Hatay’dan İstanbul’a çevre vizyon planı

-
Aa
+
a
a
a

Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, Engin İpci ile 2 Mayıs Cumartesi günü Müze Gazhane ev sahipliğinde gerçekleşecek “Asi Nehri’nin Bugünü ve Geleceği” panelini ele alıyorlar.

""
Fotoğraf: Meriç Aktar
Hatay’dan İstanbul’a çevre vizyon planı
 

Hatay’dan İstanbul’a çevre vizyon planı

podcast servisi: iTunes / RSS

Derya Tolgay: Merhabalar, Dünya Mirası Adalar programı başladı. Ben Derya Tolgay.

Nevin Sungur: Ben Nevin Sungur.

D.T.: Destekçimiz Kadriye Basut ve Savaş Çömlek’e çok teşekkür ediyoruz. Teknik masada da Andrei var; Andrei'ye de teşekkürler.

Bugün programımıza bir duyuruyla başlamak istiyoruz: 2 Mayıs Cumartesi günü Müze Gazhane ev sahipliğinde gerçekleşecek bir panelimiz var. Uzun soluklu bir çalışmanın meyvesini bu buluşmada sizlerle paylaşmak istiyoruz. Türkiye’nin ilk sivil çevre vizyon planını ilk kez kamuoyuyla paylaşacağız.

Aslında bu konuyu Apaçık Radyo’da daha önce birçok kez gündeme getirmiş, konuklarımızla birlikte ele almıştık. İki yıllık çalışmanın artık son aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Bu çalışmanın bir de dijital kitapçığı var; onu da daha önce kaynak gösterilmek kaydıyla herkesin kullanımına açmıştık.

Etkinlik, “Asi Nehri’nin Bugünü ve Geleceği” başlığıyla düzenleniyor. Hatay’ın kalbinden geçen, Suriye ve Lübnan’ı aşarak Akdeniz’e ulaşan Asi Nehri’ni ve havzasını birlikte ele alacağız.

6 Şubat depremlerinin ardından Asi Nehri ve havzası hem derin bir ekolojik krizle, hem de tarihsel bir dönüşüm fırsatıyla karşı karşıya kaldı. Artan kirlilik, kuraklık, yoğun inşaat faaliyetleri, taş ocakları ve beton santralleri nehir ekosistemini ciddi biçimde tehdit ediyor. Bu nedenle sivil toplum, bilim insanları ve belgeselciler olarak bir araya gelerek ASİ 30x30 çevre vizyon planını hazırladık.

30x30 hedefi, 2030 yılına kadar hem Asi Havzası’nda, hem de Türkiye genelinde koruma alanlarının en az %30’unun korunmasını öngören uluslararası bir taahhüde dayanıyor. Bu hedefin hayata geçirilmesini talep etmemiz gerekiyor; zira gerekli imzalar da atılmış durumda. Çalışmamız, iki yıldır yurt içi ve yurt dışından kurumlar ve dernekler tarafından destekleniyor. Ayrıntılı bilgilere Dünya Mirası Adalar'ın sosyal medya hesaplarından ulaşabilirsiniz.

Hatay deneyiminden yola çıkarak, İstanbul’da beklenen olası depremi de düşünmek zorundayız. Hatay bize ekolojik yıkımı çok açık bir şekilde gösterdi. Peki yeterince ders çıkarabildik mi? Ne yazık ki pek sayılmaz. İstanbul’da deprem toplanma alanlarının ve sulak alanların imara açıldığını görüyoruz. 20 milyonluk bir megakentte suyun, toprağın, denizin ve havanın kirliliği uzmanlar tarafından sıkça dile getiriliyor.

Bu nedenle sivil inisiyatifler olarak daha yüksek sesle talepte bulunmamız gerekiyor. Bu hayati bir mesele: Sağlığımız, çocuklarımızın geleceği ve yaşam hakkımız söz konusu.

Etkinlik kapsamında nehrin ve havzasının hikâyesine de değineceğiz. Kısa belgeseller izlenecek, deprem sonrası daha dayanıklı ve doğayla uyumlu şehirler İstanbul ve Hatay örnekleri üzerinden uzmanlarla birlikte tartışılacak. Toplantı yaklaşık üç saat sürecek; akademisyenler, uzmanlar, STK temsilcileri ve yerel basın katılım gösterecek.

Panel iki oturumdan oluşuyor. Açılışın ardından belgesel gösterimi yapılacak; bu bölümde moderatörlüğü ben üstleniyorum. İlk oturumda kent antropoloğu ve film yönetmeni, aynı zamanda Apaçık Radyo programcısı Aysim Türkmen yer alıyor. Ardından Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Nilgün Karasu vizyon planını sunacak. Cambridge Üniversitesi araştırmacısı, National Geographic kâşifi, hidrolog ve şehir plancısı Sera Tolgay da konuşmacılar arasında.

Aranın ardından İstanbul perspektifiyle devam edeceğiz. Bu bölümde Prof. Dr. Haluk Eyidoğan, jeofizik yüksek mühendisi Özcan Biçer, İPA İstanbul Planlama Ajansı Plan 2050 Genel Koordinatörü şehir plancısı Cihan Şehla ve Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcısı, şehir plancısı yer alacak. Hatay ve İstanbul karşılaştırmaları üzerinden kapsamlı bir tartışma yürütülecek.

Etkinliğe ev sahipliği yapan Müze Gazhane’ye ve Gazhane Çevre Gönüllüleri’ne ayrıca çok teşekkür ediyoruz.

Gazhane Çevre Gönüllüleri’nden Engin İpci'nin de katkısıyla, 1994’ten bu yana Hasanpaşa Gazhanesi’nin yıkılıp imara açılmasına karşı yürütülen uzun soluklu mücadele, bugün bu alanın bir kültür-sanat merkezine dönüşmesini sağladı. Bu sürecin, Türkiye’de sivil toplumun en önemli kazanımlarından biri olduğunu düşünüyorum. Nevin sen ne dersin?

N.S.: Evet, gerçekten öyle. Öncelikle bu program için ellerinize sağlık. ASİ Çevre Vizyon Planı'nı daha önce programda birçok kez konuştuk. Şimdi ilk kez kamuoyuyla buluşuyor; adeta büyüttüğünüz bir çocuğu dostlarınızla tanıştırıyorsunuz. Umarım 2 Mayıs’taki etkinlik çok güzel geçer. Çok teşekkürler, şimdiden kolay gelsin Gazhane’de.

Evet, Engin Bey, hoşgeldiniz. 

Engin İpci: Merhaba.

D.T.: Merhaba, hoşgeldiniz.

E.İ.: Hoşbulduk.

N.S.: Hani derler ya, siz, hayatını mücadeleye adamış bir insansınız anladığım kadarıyla. Hem gazeteci kimliğiniz var, hem de çevre gönüllüleri arasında aktif olarak yer alıyorsunuz. Daha önce Hatay’da, özellikle arama kurtarma ve deprem süreçlerinde de aktif görev aldınız.

Sizi araştırırken blogunuza da denk geldim; enginipcu.com. İlgilenenler için söyleyelim, orada denemeleriniz de yer alıyor.

Şimdi, bütün bu çalışmaları yürütürken pek çok insanla, pek çok noktada yollarınız kesişiyor. Derya’yla kesişmişsiniz, şimdi bu programda bizimle kesişiyorsunuz. Buradan biraz geriye saracak olursak, siz bu yola nasıl çıktınız? Size göre sivil toplum ve gönüllülük hangi esaslara dayanıyor? Türkiye’de durum nasıl? Sizin deneyimleriniz neler? Biraz geniş bir soruyla başlayayım ama siz dilediğiniz yerden girebilirsiniz.

E.İ.: Valla soru güzel oldu aslında yani geniş olduğu için hareket alanım da genişledi.

Mücadele kısmı biraz doğru; herhalde ailemden gelen bir şey. Evdeki yetiştirilme tarzıyla alakalı. Bizde genelde sorunların üstünü kapatmak değil, onları konuşmak üzerine bir iletişim modeli vardı. Ben küçükken de böyleydi. Ne olursa olsun, o sorun bir şekilde masaya yatırılır, değerlendirilirdi. Açıkçası sancılı bir süreçtir bu ama uzun vadede işe yarıyor. O alışkanlık bende de devam etti diyebilirim.

Ben aslında endüstri mühendisliği okudum, ardından endüstriyel tasarımda yüksek lisans yaptım. Sonrasında da çok uluslu bir şirkette çalışmaya başladım. Üçüncü iş yerime kadar bu mücadeleci tarafım çok görünür değildi; daha çok kendi hayatını idare eden biriydim.

Gazhane’yle tanışmam ise 1994’te değil; alan, kamuya açılıp İklim Müzesi olduktan sonra, Gazhane Çevre Gönüllüleri aracılığıyla oldu. Evim de Gazhane’nin yanında. O dönemde akıllı tarım ve bitki yetiştirme üzerine bazı projeler hazırlıyordum; bunları Gazhane’de sunarken gönüllülerle tanıştım. Açıkçası verdikleri mücadeleye hayran kaldım. Ben çok aktif bir mücadele içinde olmasam da ailemde bu kültür vardı. Oradaki emeği görünce destek olma isteği hissettim.

Tam o dönem pandemi sürecine denk geldi. 2019’lar civarı… O süreçte şunu fark ettim: Kültür dediğimiz şey bir bayrak yarışı gibi kuşaktan kuşağa aktarılıyor ama burada ciddi bir kopuş var. Kuşaklar arasında büyük bir ayrışma olduğunu fark ettim.

Bu farkındalıkla birlikte Gazhane Çevre Gönüllüleri’ne verdiğim destek arttı. Çünkü köklü bir topluluk, 30 yıldır mücadele veriyor; ama dünya çok hızlı değişiyor. Bu hızın içinde insanların adapte olmakta zorlandığını ve bir dağınıklık oluştuğunu gördüm. Ben de gönüllülüğümü biraz buraya yönlendirdim. Farklı sosyoekonomik gruplardan insanlarla iletişim kurmak, konuyu onların gözünden anlamak gibi bir rol üstlendim diyebilirim.

İstersen birkaç farklı örnekle devam edip sonra toparlayayım.

N.S.: Tamam, buyrun.

E.İ.: İlk olarak arama kurtarma ve deprem meselesinden biraz bahsetmek istiyorum. Açıkçası bu konu, 1999 depreminden bu yana bu toprakların kolektif bir travması hâline gelmiş durumda. Bunun temel nedenlerinden biri, ekonominin büyük ölçüde inşaat odaklı büyümesi. Bir diğeri ise teknolojiyle birlikte bilginin inanılmaz bir hızla yayılması.

Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay; hatta çoğu zaman istediğimizden bile hızlı yayılıyor. Ancak biz insanlar bu bilgiyi aynı hızda işleyip yorumlayamıyoruz. Aşırı bir bilgi yığını var ve bu da çoğu zaman yanlış yorumlara, dolayısıyla doğru eylemi alamamaya yol açıyor.

6 Şubat’tan sonra her şeyin daha doğru bir yöne evrileceğine dair bir beklenti vardı ancak zamanla sanki yine başa sarılmış gibi bir his oluştu. Ben buna biraz daha farklı bakıyorum çünkü bu tür dönüşümler uzun soluklu süreçler. Bugün burada bu programı yapabiliyor olmamız ya da Cumartesi günü böyle kapsamlı bir panel düzenlenmesi bile aslında olumlu işaretler. Mesele, bu sürecin nasıl yürütüleceğini ve nasıl ilerletileceğini doğru kurgulamak.

Ben 6 Şubat deprem sürecine, Gazhane Çevre Gönüllüleri’nin yanı sıra, İstanbul Üniversitesi’nden gelen bir başka köklü toplulukla birlikte dahil oldum. Üniversitede dağcılıkla ilgilenmeye başlamıştım ve üniversitenin, AKUT’tan da önceye dayanan yaklaşık 30 yıllık bir arama kurtarma geleneği var. Biz de o yapının bir parçasıyız.

6 Şubat sabahı Hatay’a gitme kararı aldık ancak ilk etapta üniversiteden araç çıkaramadık; zaten resmi ekiplerin de bölgeye ulaşması zaman aldı. Seferberlik ilan edildikten sonra herkes kendi imkânlarıyla hareket etmeye başladı.

Bu süreçte dikkatimi çeken birkaç önemli nokta oldu. Bunları hem panelde, hem de bundan sonraki tartışmalarda değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Bunlardan biri, insanların çok güçlü bir yardım etme isteğine sahip olması ancak bu yardımın biçiminin zaman zaman ölçüsüz ve koordinasyondan uzak olması.

N.S.: Bunu biraz açar mısınız?

E.İ.: Burayı açayım evet, çünkü gerçekten kritik bir nokta.

Deprem olduğu anda doğrudan etkilenmiş olalım ya da olmayalım hepimiz çok derin bir duygusal çöküş yaşadık çünkü bu durum hepimizin ortak travması. Ardından da bir seferberlik hâliyle insanlar yardım etme isteğine yöneldi.

Burada biraz açık konuşacağım: İstanbul’da ya da doğrudan etkilenmemiş bölgelerdeki insanlar, evlerinde kullanmadıkları eşyaları adeta atar gibi yardım etmeye başladılar. Belediyelerin önünde, çeşitli toplama noktalarında bu manzarayı çok gördük.

Ben o süreçte belediyelerle birebir iletişim kurmak zorundaydım çünkü biz arama kurtarma ekibiyiz; organize şekilde hareket etmemiz, doğru koordinasyonu sağlamamız gerekiyor. Ancak bu yoğun ve plansız yardım akışı ciddi sorunlar yarattı.

İnsanlar açısından bakıldığında bu davranışın güçlü bir psikolojik karşılığı var: Yardım etme eylemi bir anlam, hatta bir tür kahramanlık duygusu veriyor. “Bir işe yarıyorum” hissi çok kıymetli. Ama bu kontrolsüz biçimde yapıldığında, sahadaki işi ilk 5–7 gün ciddi biçimde aksatıyor çünkü yollara çıktığımızda yardım kamyonları nedeniyle trafik kilitlenmiş oluyor. Benzin istasyonları yoğunluktan dolayı işlevsiz hâle geliyor. Bizler aşırı trafikle karşılaşıyoruz ve sahaya geç, eksik ve yorgun ulaşıyoruz. Bu da arama kurtarma faaliyetlerini doğrudan etkiliyor.

Organizasyonun genel yapısına girmeyeceğim; o zaten bilinen bir konu ama yardım yapan insanlara sahadan bir gözlem aktarmak istiyorum: Biz enkazda çalışırken, yıkılan evlerin içinde zaten eşyalar var. Bazaların altında battaniyeler, kıyafetler… Yani her şey mevcut. Ama bizim önceliğimiz insan; canlı ya da cansız bir şekilde ona ulaşmak. Bu nedenle o eşyalar bizim için bir engel hâline geliyor ve evet, bazanın altından çıkan battaniyeyi alıp çöpe atmak zorunda kalıyoruz.

N.S.: Aslında tam da bu anlattığınız, vizyon planının temas ettiği noktaya işaret ediyor.

E.İ.: Evet, aslında öyle. Ama tam olarak o konu olmadığı için teşekkür ederim çünkü mesele bambaşka bir yerde ama aynı zamanda gözümüzün önünde olan bir durum.

Biz oradaki bazaları çöpe atıyoruz. Enkazdan bir beden çıkardığımızda yani hayatını kaybetmiş birini çıkardığımızda, İstanbul’dan gelen battaniyeye sarıyoruz. Bu da yardım etmenin ya da bir şeyi planlı ve programlı yapmanın ne kadar kritik olduğunu gösteriyor.

Bence bu konuda çok derinlemesine bir çalışma yapılması gerekiyor. Aslında sadece bu mesele özelinde değil, genel olarak pek çok konu için geçerli çünkü sahada gözlemlediğim şey şu oldu: Gündelik hayatımızda görmezden geldiğimiz küçük alışkanlıklar, suistimaller birikerek büyük sorunlara dönüşüyor.

Tarık Akan’ın da buna benzer bir sözü vardı; "Görmezden geldiğimiz şeyler bir gün karşımıza çıkar". Gerçekten de öyle. Bugün yaşadığımız birçok problemin kökeninde, bireysel düzeyde ihmal ettiğimiz o küçük davranışlar var.

Konu aslında çok büyük gibi görünüyor ama çözüm, temelinde oldukça basit: Aynı davranışı bir başkası yaptığında eleştirirken, yakın çevremizde olduğunda görmezden gelmemek. Çünkü bir davranış ya doğrudur ya yanlıştır; kişiye göre değişmemesi gerekir.

N.S.: Biraz felsefi bir noktaya doğru kayıyor.

E.İ.: Yani benim deprem sürecinden sonra fark ettiğim nokta buydu açıkçası. Biz o sürece profesyonel bir ekip olarak gittik - tabii burada profesyonelden kastım para kazanmak değil.

N.S.: Anlıyorum.

E.İ.: Eğitimini almış bir ekip olarak gittik, evet. Faaliyetimizi tamamladıktan sonra geri döndük. Sonrasında benim aktif olarak bulunduğum alanlar daha çok Gazhane Çevre Gönüllüleri içinde şekillenmeye başladı.

Arama kurtarma faaliyetlerimi hâlâ farklı topluluklarla birlikte sürdürüyorum. Gazhane Çevre Gönüllüleri’nde ise çeşitli etkinlikler düzenlendi. Örneğin Mor Dayanışma'nın bir film gösterimi yapıldı. Hatay Senfoni Orkestrası’nın üçüncü yılı kapsamında bir belgesel gösterimi gerçekleştirildi. Bunun dışında çeşitli toplantılar da yapıldı. Genel olarak bu tarafta yaptığımız çalışmalar, toplumun farkındalığını artırmaya yönelikti. 

Ben de bireysel olarak, 1999 depreminden sonra fark ettiğim bir noktadan yola çıkarak, afetten doğrudan etkilenmeyen insanların yaşadığı travmatik tepkileri anlayabilmek için bir çalışma geliştirdim. Bu doğrultuda, itfaiyeci bir arkadaşımla birlikte “Afetleri Önleyici Farkındalık Atölyesi”ni tasarladım.

Gazhane’de ayda bir bu atölyeyi gerçekleştiriyoruz. Amacımız, bu konulara daha yakından bakabilmek ve farkındalık oluşturmak.

D.T.: Bunu da duyuralım. Burada unutma meselesi de var yani afetleri yaşıyoruz, sonra unutuyoruz. Tam da bu çalışmaya başlarken şöyle bir durum olmuştu: “Ne yapacağız?” Herkesin içinde bir an önce bir şey yapma isteği vardı. Vicdan o anda çok güçlü bir şekilde sesleniyor, insanı rahatsız ediyor. Ama tam da o noktada aslında sakin kalmak gerekiyor. Esas soru şu: Bir yıl sonra ne olacak? İki yıl sonra ne olacak? Üç yıl sonra ne olacak? Çünkü asıl ihtiyaç o zaman ortaya çıkacak.

Bu süreçte yapılması gereken, plansız ve içeriği zayıf müdahalelerle; tarım alanlarını, sulak alanları imara açıp, yaşanmaz yapılar üretmek değil; tam tersine doğayla uyumlu, uzun vadeli ve bilimsel temelli bir yaklaşım geliştirmek.

Biz Çevre Vizyon Planı'nı bu yüzden yüksek sesle, defalarca dile getirmek istiyoruz çünkü bu sadece bir bölge için değil, tüm Türkiye için geçerli bir ihtiyaç.

Aslında bu, kamunun öncülük etmesi gereken bir alan ancak mevcut uygulamalarda çevre vizyon planlarının yeterince dikkate alınmadığını, hatta çoğu zaman farklı amaçlarla geri plana itildiğini görüyoruz.

E.İ.: Belki burada biraz sert olacak ama medeniyet kavramını sorgulamak gerekiyor olabilir. Medeniyet dediğimiz şey gerçekten nedir ya da mutlu olmak ne demek? Bunlar nasıl elde ediliyor?

Belki de bireyin bu sorular üzerinden kendine bakması gerekiyor. Açıkçası blogumda da bunları ele alıyorum çünkü bunlar benim gündelik hayatta kendime sorduğum sorular. Bir süre sonra zihnimde dönüp duran bu düşünceleri yazıya dökerek bir tür rahatlama alanı buldum.

Blogum aslında Gezi döneminde başlamıştı. Sonrasında bir süre ara verdim, pandemiden sonra tekrar açtım ve içeriğini daha çok gündelik meselelere yönelttim. Şu an benim için oldukça rahatlatıcı bir alan diyebilirim.

Nevin Hanım, siz de bir şey sormak istiyordunuz galiba.

N.S.: Yok, yok. Demin şunu söyleyecektim: Az önce Gazhane’de yaptığınız etkinliklerden bahsettiniz ya. Orada insanların ilgisi nasıl?  Şimdi dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz ama bu anlamda insanlar korku dışında ne hissediyor? Sonuçta bu toplantının İstanbul’da yapılıyor olmasının ve bu planın hazırlanmasının nedenlerinden biri de İstanbul için çıkarılması gereken dersler. İstanbul’daki insanların bu konuda hazırlık talebi ve arzusu ne durumda? Programın da sonuna geliyoruz ama çok kısaca buna değinebilirseniz iyi olur.

E.İ.: Yani ben buna çok kısaca şöyle cevap verebilirim: İstanbul özelinden ziyade, genel olarak karar verme mekanizmalarının zorlandığı bir dönemdeyiz. Bunu bir kişiye atfen söylemiyorum ama dediğim gibi çok fazla bilgi, çok fazla karmaşa var.

Bir yandan da “iyi yaşam”ı pazarlayan bir hayat tarzı var; “Bunu alırsan her şey düzelecek” gibi. Bu yüzden insanların büyük meseleleri düşünmek yerine zaman zaman görmezden gelme refleksi geliştirdiğini düşünüyorum ama buna rağmen bu soruların insanların içinde hâlâ varlığını sürdürdüğünü de hissediyorum.

Biz Gazhane Çevre Gönüllüleri olarak bu konulara çok küçük adımlarla, kimseyi incitmeden yaklaşmaya çalışıyoruz çünkü gerçekten zor bir süreç. Bazı etkinliklerimize hiç kimse gelmiyor, bazen bir ya da iki kişi katılıyor ama biz yine de devam ediyoruz.

Bu biraz da disiplin meselesi. Ben de aslında dikkat eksikliği olan biriyim; böyle düzenli işleri sürdürmek benim için kolay değil ama bu aynı zamanda bir tür iyileşme yöntemi. Disiplin içinde olmak, birlikte bir şey yapmak, küçük başarılar elde etmek… Bunlar eksik kaldığımız yönlerimiz.

İnsanlarda hızlı çözüm beklentisi de çok yüksek. Bir şey yapılsın ve hemen sonuç alınsın isteniyor ama hayat böyle işlemiyor. Aslında birlikte hareket ettiğimizde süreç hızlanıyor. Eğer bu “birlikten kuvvet doğar” meselesini biraz daha içselleştirebilirsek, talep de daha güçlü ve sürdürülebilir hâle gelir diye düşünüyorum. Umarım anlatabilmişimdir.

N.S.: İlk başta kendinizi anlatırken dikkatimi çeken bir yer vardı aslında. Ailenizin size iyilik mi yaptığı, yoksa zorlayarak mı şekillendirdiği ayrı bir mesele ama her şeyi oturup konuşmak ve çözüm üretmek üzerine kurulu bir yaklaşımın içinde büyüdüğünüzü söylediniz. Ailenizde de bu anlamda mücadele eden insanlar olduğunu belirttiniz.

Galiba işin temeli de biraz burada başlıyor, değil mi? Çünkü bunu içselleştirdiğinizde; konuşmak, empati kurmak, birlikte çözüm aramak zaten hayatın bir parçası hâline geliyor. Aslında çağımızın en büyük eksiklerinden biri de bu.

Gerçi programın da sonuna geldik, yavaş yavaş toparlamamız gerekiyor. Uyarı da var ama buradan başlamak en önemlisi galiba, değil mi? Çok kısa, tek kelimeyle bir cevap alalım sizden.

E.İ.: Bence oradan başlamak en önemlisi çünkü mesele tam da orada. Japonların “genba” dediği bir kavram var: Problemin olduğu yerde bulunmak. Biz ise çoğu zaman sorunu büyütüp çözülemez hâle getiriyoruz, sonra da “bunu yapamayız” diyerek geri çekiliyoruz. Oysa meseleleri küçük parçalara bölüp adım adım ilerlediğimizde hem motivasyon artıyor, hem de sorunlar çözülmeye başlıyor. Ama kolay değil elbette. Sonuçta bu bir mücadele ve her mücadelede olduğu gibi, sıcak bardağa dokunmak her zaman biraz acı verir.

N.S.: Tamam, çok teşekkürler katıldığınız için.

D.T.: 2 Mayıs Cumartesi günü birlikte olalım.

N.S.: Evet, 2 Mayıs’ta Gazhane’de birlikte olalım.

N.S.: ASİ Çevre Vizyon Planı’nın yansımaları ve tartışmaları için 2 Mayıs’ta Gazhane’ye herkesi bekliyoruz. Dünya Mirası Adalar programını da burada kapatıyoruz. Adalar hepimizin! Kolay gelsin herkese.

E.İ.: Görüşmek üzere.


Asi Çevre Vizyon Planı Farkındalık Kampanyası projesi; Turquoise Coast Environment Fund–Turkey, Conservation Collective, Turkish Philanthropy Funds, Turkey Mozaik Foundation ve Sivil Toplum için Destek Vakfı tarafından desteklenmektedir.

Siz de kampanyaya destek olmak için www.change.org/asihavzasi linkini ziyaret ederek imzanızı verebilirsiniz.

Panel Program:

16:00–16:30 Açılış ve belgesel gösterimi
* Derya Tolgay, Dünya Mirası Adalar Ekoloji ve Kültür Derneği, Radyo Programcısı ve Dernek Başkanı
* Aysim Türkmen, Kent Antropoloğu ve Film Yönetmeni

16:30–17:00 Vizyon Planı Sunumu
* Nilgün Karasu, Antakya Çevre Koruma Derneği, Dernek Başkanı
* Sera Tolgay, Cambridge Üniversitesi, Araştırmacı ve National Geographic Kaşifi

17:15–18:30 Uzmanlar ile İstanbul Perspektifi: Panel ve Soru-Cevap
* Prof. Dr. Haluk Eyi̇doğan - İTÜ, Jeofizik Yüksek Mühendisi ve Deprem Bilimci
* Özcan Bi̇çer - İPA İstanbul Plan 2050 Genel Koordinatörü, Y. Şehir Plancısı
* Ci̇han Şehla - Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcısı, Y. Şehir Plancısı

Panele kayıt yaptırmak için: https://luma.com/kanv4lsv