“Başkalarıyla paylaştığımız anıların herkesin hafızasında başka bir yansıması olması” durumu sinema ve psikoloji literatüründe doğrudan “Raşomon Etkisi” olarak biliniyor. Kurosawa’nın ünlü Rashomon filminde bir cinayet işlenir ve olayı yaşayan dört farklı kişi aynı olayı taban tabana zıt, kendilerini haklı çıkaracak şekilde anlatır.
İlginçtir, fakat anılarımız üzerinde mülkiyetimiz yok. Ortak bir geçmişi kimse tek başına sahiplenemez. Bir başkasıyla paylaştığımız o büyük kırılma anı; bizim için bir milat olup, “o günden sonra bir daha asla eskisi gibi olamadım” dediğimiz yerken; karşı tarafın takviminde sıradan bir salı günü olabilir. Hangisi gerçek? İkisi de.
Çünkü Deneyimleyen Benlik o anı bizzat yaşarken, Hatırlayan Benlik ise hikayeyi yazan taraftır. Daniel Kahneman buna bir nevi ‘hatırlayan benliğin, deneyimleyen benliğe attığı kazık’ diyor. Üstelik bu anılar sadece bize de ait değil. Bir zamanlar hayatımızı paylaştığımız insanların hafızasında bambaşka bir versiyonumuz yaşıyor.
Anıların içinde birer “aziz” ya da “kurban” olarak kalma arzumuz, zihnimizde muazzam bir illüzyon üretir. Geçmişteki başarısız ilişkilere, biten dostluklara bugünün ışığından baktığımızda, beynimiz sahnedeki kendi hatalarımızı, kırdığımız potları, gösterdiğimiz o çiğlikleri cımbızla ayıklar. Geriye kalan kurguda karşı taraf “fail ya da canavar”, biz ise “sabreden, idare eden, kırılan ama asil duran mağdur” oluruz.
Biyolojide morfogenetik alanlar, canlıların ve sistemlerin ortak bir hafıza ve alışkanlık alanı üzerinden şekillendiğini savunur. Rupert Sheldrake’in teorisinde bu alanlar, sadece biyolojik formları değil, davranış kalıplarını ve zihinsel imajları da organize eden görünmez bilgi ağlarıdır.
Eğer birileri seni sürekli eski halinle, eski hatalarınla veya eski kalıplarınla hatırlamakta direniyorsa; zihinlerindeki o yoğun, donmuş enerji dalgası senin o görünmez alanda özgürce akmanı, dönüşmeni ve yeni bir form almanı adeta sabote eder, seni geriye çeker. “Sen ne kadar değişirsen değiş, karşı taraf seni kendi işine gelen pencerenden görmeyi seçebilir. Bu manipülatif algıyı beslemeyi bıraktığında, başkalarının hafızasındaki o sahte “sen” imajından da özgürleşirsin.”
Geçmiş, sanıldığı gibi kilitli bir müze deposu değil; her hatırlamada yeniden biçimlenen, esnek bir tasarım alanı. Ve bizim büyük bir lüksümüz var: Geçmişimizi değiştirip, nötrlemek. Yaşananları bir mağduriyet ajitasyonuyla ya da haklılık öfkesiyle beslemeyi bıraktığımızda, hatıralar bizi zehirleyen o duygusal yüklerinden sıyrılıp sadece yaşanmış ve miadını doldurmuş birer deneyime dönüşür. Geçmişi yeniden yazacaksak kendimizi haklı çıkarmak için değil, bugünkü benliğimizi o yüklerden özgürleştirmek için yazalım.
Kaynak: Esra Önel Substack - Anılarımızı Nasıl Eğip Büküyoruz?


