"Verdiğin sevgi kadar sevgi alırsın"

-
Aa
+
a
a
a

Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Küresel Beatles Günü'nde müzik yazarı Doruk Yurdesin ile Beatles'ın dünya müziği ve popüler kültür üzerindeki kalıcı etkisini konuşuyor; grubun neden hâlâ ilham vermeye devam ettiğini, müzikal yeniliklerini, kültürel dönüşümlerdeki rolünü ve efsaneleşen hikâyesini şarkıları eşliğinde değerlendiriyorlar.

""
Çizim: Javad Alizadeh
Açık Gazete: Doruk Yurdesin'le Küresel Beatles Günü üzerine
 

Açık Gazete: Doruk Yurdesin'le Küresel Beatles Günü üzerine

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Evet, Apaçık Radyo'nun Açık Gazete’si devam ediyor. Saat 08.29; bu kez bir dakika erken, ikinci bloğa girmiş bulunuyoruz.

Bugün aynı zamanda Küresel Beatles Günü ya da Dünya Beatles Günü olarak da biliniyor. Vikipedi'den de baktık; her yıl 25 Haziran, İngiliz rock grubu Beatles'ın mirasını ve dünya kültürü üzerindeki etkisini kutlamak amacıyla anılıyor.

Bu günün çıkış noktası ise BBC'nin 1967 yılında yayımladığı Our World adlı program. Beatles da bu yayına katılarak "All You Need Is Love" adlı şarkısını uluslararası bir izleyici kitlesine seslendirmişti. "Tek ihtiyacın olan şey aşktır" mesajını taşıyan bu performans, büyük yankı uyandırmış, rekor düzeyde izlenmişti. O dönem yaklaşık 400 milyon kişinin yayını izlediği söyleniyor.

Özdeş Özbay: 1967'de.

Doruk Yurdesin: Evet.

Ö.M.: Evet, bunları konuşacağız.

Ö.Ö.: Evet, 25 Haziran. Aslında Dünya Beatles Günü 2009'dan beri gayriresmî olarak kutlanıyormuş. Ancak geçtiğimiz haftalarda, biz de hemen ardından Açık Gazete'de duyurmuştuk. Apple Corps şirketi yani Beatles'ın haklarını yöneten şirket, 25 Haziran'ı resmî olarak Küresel Beatles Günü ilan etti. Dolayısıyla bugün, bu gün ilk kez resmî olarak kutlanıyor.

Ö.M.: Evet, biz de ilk resmî kutlamayı kaçırmayalım dedik ve Doruk Yurdesin'i konuk ettik. Merhaba Doruk, hoşgeldin.

D.Y.: Merhabalar hocam.

Ö.Ö.: Hoşgeldiniz.

D.Y.: Hoşbulduk.

Ö.M.: Kaç program yaptığımızı şimdi...

D.Y.: Ben 120 saat diye hatırlıyorum hocam yani iki dönem olsa 104 saat olurdu.

Ö.M.: Taştık da değil mi?

D.Y.: Evet, evet, taştık. Artık cover'lar falan derken o kadar hazırlanmışız ki yayımlayamadığımız bir sürü şey de oldu; kayıtlar, başka içerikler... Sonlara doğru iyice sıkıştık, acele etmek zorunda kaldık. 25, 26 sene olmuş.

Ö.M.: Evet ve çok sonradan tekrarını da dinletme fırsatımız oldu.

Ö.Ö.: Çok küçük eğer Banttan Buluta'yı kastediyorsanız.

Ö.M.: Banttan Buluta adı verilen programda, beş kuşakta beş bölüm ayırma fırsatı bulmuştuk. Bugünkü Küresel Beatles Günü vesilesiyle de yeniden konuşmaya değer.

Doruk, program da oldukça büyük ilgi görmüştü. Ben herhangi bir parça çalmadan önce sana şunu sormak istiyorum: Beatles neden bitmek, tükenmek bilmeyen bir şöhrete sahip?

Bugünkü açılış parçamızı "Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band" ile yaptık. Gerçekten çok ilginç bir parçaydı. Peki Beatles neden bugüne kadar hiç unutulmadı ve dünyanın dört bir yanında dinlenmeye devam ediyor?

D.Y.: Çok çeşitli sebepleri vardır herhalde ama mümkün olduğunca kısaca açıklamaya çalışayım: Beatles'ın bir dönem basın sözcülüğünü yapan Derek Taylor vardı. Çok entelektüel ve son derece zeki bir insandı. Onun Beatles hakkında sonradan söylediği çok çarpıcı bir söz var: "II. Dünya Savaşı'ndan bu yana süregelen en uzun soluklu destandır Beatles." Bu çok ilginç bir tanımlama çünkü burada adeta azizlik mertebesine yükseltilmiş insanlardan bahsediyoruz. Zaten hikâyeleri de bunu destekleyen bir nitelik taşıyor.

Ö.Ö.: Kendileri de İsa'dan daha ünlüyüz diyecek kadar iddialıydı.

D.Y.: Aslında "İsa'dan daha ünlüyüz" demiyor; bugün İsa'dan daha fazla şey ifade ettiklerini söylüyor gençler için. Tabii bu söz büyük tepki çekiyor ve John Lennon linç ediliyor. Ama John Lennon zaten başlı başına çok sıra dışı bir figür.

Geçenlerde buna dair bir sözü tekrar hatırladım. Bir gazeteci, "John Lennon'la röportaj yapmak başlı başına bir sanat formudur," demiş. Gerçekten de öyle; kültürel bir deprem gibi bir karakter.

Bir de şu var: Beatles'ın hikâyesi başlı başına olağanüstü. Henüz 10'lu yaşlarda tanışmalarından başlayıp dünya çapındaki şöhrete ulaşmalarına ve ardından dağılmalarına kadar geçen süreç... Bunu bir senarist yazsa bile inanmakta zorlanırsınız ama bunların hepsi gerçekten yaşanmış.

Şunu da hatırlamakta fayda var: Beatles dağıldığında bu çocukların hiçbiri henüz 30 yaşında değildi. John Lennon o sırada 29 yaşındaydı. Resmî dağılma açıklaması 1970 yılının Nisan ayında yapılıyor ama aslında grup daha önce dağılmıştı. 1969'da birlikte kaydettikleri son albüm olan Abbey Road sırasında bunun farkındaydılar. Zaten albümün son şarkısının adı da "The End" ki programın sonunda ona da tekrar döneriz.

Ö.M.: Evet, "The End" yani "Son"... Bu da gerçekten çok ilginç sözleri olan bir şarkı değil mi? Aslında sadece iki cümleden oluşuyor.

D.Y.: Yani bir başlangıç bölümü var ama en önemli kısmı, "Verdiğin sevgi kadar sevgi alırsın," ya da "Verdiğin aşk kadar aşk alırsın," düşüncesiyle bitiyor.

Ö.M.: Evet, bütünselliği ve karşılıklı bağımlılığı bundan daha kısa ve daha etkili ifade etmek kolay değil. Neyse, onu da konuşuruz tabii.

D.Y.: Tabii, tabii. İsterseniz "All You Need Is Love"ı bir hatırlayalım, ardından da sohbetimize devam edelim.

Ö.M.: Evet, "All You Need Is Love" yani "İhtiyacın olan tek şey aşktır." Şimdi bu parçayı dinleyelim, ardından devam edelim.

Ö.M.: "All You Need Is Love" yani "İhtiyacın olan tek şey aşktır" şarkısını dinledik. Doruk Yurdesin'le birlikte Dünya Beatles Gün ya da Küresel Beatles Günü'nü kutluyoruz.

Sözleri de gerçekten son derece ilginç, değil mi? "Yapamayacağın hiçbir şey yok. Her şeyi yapabilirsin. Söylenemeyecek bir şarkı yok; bütün şarkıları söyleyebilirsin. Yapılamaz denilen her şeyi yapabilirsin. İhtiyacın olan tek şey sevgidir," diyor. "Hakkında 'Orada bulunmaman gerekir' denilen hiçbir yer yoktur. Bunun için de ihtiyacın olan tek şey sevgidir. Kolaydır, yeter ki dene," mesajını veriyor.

Bütün dünyayı sevgiyle sarıp sarmalayan en ünlü şarkılarından birini dinledik. Gerçekten güzel bir şarkı.

D.Y.: Yani tam anlamıyla bir gaz şarkısı ama buna gerçekten inanıyorlar da.

Bir yazarın Beatles hakkında söylediği ilginç bir şey var. Onlarla konuştuğunuz zaman ki bu, Beatles henüz dağılmamışken, 1969'dan söz ediyoruz, "Tarihsel karakterler olduklarının o kadar farkındalar ki bunu fark etmemeniz imkânsız," diyor.

Burada aklıma bir parantez açmak geldi. Peter Jackson'ın çektiği altı saatlik Get Back belgeselinde, yanlış hatırlamıyorsam ilk bölüm George Harrison'ın gruptan ayrılmasıyla bitiyordu. Hafta sonu onu yeniden ikna etmeye çalışıyorlar. Pazartesi sabahı, George Harrison'ın gelip gelmeyeceği henüz belli değilken kantinde Paul McCartney, Ringo Starr ve diğerleri oturuyor. Kameralar da sürekli çalışıyor. Orada henüz 27 yaşındaki Paul McCartney çok ilginç bir şey söylüyor: "Bundan 50 yıl sonra insanlar Beatles'ın, sırf biri şurada oturdu ya da öbürü amfinin üstüne çıktı diye dağıldığını sanacaklar," diyor. Ardından da, "Bununla hiçbir ilgisi yok. Biz çok genç yaşta bir araya geldik, şimdi ise herkes kendi yolunu buluyor. Hikâye bu," diye açıklıyor. Tabii bunu çok daha uzun ve çok daha güzel anlatıyor.

Gerçekten de bunun farkında olmaları dikkat çekici. Bu yüzden "Her istediğini yapabilirsin" demeleri onlar için belki biraz daha kolay çünkü dönüp baktığınızda gerçekten neredeyse istedikleri her şeyi başarmışlar. Ama bunu yalnızca kendileri için söylemiyorlar sanki; topluma da kendilerinin özel ya da ulaşılamaz insanlar olmadığını, herkesin bunu yapabileceğini hissettirmek gibi bir misyonları varmış izlenimi bırakıyorlar.

Ö.M.: Evet, bu sevgi, bütünlük ve karşılıklı bağlılık meselesi de son derece ilgi çekici. Ben de Peter Jackson'ın Get Back belgeselini çok etkileyici buldum. Oldukça uzun olmasına rağmen, grup üyeleri arasındaki ilişkiyi çok iyi yansıtıyor. Hatta George Harrison gruptan ayrılmaya karar verdiğinde kimse yüksek sesle itiraz etmiyor; sessizce gitmesine izin veriyorlar. Sonradan kendi aralarında "Onu geri getirmeliyiz," diye konuşuyorlar. Çok etkileyici sahneler bunlar.

"Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band" de aslında "Yirmi yıl kadar önce..." diye başlıyor. "Çavuş Biber'in Yalnız Kalpler Bandosu çalmayı öğrendi. Modaları geldi geçti, sonra yeniden geldi. Ama size bir şeyi garanti edebiliriz: Yüzünüzde bir gülümseme oluşturacağız," diyorlar. Ardından da, "İzin verirseniz, size bunca yıldır dinlemekte olduğunuz Çavuş Biber'in Yalnız Kalpler Bandosu'nu takdim edelim," diye devam ediyor.

Şarkının sözlerinde de çok hoş bir bölüm var: "Burada olmaktan büyük heyecan duyuyoruz. Harika bir dinleyicisiniz. Keşke sizi evimize götürebilsek." Gerçekten çok sıcak ve samimi bir anlatım.

D.Y.: Valla, Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band albümü 1 Haziran 1967'de yayımlanıyor olması lazım. İnanılmaz bir şey... Daha üzerinden üç gün geçmişken, 4 Haziran'da Jimi Hendrix Londra'daki bir konserini "Sgt. Pepper's" ile açıyor. Paul McCartney de bunun için, "Hayatımda aldığım en büyük hediyeydi," diyor. Yani bahsettiğimiz etki böyle bir güç.

Bir de çok ilginç bir ifadeye rastladım. Bir yazar, "Sgt. Pepper'sın yayımlanması, Avrupa'nın Congress of Vienna'ndan beri kültürel olarak birleşmeye en çok yaklaştığı andı," diyor. Yani gerçekten çok büyük bir kültürel güçten bahsediyoruz.

Şimdi zaten galiba asıl soruya gelecektik: Neden bu kadar kalıcı?

Ö.M.: Evet, bu son derece önemli. ABD'de ortaya çıkan ve rock'n'roll devrimi dediğimiz; gençlerin anne babalarından bağımsızlaşmasını, kendi hayatlarını kurmasını simgeleyen müzik akımı bir ölçüde sönümlenmeye başlamışken, Beatles onu Britanya'dan alıp yeniden ABD başta olmak üzere bütün dünyaya taşıdı. Yani gerçekten de yeni bir dönüm noktası yaratan insanlar değil mi bunlar?

D.Y.: Evet yani bir kültürel devrimin çok büyük taşıyıcıları. Bu, kendilerinden de büyük bir güç zaten. Bir anda bakıldığında herkes de buna çok açıkmış gibi görünüyor.

Ama dediğim gibi, bu bir kültürel deprem. Mesela Elvis Presley onlardan önce gelen büyük bir güç ama Elvis Presley bile çoğu zaman şarkı söylerken 1940'ların crooner'larına yani Bing Crosby, Frank Sinatra gibi isimlere yakın duruyor.

John Lennon ise bambaşka bir şey. O gırtlaktan gelen söyleyiş biçimiyle bambaşka bir güç yaratıyor. Söyleşileri, konuşma tarzı, sahnedeki varlığı ve bir de o eşitlikçi yapıları...

Mesela onlardan önce İngiltere'deki en ünlü gruplardan biri The Shadows. Onlar için şöyle deniyor: Biri Newcastle'dan geliyor, biri Cockney, biri başka bir yerden ama konuştukları zaman kimin nereden geldiğini asla anlamıyorsunuz çünkü hepsi BBC İngilizcesiyle konuşuyor.

Sonra Liverpool aksanıyla konuşmaktan gurur duyan bir Lennon çıkıyor ortaya. Hatta ABD'ye gittiklerinde, "Bu İngilizce değil ki, biz Liverpoolca konuşuyoruz," diyorlar.

Ö.M.: Evet, aslında tam anlamıyla sokak çocukları. Bunun da etkisi var tabii. Sokağın bütün iniş çıkışlarını, her türlü duygusunu hayatlarına da müziklerine de sahici bir biçimde yansıtmaya özen gösteriyorlar. Bunu da ömürleri boyunca sürdürüyorlar. Aklıma geldi, sözünü de böldüm.

D.Y.: Yok, lütfen lütfen.

Ö.M.: Yani büyük bir barış savunucusu. Ömrünün sonuna kadar bunu savundu. Zaten bunu savunduğu için öldürüldüğünü söyleyenler de var. John Lennon çok tartışmalı ve birçok çevre tarafından istenmeyen bir figürdü.

Yoko Ono'yla birlikte gerçekleştirdikleri Bed-In eylemleri de bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Evliliklerinin ardından yatağa girip oradan dünyaya barış mesajları yayıyorlar. Mücadelelerini bu yolla yürütüyorlar. Gerçekten son derece ilginç ve özgün bir eylem biçimi.

D.Y.: Yoko Ono demişken hocam, bence bu kadar kalıcı olmalarının en büyük sebeplerinden biri de bu. Yoko Ono'nun da söylediği gibi, çok "feminen"ler. Kültürün daha feminen bir karakter kazanmasına da, bunu bilinçli olarak yapmış olsalar da olmasalar da, çok büyük katkıları var. İngiltere'de Viktorya dönemi ahlak anlayışının son kalıntılarının silinip süpürülmesinde de önemli bir rolleri olduğunu söyleyebiliriz.

Ö.Ö.: Tabii, gelmekte olan 68'in de habercisi gibiler, değil mi? 60'lar hâlâ çok muhafazakâr bir dünya. Böyle bir dönemde yaptıkları şarkılar, verdikleri konserler, yaşam biçimleri ve kamusal duruşları ciddi bir ses getiriyor.

Gençlik fenomeni olmalarının nedeni de herhalde burada yatıyor: 60'larda özgürlüğü temsil ediyorlar. 68'de ise bu zaten artık kırılıyor, başka bir eşiğe geçiliyor.

D.Y.: Yani zaten 68'le çok da alakaları kalmıyor. Evet, pek kalmıyor. Çünkü onlar bunu daha çok şiddetin yükseldiği bir dönem olarak görüyorlar. Beatles'ın yaklaşımı ise az önce dinlediğimiz şarkıda olduğu gibi daha çok barış, sevgi ve birlikte yaşama fikri üzerine kurulu. Belki bu yüzden 1969'da, henüz çok genç olmalarına rağmen, bazılarına eski görünmeye başlamış olabilirler ama bugün baktığımızda aslında hiç de eskimediklerini görüyoruz. Hâlâ geçerliliğini koruyan birçok mesajları var.

Burada "feminenleşme" derken de şunu kastediyorlar: Genç kızlara hayattaki farklı olasılıkları gösteren öncü figürlerden biri oldular. Beatles ilk ortaya çıktığında birçok kişi "Bunlar kız gibi," diye alay ediyordu. Saçları, giyim tarzları, konuşmaları...

Bir de menajerleri Brian Epstein'ı hatırlamakta fayda var. Kendilerinden birkaç yaş büyüktü ve eşcinseldi. O dönemde eşcinsellik İngiltere'de hâlâ yasa dışı olmasına rağmen bu durum Beatles için hiçbir zaman bir sorun olmadı.

Bunun geldikleri şehirle de ilgisi var. Liverpool, kadınların toplumsal hayatta çok güçlü olduğu bir liman kenti. İngiltere'de bugün bile güçlü bir topluluk kültüründen söz edilecekse, bunun en belirgin örneklerinden biri Liverpool'dur. Yabancılara açıklıkları, birbirlerini sahiplenmeleri ve birlikte hareket etme kültürleri çok güçlüdür. Kendilerini yalnızca İngiliz olarak tanımlamazlar. Hatta bugün bile Liverpool maçlarında "Scouse, not English" yazılarını görebilirsiniz.

Liman kenti olduğu için erkeklerin büyük bölümü uzun süre denizlerde çalışırken, gündelik hayatı çoğu zaman kadınlar yürütüyordu. Beatles da bu kültürün içinde büyüyor.

İlişkilerine baktığınızda da benzer bir durum görüyorsunuz. Paul McCartney'nin Linda Eastman'la yaptığı evlilik bunun bir örneği. Ringo Starr, George Harrison ve John Lennon da ilk gençliklerinde daha geleneksel evlilikler yapıyorlar ancak sonraki ilişkilerinde ve evliliklerinde kendi kariyerleri olan, güçlü kadınları tercih ediyorlar.

Ö.M.: Evet, demin Elvis dedin ya; o da aslında çok ilginç bir figür tabii. Beatles ABD'ye olağanüstü bir şöhretle, stadyumları doldurup ortalığı kasıp kavurarak geldiklerinde kendilerine, "Artık dünyanın en büyüğüsünüz. Elvis'ten bile büyük değil misiniz?" diye bir soru soruluyor. John Lennon ise buna çok mütevazı bir cevap veriyor: "Kral o. O bir kişiydi, biz ise dört kişiyiz," diyor.

Ö.Ö.: Evet, buna da birkaç yıl önce festivallerde gösterilen The Beatles belgeselinde değiniyorlar. Orada şöyle diyorlar: "Aslında Elvis Presley için üzülürdük. Çünkü biz dört kişiydik; çok gençtik ve birlikte çok eğleniyorduk." Elvis'in ise bütün o şöhreti büyük ölçüde tek başına yaşadığını anlatıyorlar.

Ö.M.: "O yalnızdı," diyorlar. Evet, ama bir yandan da şu vurguyu yapıyorlar: "Şöhret açısından bunu kıyaslamak mümkün değil." En azından kendileri böyle değerlendiriyorlar.

D.Y.: Tabii ki, tabii tabii. Elvis Presley bambaşka bir güç. Ama bir yandan da sistem tarafından çok kısa sürede ehlileştiriliyor.

Ö.M.: Evet.

D.Y.: Beatles'da ise buna karşı koyabilecek bir mizah duygusu ve güçlü bir özgüven var. Elvis'te ise bunu pek göremiyoruz. Bu nedenle çok daha hızlı biçimde bastırılıyor ve sistemin içine çekiliyor. Aslında o da sistem açısından çok büyük bir potansiyel tehdit. Bu yüzden çok kısa sürede denetim altına alınıyor.

Ö.Ö.: Tabii ona da siyah müzik yapıyor diyorlar zaten.

Ö.M.: Evet, menajerleri de Avrupa'ya göndermiyor mesela.

D.Y.: Elvis Presley'in uzun süre kendi pasaportunun bile olmadığı anlatılır. Bunun sonucunda da yurt dışına turneye çıkmıyor. Menajeri Albay Tom Parker'ın da ayrı bir hikâyesi var. Elvis üzerinde çok büyük bir etkisi oluyor ve onu adeta çocuk gibi yönlendiriyor.

Beatles ise bu açıdan çok farklı. Hunter Davies'in, grupla iki yıl geçirerek yazdığı ilk Beatles biyografisinde söylediği çok çarpıcı bir ifade var: "Daha 25 yaşındalar ama 100 yaşındaymış gibiler." Yani yaşları çok genç olmasına rağmen büyük bir görmüş geçirmişlik, güçlü bir özgüven ve zengin bir yaşam deneyimi yansıtıyorlar. İnsanlara da bunu hissettiriyorlar.

Ö.M.: Ve günümüze kadar bu kadar güçlü biçimde gelmesinin temel sebebini de sen demin aslında özetlemiştin, değil mi? Yani her dönemde öncü olmayı başaran bir karakterleri var. Sanırım onları kalıcı kılan en önemli özellik de bu.

D.Y.: Evet ama bir yandan da kendilerinden önce gelen öncülere büyük saygıları var. Dediğiniz gibi, mesela ABD'ye ilk gittiklerinde yaşlarını hatırlamakta fayda var. George Harrison henüz 21 yaşında. Havaalanında karşılaştıkları manzaraya ise kendileri bile inanamıyorlar.

Ö.M.: Evet.

D.Y.: O dönemde orada bulunanlardan biri, "İnsanların çığlıklarından fiziksel olarak acı çekiyordum," diye anlatıyor. Gerçekten de akıl almaz bir manzara. Herkes, "Ne oluyor?" diye şaşkınlık içinde. Ama Beatles bütün bunların ortasında bile sarsılmıyor çünkü kendi aralarında çok güçlü bir inançları var. "Biz buraya gelmeyi hak ettik," diyorlar. Yıllarca barlarda, kulüplerde, köşe bucak sahnelerde çalarak bu noktaya geldiklerini biliyorlar.

Zaten Beatles, kuruluşuyla ilk kez stüdyoya girmesi arasında en uzun süre geçen gruplardan biri olarak gösteriliyor. Yaklaşık 6 yıl boyunca sahnelerde çalarak bugünkü noktaya ulaşıyorlar.

Ö.M.: Hamburg günleri de öyle tabii. Günde 8 saate varan sürelerle sahne alıyorlar, değil mi? 

D.Y.: Tabii tabii 8-10 saate varan.

Ö.M.: 10 saate varıyor yani ne enerji, akıl alır gibi değil.

D.Y.: Yani tabii ama düşündüğünüzde daha 20 yaşındalar; hatta George Harrison daha 17 yaşında. Biliyorsunuz, yaşı 18 olmadığı sonradan anlaşılınca oradan geri gönderiliyor.

Ö.M.: Evet.

D.Y.: Tabii ki, çok büyük bir enerji. "Feminenleşme" derken de bunu kastediyorum aslında. Kendilerinden önce gelenlere büyük saygı duyuyorlar. ABD'ye gittiklerinde radyolarda siyah müzisyenlerin şarkılarını istiyorlar. Smokey Robinson, Marvin Gaye gibi isimleri dinlemek istiyorlar. Karşı taraf da şaşırıyor: "Nasıl yani, bunları da mı biliyorsunuz?" Çünkü Beatles onların repertuvarını ezbere biliyor.

Bir de şu var: Beatles'ın ilk birkaç albümündeki cover parçaların önemli bir bölümü kız gruplarının şarkıları. Bunları da hiç çekinmeden, orijinal yorumlarına yakın biçimde, falsetto vokallerle söylüyorlar. Hatta bununla ilgili bir anekdot da var: 1963'te "She Loves You" üzerinde çalışırlarken, ilk stüdyo kayıtlarından birinde George Martin, "Bu şarkıyı böyle bitiremezsiniz; Andrews Sisters gibi tınlıyorsunuz," diyor. Yani böyle bir tarafları da var.

Ö.M.: Tabii, benim de çok önemli bir müzisyen olarak gördüğüm ve beni çok etkilemiş olan Roy Orbison'la da çok yakın ilişkileri, güçlü dostlukları var.

D.Y.: Tabii, büyük hayranlar.

Ö.M.: Çok hayranlar.

D.Y.: Roy Orbison demişken, onu da bir bilgi olarak ekleyelim: İngiltere'nin Beatles'ı ilk kez ulusal ölçekte duyduğu kayıt, BBC'nin Manchester'da kaydettiği, amatör grupların katıldığı bir müzik programında gerçekleşiyor. İngiliz dinleyicisi Beatles'la ilk kez Paul McCartney'nin seslendirdiği "Dream Baby" adlı Roy Orbison şarkısıyla tanışıyor. O gün kimse tabii neyle karşı karşıya olduğunun farkında değil ama Beatles'ın ulusal çapta ilk kez duyulması bu kayıt sayesinde oluyor. Roy Orbison'u anınca bunu da hatırlatmak istedim.

Ö.M.: Ve o falsetto sesiyle dinleyenleri adeta vurgun yemiş gibi etkiliyorlar.

D.Y.: Ama yine de mesela Roy Orbison'un sesi de çok yumuşaktır. O da 1940'ların vokal geleneğinden izler taşır.

Ö.M.: Evet, evet, tabii. Peki, bitirirken buna da bir iki cümleyle değinelim. Abbey Road dönemindeki son performansları ve çatı konserine polisin müdahalesi de gerçekten çok ilginç bir olaydı, değil mi?

D.Y.: Çatıdaki konser Son konserleri artık ve gerçekten dramatik bir an.

Ö.M.: Evet.

D.Y.: Çok büyük hedeflerle başlıyorlar. Get Back projesiyle köklerine dönecekleri bir albüm yapmayı planlıyorlar. Ardından da "Yunanistan'da mı konser veririz, Pompei'de mi çalarız, yoksa Mısır Piramitleri'nin önünde mi?" gibi fikirler konuşuluyor. Ama bunların hiçbiri gerçekleşmiyor. En sonunda, "Hadi çatıya çıkıp burada çalalım," diyorlar ve belki de en doğaçlama görünen bu fikir bile zamanla efsaneye dönüşüyor. Sanırım onların gücü de tam burada. Gerçekten çok farklı bir auraları var.

O çatı konseri 1969 yılının Ocak ayında gerçekleşiyor. Ardından Ağustos ayında, son kez birlikte bir şey yapma düşüncesiyle Abbey Road'u kaydediyorlar. Stüdyoda son kez bir araya gelişleri, son kayıtları ve birlikte çektirdikleri son fotoğraflar da hep 1969 Ağustos'una denk geliyor.

Ö.M.: Evet.

D.Y.: İsterseniz... Buyurun hocam, siz söyleyin.

Ö.M.: O zaman Beatles'ın veda şarkısı sayılan "The End" ile bitirelim: "Oh yeah, all right. Are you going to be in my dreams tonight?" sözleriyle başlayan bu parçayla programımızı noktalayalım.

D.Y.: Yani evet, öyle başlıyor. Sonrasını da siz söyleyin.

Ö.M.: Yani, "Her şey tamam. Bu gece rüyalarımda olacak mısın?" diye başlıyor. Ardından davul solosu geliyor, sonra gitar soloları giriyor ve sonunda şu sözlerle bitiyor: "Aldığın sevgi, verdiğin sevgiye eşittir." Bundan daha bütünleştirici bir söylem düşünemiyorum doğrusu.

D.Y.: Zaten demin sözünü ettiğim o eşitlikçi yapıları burada da çok belirgin: Kendilerinden önceki gruplarda genellikle tek bir lider figürü vardır; Beatles ise hiçbir zaman böyle bir görüntü vermiyor. Elbette grubun içinde doğal olarak öne çıkan isimler var ama dışarıya bunu yansıtmamaya özen gösteriyorlar. Hepsi eşitmiş gibi duruyor.

"The End" de bunun en güzel örneklerinden biri. Parça, Ringo Starr'ın tek davul solosuyla devam ediyor; ardından John Lennon, Paul McCartney ve George Harrison sırayla gitar sololarını çalıyor. Sonunda da dördü birlikte mikrofona gelip şarkıyı bitiriyorlar. "The End."

Ö.M.: "The End" diyerek bitiriyorlar. Evet, son...

Peki, bunun için yarım saat tabii ki asla yetmiyor. Doruk, çok teşekkür ederiz.

Ö.Ö.: Çok teşekkürler.

D.Y.: Görüşmek üzere, kendinize çok iyi bakın.

Ö.M.: Görüşmek üzere. "The End" çalalım, "Son."