Yazarlar Kültür Savaşına Karşı: “Sağcıların hâkim olacağı bir kültür savaşının esiri olmayacağız”

Ufuk Turu
-
Aa
+
a
a
a

Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, Bulgaristan’da beş yıl içinde sekizinci kez yapılan seçimlerin ardından ortaya çıkan yeni siyasi tabloyu, Rumen Radev liderliğindeki koalisyonun yükselişini ve yolsuzluk karşıtı dalgayı değerlendirirken; Fransa’da Vincent Bolloré üzerinden derinleşen kültür savaşlarını, medya ve yayıncılık alanında artan ideolojik müdahaleleri ve yazarların buna karşı geliştirdiği direnci ele alıyor.

""
Ufuk Turu: 21  Nisan 2026
 

Ufuk Turu: 21 Nisan 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!

Ahmet İnsel: Günaydın!

Özdeş Özbay: Günaydın!

A.İ.: Günaydın ikinize de.

Ö.M.:Ufuk Turu’nda nereden başlayalım?

A.İ.: Komşumuz Bulgaristan’dan başlayalım.

Ö.M.: Evet, seçimler durumu var ama bir de çok önemli kültür savaşları meselesini de aman ihmal etmeyelim.

A.İ.: Arkasından devam edeceğiz tabii. Komşumuz Bulgaristan’da beş yıl içinde sekizinci genel seçim yapıldı. Bu oldukça yüksek bir oran; yakın tarihte bu kadar kısa sürede bu kadar sık seçim yapılan başka bir ülke var mı, bilmiyorum—zannediyorum yok. Beş yılda sekizinci seçimin sonunda, uzun yıllardan beri ilk kez Bulgaristan’da bir parti mecliste tek başına çoğunluğu aldı. Üstelik bu parti eski bir yapı değil; birkaç ay önce kurulmuş bir koalisyon.


Bildiğiniz gibi Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rumen Radev, kış aylarında istifa etmiş ve seçimlere gireceğini açıklamıştı. Kendisi 2017’den beri cumhurbaşkanlığı görevini yürütüyor ve ikinci dönemindeydi. Radev bir ittifak kurdu; önce “İlerici Bulgaristan Partisi” adıyla başlayan yapı, daha sonra “İlerici Bulgaristan Koalisyonu” adını aldı. Aslında bu, tek bir partiden ziyade bir ittifak. Radev, eski bir savaş pilotu ve hava kuvvetleri komutanı; 62 yaşında ve 2017’de cumhurbaşkanı seçilmişti.

Bulgaristan’da cumhurbaşkanlığı makamının yürütme yetkileri sınırlı olsa da, 2021’den bu yana süren siyasi istikrarsızlık—hükümetlerin sürekli düşmesi—nedeniyle bu makam fiilen bir yönlendirme gücü kazandı. Bu boşlukta Radev’in etkisi arttı. Kurduğu koalisyon; eski subaylar, sosyalist siyasetçiler, kamu yöneticileri ve sporculardan oluşuyor.

İlerici Bulgaristan Koalisyonu oyların %44,5’ini aldı. Bu oran, 1997’de Avrupa Birliği yanlısı ittifakın aldığı %52’den sonra Bulgaristan’ın yakın tarihindeki en yüksek oranlardan biri. 240 sandalyeli mecliste 132 milletvekili çıkararak tek başına çoğunluğu elde etti.

Diğer yandan, yaklaşık 15 yıldır dönem dönem iktidarda olan GERB (Bulgaristan’ın Avrupalı Geleceği İçin Yurttaşlar Partisi) ciddi bir oy kaybı yaşadı. Boyko Borisov’un liderliğindeki partinin oyları %26’dan %13,3’e düştü. Liberal PP partisi oylarını büyük ölçüde koruyarak %12,5 civarında kaldı. Hak ve Özgürlükler Partisi—daha çok Bulgaristan’daki Türk ve Müslüman seçmenin desteklediği parti—ise yaklaşık 5 puan kaybederek %7’ye geriledi. Bu partiye birazdan daha detaylı değineceğim.

%4 seçim barajını aşabilen sadece beş parti var. Bunlardan biri de aşırı sağ, milliyetçi Yeniden Kuruluş Partisi; o da %4,3 ile barajı kıl payı geçerek 13 milletvekili çıkardı. Bu parti de önceki seçime göre yaklaşık 9 puan kaybetti.

Bu oy kayıplarını değerlendirirken seçimlere katılım oranını da dikkate almak gerekiyor. Son yıllarda Bulgaristan’da katılım %30’un altına kadar düşmüştü; bu seçimde ise son 25–30 yılın en yüksek oranlarından biri görülerek katılım %50’ye yaklaştı. Bu oran başka ülkelerle kıyaslandığında düşük görünebilir ancak Bulgaristan için görece yüksek. Ayrıca ülke nüfusunun önemli bir kısmı yurtdışında yaşıyor ve yurtdışından oy kullanmak kolay değil. Türkiye’den katılım nispeten yüksek olsa da diğer ülkelerde bu daha zor organize edilebiliyor.

İlerici Bulgaristan Koalisyonu’nun iki ana teması var: Birincisi, yolsuzlukla mücadele. Hatırlayacaksınız, daha önceki programlarımızda Bulgaristan’da halkın yolsuzluğa karşı birkaç kez nasıl ayaklandığını ayrıntılı biçimde anlatmıştık. Özellikle 2021’deki büyük protestolar sonucunda Borisov hükümeti istifa etmek zorunda kalmıştı. Onu hatırladınız değil mi?

Ö.Ö.: Tabii.

A.İ.: O büyük olaydan sonra zaten Bulgaristan’da partiler bir türlü istikrara kavuşamadı. Yeni partiler ortaya çıktı; bir Yurttaşlar Partisi oluştu, merkez ile aşırı sağ arasında gidip gelen Değişim Partisi kuruldu. Bu partiler dönem dönem iktidara ve koalisyon hükümetlerine dahil oldular ancak yolsuzlukla mücadelede hiçbir ilerleme kaydedilemediği için sürekli erken seçimlere gidildi.

Son büyük halk ayaklanması Aralık 2025’te yaşandı; hükümet yine istifa etmek zorunda kaldı. Bu süreçte Cumhurbaşkanı Rumen Radev protestoları açıkça destekledi ve ardından cumhurbaşkanlığından istifa ederek erken seçimlere katılacağını açıkladı.

Dolayısıyla İlerici Bulgaristan Koalisyonu’nun birinci teması yolsuzlukla mücadele, ikinci teması ise “siyasal oligarşiyle mücadele”. Bu ikinci başlık daha popülist bir çerçeveye sahip; burada kastedilen, yıllardır siyasetin tepesinde yer alan ve kurdukları ilişkiler ağıyla bir tür oligarşik yapı oluşturan dar bir siyasetçi grubudur. Bu grubun içinde başta Boyko Borisov olmak üzere eski sosyalist gelenekten gelen isimler de yer alıyor.

Yolsuzlukla mücadelenin en çok tıkandığı alan ise yargıydı. Yargı, yolsuzluğun merkezinde ya da en azından en kritik parçalarından biri olarak görülüyordu. Ancak yargıya müdahale edebilmek, reform yapabilmek için gerekli parlamento çoğunluğu bugüne kadar sağlanamadı. Özellikle yargıçlar konseyinin—Türkiye’deki HSK benzeri yapının—yapısının, yetkilerinin ve üyelerinin değiştirilmesi gerektiği uzun süredir dile getiriliyor. Fakat bu tür reformlar için anayasa değişikliği gerekiyor ve 132 milletvekili bu çoğunluk için yeterli değil. Bu nedenle 37 milletvekiline sahip Reformcu Liberal Parti’nin desteği kritik olabilir.

Buna karşın Radev’in hükümet kurmak için herhangi bir koalisyona ihtiyacı yok. Üçüncü hedef ise sosyal politikalarla yoksul kesimlere destek vermek. Burada “yoksul kesim” tanımı yalnızca işçi ve köylülerle sınırlı değil; küçük esnafı da kapsıyor. Seçim kampanyasında küçük esnafla yaptığı söyleşiler sosyal medyada özellikle öne çıkarıldı.

Radev’in dış politikadaki konumu ise belirsizliğini koruyor. Bir yandan Bulgaristan’ın Avrupa Birliği içindeki yerinin tartışılmaz olduğunu vurguluyor, diğer yandan Rusya ile özellikle enerji alanında pragmatik ilişkilerin sürdürülmesi gerektiğini savunuyor. Ukrayna savaşında Rusya’nın üstünlüğü ele geçirdiğini kabul etmek gerektiğini söylüyor; Kırım’ın ilhakını da başından beri meşru gördüğünü ifade ediyor. Slovakya ve Macaristan gibi Bulgaristan’ın da Ukrayna’ya silah sevkiyatını durdurması gerektiğini dile getiriyor ancak Bulgaristan’ın Ukrayna’ya önemli bir mühimmat tedarikçisi olması nedeniyle bu politikayı tamamen sonlandıracağına dair net bir ifade kullanmıyor.

Bu nedenle “Yoksul bir ülkeyiz, enerji konusunda Rusya’ya sırtımızı dönme lüksümüz yok” diyerek Rusya ile ilişkileri sürdürmek isterken, diğer yandan Avrupa Birliği çizgisinden kopmayacağını da ima ediyor. Yeni Avrupa Birliği yaptırımlarını veto etmeyeceğini söylüyor ve Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın rolünü üstlenmeyeceğinin sinyalini veriyor. Zaten seçim öncesinde en büyük soru işaretlerinden biri “Orbán’ın yerini Radev mi alacak?” sorusuydu. Gözlemciler ise Radev’in bir “Orbán modeli” izlemeyeceğini, daha çok Avrupa Birliği ile Rusya arasında bir denge politikası yürüteceğini düşünüyor. Özellikle Avrupa Birliği fonlarına duyulan ihtiyaç bu dengeyi zorunlu kılıyor.

Öte yandan 2024 seçimlerinde meclise giren beş parti bu seçimde barajı aşamadı. Radev’in partisinin bu kadar yüksek oy almasının en önemli nedenlerinden biri de bu parçalanma. Daha önce değindiğimiz Hak ve Özgürlükler Partisi’nin oy kaybı da bu bağlamda önemli. 2024 öncesinde parti ikiye bölünmüştü. Rusya ile yakın ilişkileriyle bilinen oligark Delyan Peevski partinin başına geçmiş, kurucu lider Ahmet Doğan ile ciddi bir çatışma yaşamıştı. Bu süreç sonunda Ahmet Doğan ayrılarak Hak ve Özgürlükler İçin İttifak Partisi’ni kurmuştu.

2024 seçimlerinde Cevdet Çakırov liderliğindeki yapı yaklaşık %7 oy alarak meclise girmiş, Peevski’nin liderliğindeki ana parti ise %11 oy almıştı. Ancak bu seçimde Çakırov’un partisi yarışa girmedi. Bu nedenle Hak ve Özgürlükler Partisi’nin aldığı %7 oy, aslında daha büyük bir gerilemeye işaret ediyor. Ayrıca Peevski’nin ABD tarafından yolsuzluk ve kara para aklama gerekçesiyle yaptırımlara tabi tutulmuş olması ve Avrupa Birliği'nden de ciddi tepki görmesi bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor.

Meclise giremeyen diğer iki parti ise Bulgaristan’daki koyu Rusya yanlısı aşırı sağ milliyetçi partiler oldu. %4 barajını aşamadıkları için parlamentoda temsil edilmediler.

Sonuç olarak Bulgaristan’da uzun bir aradan sonra ilk kez istikrarlı bir hükümet kurulma ihtimali doğdu. Ancak bu, İlerici Bulgaristan Koalisyonu’nun kendi içinde dağılmaması koşuluna bağlı. Zira oldukça heterojen bir yapıdan söz ediyoruz: Siyasetçiler, eski subaylar, kamu yöneticileri ve sporculardan oluşan bir ittifak. Bir tür teknokrat hükümet modeli de gündeme gelebilir.

Özellikle yargı reformu ile başlanması planlanıyor. Eğer parti içinde ciddi bölünmeler yaşanmaz ve meclis çoğunluğu korunursa, önümüzdeki dört yıl boyunca Bulgaristan’ın yeniden seçim sarmalına girmeme ihtimali ilk kez gerçekçi bir senaryo olarak ortaya çıkmış durumda.

Ö.M.: İstikrar diyemesek bile...

A.İ.: Bilemiyoruz şu anda çünkü ortaya çıkan yapı çok yeni, çok parçalı. Tam olarak ne olduğunu, nasıl devam edeceğini ve nasıl örgütleneceğini kestirmek mümkün değil. Ancak seçimlere katılımın %50’ye ulaşmış olması ve bu partinin oyların neredeyse yarısını alması, Bulgaristan’da yolsuzluğa karşı çok güçlü bir toplumsal tepkinin hâlâ canlı olduğunu gösteriyor—özellikle önceki ayaklanmaların ardından.

Buradan ikinci konuya geçelim: Kültürel savaş meselesi.

Ö.M.: Kültür savaşları gerçekten önemli. Senin uyarın üzerine baktım; oldukça büyük bir mesele.

A.İ.: Evet. Fransa’nın önde gelen milyarderlerinden Vincent Bolloré kendisini Hristiyan demokrat olarak tanımlıyor ama “önce Hristiyan, sonra demokrat” demek daha doğru olabilir; her şeyden önce muhafazakâr bir Hristiyan ve giderek daha fazla grubunu, imkânlarını medya alanında kullanıyor. Bu, kökleri 19. yüzyıla kadar uzanan eski bir grup ve şirket. Yaklaşık 10,5 milyar dolarlık şahsi serveti var. Enerji alanında olduğu gibi iletişim ve medya alanında da giderek büyük hamleler yapıyor. Üç televizyon kanalına sahip; aşırı sağ liderlere çok fazla yer veren 2-3 özel televizyon kanalı bulunuyor.

İki yıl önce hafta sonu gazetesi Journal du Dimanche’ı satın aldı ve burayı aşırı sağın bir ifade merkezine dönüştürdü. Aynı zamanda Hachette grubunun önemli bir kısmına, Editis’in %30’una ve Havas’ın da önemli bir bölümüne sahip. Giderek daha fazla, Hachette grubuna bağlı yayınevlerinde aşırı sağ düşünürlerin ve liderlerin kitaplarını yayımlatıyor. En son, Marine Le Pen’in yerine cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olması ihtimali giderek artan 31 yaşındaki Jordan Bardella’nın kitabını yayımladı. Böylece açık biçimde aşırı sağın destekçisi olduğunu göstermiş oldu.

Geçtiğimiz günlerde Fransa’nın saygın yayın kuruluşlarından, özellikle edebiyat alanındaki kitaplarıyla tanınan Éditions Grasset yayınevinin yöneticisini görevden aldı. Olivier Nora, yaklaşık 30 yıldır bu yayınevini yönetiyordu ve başarılı bir yayıncılık çizgisi sürdürüyordu.

Ö.M.: Evet, Grasset çok büyük bir yayınevi bildiğim kadarıyla.

A.İ.: Evet, Fransa’nın büyük yayınevlerinden biri. Bu yayınevlerinin büyük finans grupları tarafından—Hachette gibi—satın alınması da sözünü ettiğimiz kültür savaşının önemli bir parçası. En büyük sorunlardan biri, medya ve yayın dünyasının giderek finans gruplarının kontrolüne girmesi.

Yayınevinin yöneticisi işten çıkarıldı. Bunun nedeni olarak, Cezayirli bir edebiyatçı olan Boualem Sansal’in kitabı gösteriliyor. Sansal, Cezayir’de “milli çıkarlara aykırı davrandığı” gerekçesiyle iki yıl önce tutuklanmış ve hapis cezasına çarptırılmıştı. Fransa’da bu cezanın kaldırılması için ciddi bir destek kampanyası yürütüldü ve sonunda Cezayir Cumhurbaşkanı’nın affıyla serbest bırakıldı. Fransa’ya geldikten sonra ise güçlü bir İslamofobi söylemiyle öne çıkan açıklamalar yaptı.

Vincent Bolloré, Sansal'in kitabının bir an önce Éditions Grasset tarafından yayımlanmasını istemiş; yayınevi yöneticisi Olivier Nora ise “Bu kitabın edebi değeri yok, bir propaganda metni” diyerek daha ileri bir tarihe ertelemek istemiş. Benzer şekilde bazı aşırı sağ düşünürlerin kitaplarının yayımlanması taleplerini de reddetmiş ve ardından görevden alınmış.

Bu kararın ardından beklenmedik bir gelişme yaşandı. Grasset’nin 120 tanınmış yazarı bu karara karşı çıkarak Nora’nın görevden alınması hâlinde yayınevinden ayrılacaklarını açıkladı. Bu sayı kısa sürede 200’e ulaştı. Yayınevinin yaklaşık 200 yazarı artık kitaplarını Grasset’de yayımlamayacaklarını ilan etti. Bu durum yayınevi açısından son derece ciddi bir kriz anlamına geliyor; hatta Grasset’nin geleceğini tehdit edebilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor. İlk kez bu ölçekte bir yazar tepkisi görülüyor.

Yazarlar, bunun yalnızca bir yönetim değişikliği olmadığını; kültür savaşının bir parçası olduğunu vurguluyor. Özellikle aşırı sağ hareketlerin, siyaset dışı alanlarda—kamuoyu, dil, medya, sosyal medya ve şimdi de edebiyat—etki kurarak güç kazanma stratejisine dikkat çekiliyor. Bu sürece karşı mücadele edeceklerini belirtiyorlar. Tepki gösterenler arasında sağdan, soldan ve siyasi pozisyonu belirgin olmayan yazarlar da bulunuyor. Ancak neredeyse hepsinin ortak noktası, finans dünyasından aşırı sağa yakın bir milyarderin büyük bir yayınevine bu şekilde müdahale etmesinin edebiyat ve yayın dünyası açısından ciddi bir darbe olduğu görüşü.

Ö.M.: Bernard-Henri Lévy gibi önemli filozofların da bulunduğu isimler arasında başka yazarlar da varmış; editoryal bağımsızlığa saldırı olduğunu söylüyorlar. Açık mektuplarında—ben de Deutsche Welle’de gördüm, Agence France-Presse’in haberinde de yer alıyordu—“Sağcıların hâkim olacağı böyle bir kültür savaşının esiri olmayacağız” gibi oldukça sert bir dil kullanmışlar.

A.İ.: Buna karşılık Vincent Bolloré, sahibi olduğu Journal du Dimanche gazetesinde geçtiğimiz Pazar günü bu olayla ilgili, 1930’ların faşist düşün dünyasını andıran imalarla dolu bir yazı yayımladı. Antisemit göndermeler içeren; “Kendi kendini atayan küçük bir kast grubunun hâkimiyetine son vereceğiz”, “gizli ilişkiler”, “dünyasallaşmış köksüz elitlere karşı mücadele” gibi ifadelerin yer aldığı bir metindi. Adeta silahlar çekilmiş durumda.

Bitirmeden şunu da ekleyelim: Bu kültür savaşı meselesi Fransa’da bu şekilde görünür hâle geldi ama Viktor Orbán’da bunun yıllardır süren bir örneğini görüyoruz. İlginç bir detay olarak, Orbán gençliğinde siyaseten daha liberal bir figürken Central European University’de eğitim almış ve yüksek lisans tezini Antonio Gramsci’nin “kültürel hegemonya” kavramı üzerine yapmış. Bununla bitirebiliriz isterseniz.

Ö.Ö.: Dersini fena çalışmamış!

A.İ.: Gayet iyi çalışmış.

Ö.M.: Emmanuel Macron da fikir çeşitliliğinin çok önemli olduğunu belirten bir tavır göstermiş.

A.İ.: Bu işin şöyle bir boyutu da var: Gazetecilerin, patron ya da gazete sahibi değiştiğinde ve yayın çizgisi ciddi biçimde farklılaştığında “vicdani ayrılma hakkı” bulunur. Yani tazminatlarını alarak kurumdan ayrılabilirler; bu hak yasada “vicdani şerh” olarak tanımlanır. Şimdi benzer bir hakkın yazarlar için de tanınması talep ediliyor. Bunun için mücadele yürütülüyor ve önümüzdeki günlerde ya da aylarda meclis gündemine böyle bir yasa önerisinin gelmesi ihtimali konuşuluyor.

Ö.M.: Vincent Bolloré böyle bir para verir mi, bilmiyorum?

A.İ.: Ama en azından yasal bir hakları olur çünkü şöyle bir sorun var: Yazarlar, yaptıkları sözleşmeler gereği yayımlanmış ve hâlihazırda yayımda olan kitaplarını başka yayınevlerine taşıyamıyorlar; sözleşmeler devam ediyor. Ancak yeni kitaplarını başka yayınevlerine götürebiliyorlar. Bazı istisnai yazarlar—örneğin Bernard-Henri Lévy gibi—haklarını baştan kendilerinde tutacak şekilde sözleşme yapabildikleri için farklı bir konumdalar; onların dışında kalan yazarlar için seçenekler oldukça sınırlı.

Ö.M.: Çok ilginç. Peki bitirmemiz lazım artık.

A.İ.: İyi günler.

Ö.M.: Çok teşekkür ederiz.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.