Bekir Ağırdır: "Asıl hikâye değişime bakışımızda"

-
Aa
+
a
a
a

Bekir Ağırdır 23. Radyo Şenliği'nin konuğu.

""
23. Radyo Şenliği: Bekir Ağırdır
 

23. Radyo Şenliği: Bekir Ağırdır

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: 23. Radyo Şenliği'ndeyiz ve destekçilerimizle kuvvetli destek getiriyorlar. Gerçekten heyecan verici. Mutluyuz yani.

Bekir Ağırdır: Çok.

Eraslan Sağlam: 37 kişi olduk. 4 destek kaldı sadece "41" deyip tahtaya vurmamız için.

Ö. M: Evet.

E. S: Bekliyoruz. Beklerken de güçlü bir başka destekle şu anda canlı yayındayız. Saat 12.08. Bekir Ağırdır hattımızda. Merhaba Bekir Bey.

Ö. M: Merhaba Bekir.

B. A: Efendim merhaba, merhaba. Sesinizi duymak ne güzel. Aranızda olmak da çok keyifli.

Ö. M: Çok teşekkür ederiz. Aynı şekilde senin sesini duymak da bize güç veriyor. Yazılarını da takip etmeye çalışıyorum şahsen, her hafta.

B. A: Teşekkür ederim abi.

E. S: Evet, 2025'te Radyo Şenliği'ne katıldığınızda... "Bütün dünyada köklü bir değişime, yeniden bir yapılanmaya ihtiyacımız var" demiştiniz Bekir Bey. Aynı şeyi mi düşünüyorsunuz bugün?

B. A: Evet, daha kuvvetli bir biçimde. Semptomlar arttı. İşte Ukrayna derken, Suriye derken, şimdi İran savaşı ki hani bir de yerellerde; Afrika'da, Asya'da bölgesel çatışmalar... Hindistan-Pakistan gibi ya da Pakistan-Afganistan gibi bir takım şeyler de var. Dolayısıyla dünya böyle tuhaf bir yere doğru gidiyor. Onun için gerçekten daha güçlü, yeni bir anlam arayışına, daha güçlü bir aradalığa ihtiyacımız var. Çünkü bu semptomlar gösteriyor ki; bu dünya çok yaşanılası bir dünya değil, mutlu olmak da çok mümkün değil. Ama "yeni"nin ne olacağını henüz bilmiyoruz valla.

Ö. M: Evet, esas itibarıyla mücadeleyi tabii ön plana çıkaran bir durum olduğunu düşündüm. Ben de tamamen sana katılıyorum yani. Hatta Afrika'dan bahsettin demin; Ibrahim Traoré... Şimdi ülkeyi hatırlıyorum, darbeyle ele geçiren... Burkina Faso muydu? O liderin "Artık demokrasiye hiç ihtiyacımız kalmadı, kusura bakmayın" diyerek demokrasiyi iptal ettiğini söylediği bir tablo var.

B. A: Ben birkaç zamandır, haftadır ya da aydır yazdım. Güncel yazılar ayrı ama bu demokrasi ya da "yeni hikâye" nereden, nasıl neşet eder; nereden vücut bulur meselesine çok kafa yormaya çalışıyorum. Tabii akademisyen olmadığım için literatürden bakmıyorum; ben daha gündelik pratik hayattan bakıyorum meseleye. Hani bir de kitabım da var: "Bize Yeni Bir Söz Lazım" diye.

Ö. M: Evet, aynen öyle. Pardon bir parantez açayım, demin yanlış söyledim onu düzelteyim hemen. İbrahim Traoré, "Bu demokrasiye hiç ihtiyaç kalmadı" diyen adam, Burkina Faso lideri.

B. A: Şimdi acaba demokrasiyi ya da bir aradalığı başka bir yerden tanımlamak ve bugünkü tanımlamalarımız, problemi tahtaya yazdığımız o formüller üzerinden bakınca çözemiyoruz belki de. Acaba formülleri mi değiştirsek, yani soruyu mu değiştirsek? Örneğin demokrasi denilen şeyle müzakere etmek; peki neyi müzakere edeceğiz? Esas itibarıyla şimdiye kadar hep aklımız mesela sınıf ya da ideolojiler üzerinden müzakere etmek ya da partiler üzerinden müzakere etmek, çıkar çatışmaları üzerinden okumak üzerineydi. Sınıfsal çıkar, kimliklerin çıkarı veya kimliklerin mücadelesi üzerinden hep siyaset okumak... Ben bugünlerde şöyle bir şeye takılmaya başladım Ömer abi: Acaba asıl mesele sınıf, çıkar meselesi falan da değil de asıl mesele anlam mı? Yani benim hayata bir bakışım, bir anlamlandırmam var; sizin de bir anlamlandırmanız var. Ama biz o anlamlar üzerinden değil de aidiyetlerimiz, pozisyonlarımız üzerinden tartışıyoruz. Belki de birbirimizin varlığını kabullenip anlamlar üzerinden müzakere üretmeye başlasak... Tartışmayı buraya çeksek ve baştan da şu kabulü yapsak: "Herhangi bir anlamın mutlak doğruluğu yoktur, mutlak hâkimiyeti de geçerli olmayacak arkadaşlar." Sadece bu kadar basit bir ilkeden konuşmaya başlasak mı diye bu demokrasi meselesini evirip çeviriyorum. Çünkü görüyoruz ki sadece "Siyaset deyince partileri düzenleyelim, lider sultası olmasın, parti içi demokrasi olsun" demekle olmuyor. Bunu bir umutsuzlukla söylemiyorum; asıl hikâye çünkü değişime bakışımızda. Değişim denen şey sadece kurumları ya da kuralları değiştirmek değil, aynı zamanda zihniyeti değiştirmek. Bugün öyle bir noktaya geldi ki insanlık; dünyanın en ideal kurumlarını oluştursak bile zihniyet değişmiyorsa sonuç alamıyoruz. Onun için acaba bir "anlamlar demokrasisi" üzerinden mi düşünsek? Kulağa tuhaf geliyor ama başka bir yerden mi baksak diye bir soru var kafamda. Paylaşmadan edemedim. Bunu niye söylüyorum? Bağlanmayı beklerken önüne şöyle bir not yazdım: "Sesleri birleştirmek." Oradan bir avaz oluşturabilir miyiz? Ama avaz yetmiyor; yüksek sesten, sadece bağırmaktan öte bir söze, bir anlama ihtiyacı var o bağırışın. Biraz paldır küldür bir giriş yaptım ama...

Ö. M: Yok yok, son derece önemli.

B. A: Sadece bir soru atmaktı amacım ortaya.

Ö. M: Evet, biz de sürekli olarak bu soruları tekrarlayarak her güne başlıyoruz. Bu korkunç savaş ve acımasızlık tablolarını, soykırımları okumak inanılmaz bir durum. Özellikle de çocukların bile bile katledilmesi gibi aklın hayalin almayacağı şeyler var.

B. A: Ve göz göre göre; hatayla falan değil abi. Hatayı ya da yalanı konuşmuyoruz; bilerek yapılan yanlışı ve bilerek söylenen yalanları konuşuyoruz. Yani örgütlü kötülükle karşı karşıyayız.

Ö. M: Ve örgütlü yalancılıkla. Aynen senin de dediğin gibi; yapıyor ve arkasından "Ne münasebet, olmadı bu; senin gördüğünü iddia ettiğin şey olmadı" diyor.

E. S: Evet ama bütün bu şeytanca şeylerin karşılığında da bütün dünyada gittikçe keskinleşen muazzam bir muhalefet oluşuyor şu anda.

B. A: Evet, tepki hali doğru.

Ö. M: Evet; krallara hayır!

B. A: Ama işte soruya da buradan geldim aslında. Biz Türkiye'nin gidişatına dair araştırmaları daha önce ayda bir yapardık KONDA'da, şimdi Veri Enstitüsü'nde neredeyse haftalık yapıyoruz. Dikkatimi çeken bir fotoğraf oluştu: Aynı gerçeğe bakıyoruz, hep beraber aynı ülkede yaşıyoruz ya da hepimiz Gazze'de ne olduğunu izliyoruz. İçerideki olaylardan söyleyince hemen kutuplaşmaya düşüyoruz ama daha vicdani bir konu diye Gazze'yi örnek verelim; Gazze'deki olan bitene bakıyoruz ama görüyoruz ki aynı gerçekliği toplumun bir kesimi bambaşka okuyor. Bizim vicdan, merhamet diye okuduğumuz haberi onlar başka bir yerden görüyor. Türkiye'deki hukuksuzluklar, yargılamalar, cinayetler; Akbelen Ormanları, Çorlu tren kazası meselesi... Aynı vakaya bakıyoruz ve her araştırmada karşımıza çıkan şey şu: Ülkenin yüzde 50'si bir yere, yüzde 30'u bir yere, yüzde 20'si de "ilgilenmiyorum/fikrim yok" moduna doğru gidiyor. Aynı fotoğrafa bakıp farklı anlamlar yüklüyoruz. Artık insani duygularımız bile bu siyasi pozisyonlardan etkilenir hale gelmiş durumda. Beni üzen ve "Yahu ne oluyor, biz mi meseleyi yanlış tanımladık?" dedirten şey bu. Kutuplaşma artık birbirimize körleşmek, sağırlaşmak; sadece gözümüzü kulağımızı değil yüreğimizi de kapatmak noktasına geldi. 7 yaşındaki kız çocuğunun evlendirilmesi vakasına ya da kadın cinayetlerine bakıp nasıl farklı yorumlara varılabiliyor? Buna takılmış durumdayım.

Ö. M: Son derece önemli bu söylediğin tabii.

B. A: Ve çok da ürküyorum açıkçası. Her araştırmada aşağı yukarı böyle bir fotoğraf çıkıyor karşımıza; duygular bile başka yerlerden oluşuyor.

E. S: Manipüle edildiğimiz için olabilir mi Bekir Bey? Özellikle ana akım medya ve siyaset tarafında.

B. A: Bunun bir kısmı o; algıların manipüle edilmesi. Geçenlerde öyle bir yazım vardı; manipülasyon sadece fikrinizi bir yere çevirmek değil, gerçeği kaybettirmekle de ilgili.

Ö. M: Aynen öyle.

B. A: Adaleti de, gerçeği de artık o kutuplardan yeniden inşa ediyoruz. Türkiye'de 40 haber kanalı varsa 38'inde aynı dilden, aynı notlardan tartışmayı izliyoruz. Dolayısıyla bir süre sonra herkes "Ya acaba?" demeye başlıyor. Zaten mesele o gerçeği kurgulamanın birinci adımı olan kuşku duyurmak. Sosyal medyada da böyle bir algı yönetimi var. Beğeni sayıları, reytingler derken gerçekliği yeniden kurgular hale geldik.

Ö. M: Bekir, izninle ben de bir cümle ilave edeyim. Bu söylediklerine kuvvetle katıldım. Açık Radyo davası Danıştay'a gidiyor diye bir basın toplantısında yaptığım konuşmadan alıntı yapayım: "Yeryüzünde modern tarihin en ürkünç dönemlerinden birinin içindeyiz." Dünya büyük bir krizin içinde ama bu sadece savaşlar değil; doğrunun ve hakikatin yerini "hakikat ötesi" bir durumun alması. Bilimin yerini akıl almaz yalanlar ve şiddet propagandaları almış. Toplumun üzerinde durduğu bir sacayağı var bana göre: Adalet, Barış ve Demokrasi (ABD). Bunlar elden gitmiş halde. İşte bizim çabamız; dünyaya egemen olan bu sefil ortamda kötülük ve yalan bulutlarını dağıtabilmek için 30 yıldır gösterdiğimiz o zorlu çaba. Toplumu gerçeklerden haberdar etmek, canlılar alemini sürüklendiği o geri dönülemez noktadan döndürebilmek için çalışmaya devam etmek zorundayız. Öyle değil mi?

B. A: Evet, zaten bu yüzden bu tartışmaları yapıyoruz; bu gidişata teslim olamayız. Benim açımdan bu krizin sebepleri çok net: Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçmeye çalışıyoruz. Gezegenin ritmi değişti; doğal kaynaklar, küresel ısınma, buzulların erimesi... O bildiğimiz "ölçek ekonomisine" dayalı, "daha çok üretelim-tüketelim" sistemi artık sürdürülemiyor. İnsanoğlu metropollerde, bilgisayarlara ve yapay zekâya bağlı başka bir hayat ritmine geçti. Gezegen, teknoloji ve toplumun kimyası değişince; elimizdeki hukuki formlar, siyasal biçimler, sınırlar, kurallar, kurumlar... Her şey krizde kaldı. Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele sadece Trump'ların, Putin'lerin olması değil; elimizdeki nizamların aynı anda krizde olması. Bu kriz Trump'ları üretiyor zaten. Onlar da gelince, yeniyi inşa etmek yerine "fırtına geliyorsa bakkaldaki bütün gıdayı ben stoklayayım, öbürleri ne yaparsa yapsın" paniğiyle eskiyi korumaya çalışıyorlar. Dünya yeniden bir küresel bölüşüm kavgası yaşıyor. Batı ile Müslüman coğrafya arasında da ciddi bir gerilim var. Bizim önce yangını söndürmemiz, sonra "yeni evi nasıl inşa edeceğiz?" diye kafa yormamız lazım. Elimizde hâlâ demokrasi ve insan hakları dışında daha ileri bir değerler seti yok. Ama "Hangi demokrasi?" diye sormamız lazım. Çünkü 76 milyon Amerikalı Trump'a oy veriyor, Putin "Yüzde 71 oy aldım" diyor. O zaman yeni bir anlam üretmemiz gerekiyor.

Ö. M: Bağımsız medya olmaksızın ne savaşlar önlenebilir ne de gezegen iklim krizinden kurtulabilir. Bu diyalogları yürütebileceğimiz bağımsız mecralara ihtiyacımız var. Açık Radyo da tamamen bu bağımsız yayıncılık mücadelesini veriyor.

B. A: Meselemiz şu; bedenimizde bir yerler ağrıyor ama doktor önce "röntgen çekelim, kan tahlili yapalım" diyor. O bilgi olmadan reçete yazılamaz. Medya, ahaliye bu bilgiyi taşıyan araçtır. Sorunumuz, o bilginin manipüle edilip edilmediği. Gücü elinde bulunduran odakların kurguladığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bireyleri bu örgütlü kötülüğe karşı koruyacak mekanizmalarımız eksik. Devletler şu an toplumlarını değil, kendi varlıklarını koruma derdine düşmüş durumda.

Ö. M: Hatta bir çok yerde "mafya devletleri" olarak adlandırılıyorlar. Buna karşılık başta ABD olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde "Krallara Hayır" sesi yükseliyor. Jane Fonda gibi simalar 1 Mayıs'ı bu otoriterliğe karşı dünya çapında büyük bir gösteriye çevirmeye çalışıyor.

B. A: Bir yandan da umutlandıran kıvılcımlar var. Ülkenin eğitimli, maharetli kesimleri bir dönem yılgınlık yaşadı ama şimdi fark ettiler ki onlar da artık bugünün yoksulu ve kaybedeni durumunda. Artık "makbul vatandaş" tanımının dışındalar ve "yetti gari" moduna geçiyorlar. Eski anlamda örgütlü görünmeseler de esnek ağlar halinde bir anlam arayışındalar. Mesela İstanbul'da 200'den fazla tiyatro salonu var ve bilet bulunmuyor. Bu bir kıpırdanmadır. Hangi kıvılcım bunu büyük bir avaza çevirir bilemem ama o "çoban ateşleri" yanıyor.

Ö. M: Doğru, halkın büyük katılımı oluyor. Bekir çok teşekkür ederiz, önemli bir sohbetti. Müzik olarak Mohsen Namjoo'yu seçmişsin.

B. A: Normalde Joan Baez ya da Miles Davis derdim ama son birkaç aydır İran-Gazze hattındaki o vicdan meselesiyle bu dünyanın müziklerine sardım. Bazen yaşlanıyorum herhalde, ağlıyorum dinlerken. "Ömrümüz umutlanmakla geçti" şiirini duyduğumda gözlerim doluyor. Dinleyicilerimizle de paylaşmak istedim; Mohsen Namjoo'nun şarkısıyla beş dakika da olsa aynı trans halini yaşayabilir miyiz diye...

Ö. M: Şarkının adı Zolf müydü? "Zülüf" mü demek acaba?

B. A: Valla onu ben de tam bilmiyorum.

Ö. M: Belki zülüftür, uydurmayayım şimdi. 

Baktılar arkadaşlar; evet, "Zülüf" demekmiş. Zülüf, saç... Çok güzel. Peki, çok teşekkür ederiz Bekir Ağırdır. Görüşmek üzere, sevgiler.

B. A: İyi ki Apaçık Radyo var. Sağ olun efendim.

E. S: Teşekkür ederiz Bekir Bey. 21. Destek Projesi özel yayını devam ediyor. 38 kişi olduk, 3 kişi daha gelirse 41 olacağız. Zolf'ü dinlerken lütfen şimdi destek zamanı; eliniz telefona gitsin: 0212 343 41 41.