, şu bar/kulüpte çaldık deyince onun bir heyecanı benim için çok fazla kalmıyor. Ya da bir müzede, bir yerde çalmak. Bunlar gizli bir, spiritüel bir buluşma gibi. Yani Zeus Tapınağı'nda çalmak da benim için böyle bir spiritüel bir buluşma gibiydi yani. Ucuz bir tarafından konuşmuyorum yani. Yani ritüel diyelim daha doğrusu. Belki spiritüelden öte. Bir ritüele dönüşüyor o konser anı. Ve ben zaten konser anının böyle olmasını istiyorum. Yani insanların sosyalleşip, birbiriyle muhabbet edip, işte gürültü yarattığı bir yer değil; konsantre olup, hani müzisyenin rehberliğinde bir yolculuğa çıkması gerektiğini düşünüyorum. O anlamda bir ritüel yani.

İ. M: Evet, bir performansa yakın aslında söylediğin şey.

S. A: Eğlencelik olmaktan... Yoksa aksi takdirde doğallığını yitiriyor yani şey yapmaya çalıştığın şey, izleyiciye iyi iletmek istediğin şey. Şarkı çalabilirsin, işte o beni çok fazla ilgilendirmiyor artık.

İ. M: Yani, işte budur, yani Replikas'ta olan da biraz buna yakındı. Tamam sizin albümleriniz, şarkılarınız vardı, çıkıp onu söylüyordunuz ama...

S. A: Ama biz oralardan çok çıkardık yani.

İ. M: Çok çıkardınız.

S. A: Evet.

İ. M: Yani o bir deneyime dönüşürdü zaten her Replikas konseri.

S. A: Kesinlikle öyle, doğaçlama kısımları vardı ve her konserde bambaşka bir şey, şarkılar bile bambaşka şeye dönüşebiliyordu. Zaten böyle olmadığı sürece niçin konsere gidiyoruz ki yani? Evet. Playback izlemeye mi yani?

İ. M: Hayat, ekmek parası falan diye düşünebilirim.

S. A: İşte o tarafıyla çok fazla ilgilenmiyorum yani.

İ. M: Zaten son bıraktığınız yerde yanlış hatırlamıyorsam, benim sizi son izlediğim yerde bir Hitchcock filmine...

S. A: Doğru.

İ. M: Ne yaptığınız eşlikti. İstanbul Modern'de. O da mesela bir daha tekrarlanmayacak bir şey yani.

S. A: Kesinlikle.

İ. M: Dolayısıyla oralardan buralara bir pattern var yani üzerine konuşabilir miyiz?

S. A: Yok evet bu şey, rahatlıkla ilgili de olabilir yani hakikaten. Müzikal rahatlık yani. Hata yapma korkusu, şarkı formatından uzak kalmak vesaire falan. Ana yoğunlaşmak, o anda bir şey üretmeye çalışmak gibi.

İ. M: Peki, temelde merak ettiklerim böyle. Çok da faş etmek istemiyorum, neredesin, ne yapıyorsun diye ama... Önümüzdeki günleri nasıl tasarlıyorsun, nasıl planlar var?

S. A: Bir onları sorayım. Tabii ki bu kitabın daha geniş kitlelere diyebileceğim bir boyutuyla, insanlara erişmesi için gayret göstereceğim. Fakat işte bir başka şapka, akademik şapka. Üniversitede ders veriyordum. Eylül ayından aralık ayına kadar akademik izne ayrıldım. Bunu bir araştırmacı olarak Japonya'da Tokyo Teknoloji Üniversitesi'nde yer alarak geçireceğim. Biraz böyle bu yoğunluktan uzaklaşayım derken epey uzaklaşmış olacağım galiba.

İ. M: Çok uzaklaşmış olacaksın.

S. A: Bir dönem ortalıklarda olmayacağım. Ama orada yine ses üzerine çalışacağız, desenler üzerine çalışacağız. Japon kültürü üzerine de değineceğimiz şeyler olacak. Beraber iş birliği yapacağım araştırmacı bir arkadaşım var. Tamamen açığım, ne olacağını bilmiyorum yani bu önümüzdeki dört ay içerisinde. Yanı sıra da çeşitli tiyatro projeleri var devam eden.

İ. M: Öyle mi?

S. A: Ve oynadığım, içinde yer aldığım vesaire falan. Bunlar da söz konusu. O kısmı konuşamamış olduk. Bunlar da boş bırakmıyor gerçekten, yoğun bir program var.

İ. M: Evet. Ben çok vakıf değilim, seni sahnede o şekilde izlemedim. Bir dahaki, bir başka söyleşiye...

S. A: İlk fırsatta.

İ. M: Olsun evet ilk fırsatta. Ama seni Bergama ile Japonya arasında yakalamış olduk gerçekten. Hepsi uzak diyarlar, hepsi de yakın diyarlar bir manada. Umuyorum döndüğünde bir araya gelme ve değerlendirme fırsatını buluruz.

S. A: Seve seve.

İ. M: Bu ama hakikaten özel bir anı oldu. Teoman Madra kitabı Bende Sistem Yok matbaadan çıkar çıkmaz ilk Apaçık Radyo stüdyolarına geldi. Tertemiz teomanmadra.com adresinde de erişilebiliyor. Selçuk Artut'un kendi bastığı çok özel bir arşiv çalışması. Teoman Bey'in ruhu şad olsun demek için... Çok teşekkür ediyorum Selçuk.

S. A: Ben teşekkür ederim davetin için.

İ. M: Evet Apaçık Radyo'da, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Selçuk Artut'la birlikteydik. Bizleri izlediğiniz için çok teşekkür ederim.

Benzer İçerikler

Reklamcılıktan Sahnelere: Nihal Saruhanlı ile Ritim, Samba ve Boşluk
10 Temmuz 2026
Nihal Saruhanlı, İlksen Mavituna
Trompet, Şiir ve Cesaret | Dilan Balkay'la Bağımsız Sahne
14 Mayıs 2026
Dilan Balkay, İlksen Mavituna
Dramdan Kaçış Yok Mu?
27 Şubat 2026
İlksen Mavituna, Berkay Ateş
  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki