"Tek taraflılık bitti, güçler dengesinde aks değişiyor"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik’te Ali Bilge, küresel savaşın enerji krizi ve stagflasyon riskini değerlendirirken, Türkiye’nin ekonomik ve siyasal açıdan daha kırılgan bir sürece sürüklendiğini ele alıyor.

""
Ekonomi Politik: 23 Mart 2026
 

Ekonomi Politik: 23 Mart 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!

Özdeş Özbay: Günaydın!

A.B.: Herkese iyi haftalar!

Ö.M.: Geçmiş bayramınız kutlu olsun diyelim ve hemen günün ne durumda olduğuna dair gözlemlerinizi konuşmaya başlayalım isterseniz.

A.B.: Konular birikti, geçen hafta program yapamadık; kısaca sebebini söylemek istiyorum: Radyo ile neredeyse çeyrek yüzyıla yaklaşıyor birlikteliğimiz, yaptığımız programlarda dinleyicilerimizden pek çok dostlar ediniyoruz. Böyle dostlardan Murat Özgünay arkadaşımız vefat etti. Onun cenazesine katıldım. Radyoda yaptığımız programlar vasıtasıyla tanışmıştık. Murat, Yeşil Sol Parti’nin Kadıköy İlçe Başkanıydı. Türkiye’nin içinde bulunduğu otokratik rejim ve rejimden çıkış üzerine Ekonomi Politik’te çok fazla yayın yaptık. Bu bağlamda yıllar önce bir konferans için konuşmacı olarak davet etmişti. Yüz yüze tanışmış olduk, daha sonra da iletişimimiz, dostluğumuz ilerledi. Radyonun kadim bir dinleyicisiydi. Türkiye sosyalist devrimci hareketinden sessiz, sitemsiz, yürekli bir insan ebediyete göçtü. Onu anmak istiyorum. Murat Özgünay’a “selam” diyerek programa başlayabiliriz.

Ö.M.: Günaydın!

A.B.: Muvazaam tahribatların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Yaşananlar ve yaşanacak olanlarla enerji başta olmak üzere dünyanın siyasal ve iktisadi coğrafyasında önemli değişikliklerin olabileceği bir tarihsel süreçteyiz. Yaşarken çok önemli olduğu pek o kadar anlaşılmıyor. Dünya ve Türkiye için ciddi gelişmeler yaşayacağımız bir süreçteyiz, her şey tepetaklak bir durumda. Hem enerji krizi yaşanıyor, enerji fiyatları katlanıyor, hem de seçime yaklaşan bir ülkedeyiz, seçimleri bir sene önceye almak isteyen ve iktidarı kaybetmemek üzere kararlar almaya çalışan bir iktidar var. Ancak vaziyet alt üst olmuş durumda, böyle bir durumda seçim olur mu? Seçimler erkene alınır mı?

28 Şubat’tan bu yana savaş nedeniyle yaşanan petrol şokunun 70’lerde yaşadığımız petrol şoklarından önemli bir farkı var. 70’lerde Türkiye, tarımda kendi kendine yeterliydi, kapalı bir ekonomiydi, borçlanma politikası farklıydı, sermaye hareketlerine kapalıydı, farklı bir iktisadi rejimdeydi. Türkiye hem savunma, hem de ekonomik olarak dışa bağımlı da bir ülke, borçlanmaya da bağımlı bir ülke. Böyle durumlarda borçlanma politikaları değişiyor, borçlanma maliyetleri çok artıyor. Üstüne üstlük Türkiye, üç yıldır bitmeyen ve delik deşik olan başarısız bir iktisadi program uyguluyor. İktidarın savaş nedeniyle yaşanan bunalım üzerine devreye girecek planı programı olmadığını da görüyoruz. Otokratik saray iktidarının şiddetli geçeceği anlaşılan duruma ilişkin değil, bir önlemler paketi yok; hatta sözü bile yok, bakıyorlar.

Bu durum iktidarın yönetimin zafiyetlerini bize gösteriyor. Savaş bir anda gelmedi, saldırının olacağı görülüyordu. Savaş Türkiye’nin burnunun dibinde, üstelik enerji bağımlılığı, döviz açığı olan bir ülkesiniz, savaş bugün bitse bile önümüzdeki yıllarda ekonomide var olan problemlere ciddi eklemeler olacağı muhakkak. Enerji şoku; tüm iktisadi temel göstergeleri, büyüme, enflasyon, işsizlik, bütçe gelir ve giderleri, dış ticaret, döviz kuru, iç ve dış borçlanmayı etkileyecektir.

Yakın gelecekte olası iktidar değişimi olsa da, olmasa da Türkiye Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kuruluşlarla standby anlaşması yapmak durumunda kalabilir. Bunları önceden söylemiş olayım. IMF’nin önüne gitme olasılığı olan bir iktidar seçim yapar mı? Seçimleri erkene alabilir mi? Bu soruları ortaya atalım.

Ö.M.: Peki Ali Bey, standby anlaşması bu durumda ne anlama geliyor?

A.B.: Dış açıklarınızı ucuz kaynaklarla telafi edemeyince IMF kaynaklarına başvuruyorsunuz; daha ucuz çünkü enerji şokunun yaratacağı dış açık problemiyle, ödemeler dengesi bilançosu açığıyla karşı karşıya kalan ülkeler - ki Türkiye buna her an maruz - döviz gelirleriyle-giderleri arasında sürekli fark olan, bunu borçlanmayla kapatan bir ülke. Sermaye hareketi serbest olan bir ülke olarak dış kaynağı uluslararası piyasalardan karşılıyorsunuz, borçlanma maliyetleri de ekonominizin durumuna göre gerçekleşiyor, borçlanma göstergeleriniz bu tabloya göre oluşuyor. Piyasalardan borçlanma maliyetlerini hem ucuzlatmak, hem de ucuz kaynağa sahip olan IMF kaynaklarını kullanmak için para fonuna başvuruyorsunuz.

Fon da bazı koşullar koyuyor önünüze ve o koşullar da iktidarları çok sıkan, seçim kaybettiren koşullar oluyor. Zaten boğulmuş durumda olan Türkiye toplumu, mali ve iktisadi inanılmaz zor günler geçiriyor, yoksullaşmış vaziyette ve bu durum artarak da devam ediyor. Pazarlar atıklardan sebze meyve toplayan emeklilerle dolu, yoksullar muhtaç , askıda ekmekle geçiniyorlar.

Stagflasyon kavramı yeniden dile getiriliyor. Stagflasyon kavramı ile dünya 70’lerdeki enerji krizi ile tanıştı. Ekonomilerde enerji krizi nedeniyle ekonomik resesyon dediğimiz durgunluk yaşanıyor ve aynı zamanda ekonomide yavaşlama ve durma enflasyon ile birlikte yaşanıyor. Bu kavramı 60’larda bir İngiliz maliye bakanı ortaya atmıştı ama esas olarak petrol şoklarıyla 70’lerde bu, tanım olarak iktisat literatürüne yerleşti. Durgunluk içerisinde enflasyon anlamına gelen tanım 70’lerin ikinci yarısında biz iktisat öğrencilerinin karşılaştığı sınav sorusuydu. Stagflasyon, petrol kriziyle birlikte yaşanmaya başlandı. Savaşın ve Hürmüz Boğazı gerilimi devam ettiği müddetçe Türkiye’nin ve pek çok ülkenin stagflasyon sarmalı içine girmesi kuvvetle muhtemel.

Türkiye, otokratik bir düzende bir ülke; muhalefet ve muhalif basın ya baskı altında ya da hapis. Alican Uludağ’dan sonra BirGün gazetesi muhabiri İsmail Arı’da dün gözaltına alındı, tutuklandı. Doğru dürüst muhabirlik yapan 3-5 gazeteciden biriydi. Geniş toplumsal kesimler iktisadi olarak büyük bir bunalımın esiri iken, otokrasi sürekli vitesi arttıyor, otokrasi ötesine geçilen önlemler alınıyor. Otokratik saray rejimi, iktisadi bunalım yaşayan toplumun sesi, muhalefeti ve muhalif basını hukuki geçerliliği olmayan bir şekilde kuşatıyor, susturuyor. Böyle bir ortamda bir sene öncesine bir seçim kararı almak iktidar için zor görünüyor. İmamoğlu-İBB-CHP belediyeleri davalarına son dönemde gazeteciler Alican Uludağ ve İsmail Arı’nın tutuklanmasına ekonomide ve siyasette artan kriz hali üzerinden bakmak gerekir.Otokraside geri vites beklemek, seçimi erkene almak pek mümkün gözükmüyor. İran savaşı Türkiye’nin siyasi ve iktisadi karanlığını arttırıyor.

Kötünün kötüsü insanlarla yönetilen bir dünyada yaşıyoruz. Kötünün kötüsü Trump -Netenyahu ikilisi bayrama ve Nevroz’a rağmen durmuyor.

Aslında bu ikili nükleer silahlanmayı teşvik ediyor; İran saldırısından sonra orta düzey ülkelerde nükleer silahlanmanın artacağını düşünüyorum çünkü nükleer silahı olana bu ikili saldırmıyor. Nükleer silahlı bir ülkeye saldırmanın risklerinin çok yüksek olduğunu ve uygulanabilir bir seçenek olmadığını bu ülkeler görüyor. Venezuela ve İran saldırısının, G-20 içinde yer alan GOÜ’leri ve bilhassa BRICS ülkelerini nükleer silahlanmaya yönlendireceğini düşünüyorum. ABD’nin yanında duran Suudi Arabistan/Körfez ülkeleri ve Türkiye sahip olma yarışına girebilir. Nükleerin varsa ilişilmiyor! Yüzyılın bundan sonraki bölümünde bahsettiğim ülkelerin nükleer silahlanmaya ciddi kaynak ayıracaklarını düşünüyorum. Şu anda dünyada nükleer silaha sahip 7-8 ülke var.

BRICS içinde Hindistan, Çin ve Rusya’nın nükleer silahı var. Bu sayı artabilir ve doğrusunu söylemek gerekirse İran saldırısı ülkeleri buna teşvik ediyor.

Pek çok kez yaptığımız programlarda değindiğim Çin’in ‘kuşak yol’ projesine yeniden bakmakta fayda var: Gazze, ‘kuşak yol’ projesinin içindeydi; İran ise tümüyle en önemli ülkelerden biri. Savaş alanı tam da ‘kuşak yol’un geçtiği bölgedir. İran için, Çin için bu proje çok değerli. En önemli hedef ise BRICS’in en önemli lideri Çin’i kuşatma ve engellemek.

Dünyada ve bölgede bir paylaşım savaşı var, güçler dengesinde aks değişiyor; batıdan doğuya, kuzeyden güneye ağırlığın arttığı yeni bir yapılanma söz konusu. Tek taraflılık bitti, 90’dan sonra başlayan tek taraflılığın bitişine tanık oluyoruz.

Not ettiğim bir görüşme var2023’te Moskova’da Putin-Şi görüşmesinde söylenenler dikkatimi çekmişti, derkenar etmişim; ikili birbirine veda ederken Şi şunu söylüyor, “Son yüzyıldaki yaşananlar, gerçekleşenler değişmeye başladı.” Batı’nın üstünlüğünü kast ediyor, “Artık bundan sonra değişimleri birlikte yöneteceğiz,diyor.23 Mart 2023’te, bundan tam üç yıl önce söylenen bir söz.

Değinmek istediğim bir diğer husus da şu: Netanyahu ve Trump’ın, iki ülkenin İran’a saldırısının böylesi saldırıda bulunan ve bulunacak olan ülkelere, hukuki olmayan bir meşruiyet kazandırdığını düşünüyorum. Çin ve Rusya’ya ne diyeceksiniz? İran saldırısı ile Rusya’nın işgal ettiği bölgeleri onaylamış olmuyor musunuz? Gidiyorsunuz, hukuki gerekçesi olmayan bir şekilde bir ülkeye bombalar yağdırıyorsunuz. Peki yarın Çin benzerini Tayvan’a uygulasa ne diyeceksiniz?Meşruiyetini uluslararası hukuktan almayan bir saldırı diğerlerine örnek teşkil etmiyor mu?

Yaşadığımız günler tarihi büyük bir değişimin bize altını çizdiriyor. Avrupa gerçekten sürükleniyor, zavallı bir durumda; Trump’ın komutlarına bağlı bir Avrupa manzarası, eski kıta bitik bir durumda. Rusya’nın ucuz doğal gazıyla muhteşem bir

40-50 yıl yaşadılar, sanayileri gelişti. Ucuz gaz bitti bu bir; iki, ABD’ye güvendiler, Ukrayna’yı yalnız bıraktılar, mesafe alamadılar, Rusya’yı kaybettiler, şimdi de Orta Doğu’da en önemli boğaz olan Hürmüz Boğazı’nda büyük bir sıkıntı yaşanıyor, bu sıkıntı Avrupa’yı da vuruyor.

Ö.M.: Ben de ufak bir ilavede bulunayım izninizle: Uluslararası ünlü savaş muhabiri Chris Hedges, bu konuları İsrail ve İran saldırılarını en yakından takip eden Greyzone adlı sitenin yöneticisi Max Blumenthal ile yaptığı konuşmada ele alıyor. Blumenthal’ın bu konuda son durumu anlattığı yaklaşık 500 sayfalık bir kitabı da bulunuyor; henüz okumadık ama üzerinde duruyorlar.

Max Blumenthal, ABD’nin bir panik moduna girdiğini belirtiyor ve bunda basını suçluyor. Tüm savaşın Donald Trump’a yüklendiğini, “tamamen kontrolünü kaybetmiş birinin manipüle edildiği” yönünde bir anlatı kurulduğunu; başarısızlığın ise bir “simülasyon” söylemiyle örtüldüğünü ifade ediyor: “Bütün bunlar yapay zekâyla üretilmiş, aslında kazanıyorsunuz” deniyor.

ABD’nin vurduğu yerlerin çoğunun askeri değil sivil alanlar olduğunu, İran Kızılayı’na göre 17 bin sivil binanın yok edildiğini aktarıyor. Ayrıca İran’ın Şahed dronlarını engellemenin başarılamadığını belirtiyor. “54. Hakiki Vaad operasyonu başlatıldı; balistik füzelerle 54. dalga gerçekleştirildi ve ciddi kazanımlar elde edildi” diyor.

Chris Hedges’in, Netanyahu’nun nükleer silahlara başvurup başvurmayacağına dair sorusuna ise Max Blumenthal, “Bu meşru bir korku sayılabilir” yanıtını veriyor ve ekliyor: “Bu yılın en önemli haberlerinden biri, Şubat başlarında Dimona’da gerçekleştirilen bir nükleer denemeydi. Yer sarsıntısına benzer bir etki yarattı. Dimona yakınlarında gizli bir nükleer tesiste yapılan bu deneme muhtemelen bir nükleer bomba testiydi. İsrail bir mesaj gönderiyordu; en kötü senaryoya hazırlıklı olunması gerektiğini de ifade ediyordu.” Oldukça ciddi bir durum.

A.B.: Ülkelerin nükleer silah arayışlarının hızlanacağını tahmin ettiğimi söyledim. Ayrıca bilmiyoruz, özellikle G20’ye ve BRICS’e dahil Türkiye gibi orta düzey ülkeler nükleer çalışmalarda ne durumdalar? Bilmiyoruz.

Geçen hafta bahsettiğim konuya biraz dönmek istiyorum: SİHA’ların, Patriot ve Tomahawk füzelerini yenmesi meselesi. İran’ın kullandığı daha ucuz füzelerin, ABD ve İsrail’in çok pahalı füzelerle vurulmasının iki türlü etkisi oluyor. Tarafların tesisleri vurması, tesislerdeki üretimin sonlanmasına neden oluyor, enerji mimarisi yıkılıyor çünkü tesislerin vurulmasıyla konu artık Hürmüz Boğazı’nın kapatılması; tedariğin, ulaşımın engellenmesinden çıkmış durumda. Savaş bitse bile tesislerin yeniden inşasının, devreye girmesinin çok yüksek bir maliyeti oluyor. Enerji lojistiğinden kaynaklanan maliyetlere tesislerin yeniden inşası maliyeti de ekleniyor, toplam maliyet yükselmeye devam ediyor.

Bir de tesisleri koruyamama gerçeği ile karşılaşıyorsun. Hep söylenir; bir dronun maliyeti 20-50 bin dolar ama bir Tomahawk’ın ve Patriot’un maliyeti milyonlarca dolar. Bu füze üstlerinin kurulması ise yüz milyonlarca doları buluyor. Tesisleri savunacak bu ekipman ve füzelerin maliyeti, stokları ve tüketildiğinde yeniden üretim hızları da önemli.

Savaşın ilk üç günde ABD’nin stoğun %10’unu tükettiği belirtiliyor. Enerjinin tedariğinin engellenmesi sonucunda maliyetlerin yükselmesine, tesisin vurulmasından kaynaklanan maliyeti ve bir de tesisi koruma maliyetini ekliyorlar. Bunlar arasında bir asimetri olduğu belirtiliyor. Bu harcamaları karşılamak öyle kolay değil; muazzam bütçeler haline geliyor. Bildiğim ABD hükümeti kongreden ek bütçe istedi.

İran, enerji tesislerin vurulmasından sonra "Sıra denizden arıtma tesislerinde" dedi; “Suları da vuracağım” dedi İran. Başta Suudi Arabistan’ın ve körfez ülkelerinin petrolden yanı sıra çok sayıda arıtma tesisi de bulunuyor, arıtma sulara dayalı iktisadi gelişme politikası da izliyor. Arıtma tesisleri de ciddi enerji tüketimine yol açıyor biliyorsunuz. Müthiş bir kumar oynanıyor; iki adam, Trump ve Netenyahu ellerine bir atari kumandası almış, oynuyorlar. İnsanlar ölüyor, çocuklar ölüyor, tesisler vuruluyor. Diyelim ki, savaş altıncı haftada bitti, ne olacak? Tesisler yeniden imal edilmeye çalışılacak, silahlanma yine devam edecek.

Diğer bir korkum da ülkelerin enerji açığını kapamak için yeniden en kötü fosil yakıtına dönmesi; en kötüsüne, kömüre dönme ihtimalinin yüksek olması. Çin ve Hindistan’ın 150-200 yıllık kömürü olduğu hep söylenir, ülkeler açığı kapatmak için en kirletici olan kömüre dönecek, bu açığı öyle kapatacak. Umarım olmaz.

Gözden kaçtı, bizde de bakın neler yapıldı? 13 Mart’ta Tarım ve Orman Bakanlığı bir genelge yayınladı, 2016’dan bu yana yasaklı olan amonyum nitrat gübresinin tarımda kullanılmasına yeniden izin verildi. Üre gübresi ithalatında gümrük vergisi sıfırlandı.

Ö.M.: Bir de Max Blumenthal, çok bilinmeyen bir konuyu yakından incelediği için şunu söylüyor: İsrail’in, Siyonist zenginler üzerinden Donald Trump’ı tamamen psikolojik bir açmazın içine sürüklediğini öne sürüyor. Trump’ın da kendisini “three-dimensional chess” (üç boyutlu satranç) oynuyor zannettiğini ya da kelime oyunu ile “üç bunamalı bir satranç” oynadığını ifade ediyor; ayrıca onun son derece zayıf, irrasyonel, aksi ve huysuz bir karaktere sahip olduğunu ve bunun kullanıldığını belirtiyor. ABD’nin önemli figürlerden de söz ediyor; Siyonist zenginler arasında Sheldon Adelson ve Paul Singer gibi Cumhuriyetçi kanatta yer alan isimleri anıyor; ayrıca “Make America Great Again” çizgisindeki çevrelere de değiniyor.

A.B.: Trump’ın FBI, eski Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent tüm yalanları, her şeyi söyledi.

Ö.M.: Evet, istifa etti ve söyledi.

A.B.: Her şeyi, tüm olan biteni anlatıyor.

Ö.M.: Trump, kendisini eleştiren birisi ölünce, “İyi ki geberdi!” filan diye açıklamalar yapmaya başladı, böyle şeyler konuşuluyor artık.

A.B.: Geçen haftalarda “Epstein’in kendi yok ama fikri iktidarda” demiştim, dünyayı bunlar yönetiyor, abuk sabuk bir durumdayız. Rusya, Çin ki bunlar da otokratik yönetimler, İran rejimi demokrasi mi? Elbette değil. Seçimler yapılıyor ama demokrasinin kenarından geçilmiyor. İran 40 yıldır İslam Cumhuriyeti, 20. yüzyılda siyasal İslam’ın en önemli başarısı olarak nitelendirilen İran, ABD ve İsrail’e direniyor.

2025’in Ocak ayında gözüme çarpmış bir haber var, bunu da derkenar etmişim. Ne kadar doğru, ne kadar değil bilmiyorum ama silahlanmanın vardığı yeri göstermesi açısından çok önemli.İran, körfezde yeni yeraltı deniz üssünü tanıtmış. Fotoğrafların da yer aldığı bir haber: "İran devrim muhafızları komutanı körfezde açıklanmayan bir yerde yer altı deniz üssü açmış."

Haberde üssü kurmasının gerekçesi Trump’ın Netanyahu’ya İran’ın nükleer tesislerini vurma yetkisi vermiş olması gösteriliyor. 500 metre derinlikte inşa edilmiş bir yapıdan söz ediyoruz körfezde. Bu tesisin henüz devreye girip girmediğini, füze gönderip göndermediğini bilmiyoruz. Bu devrede mi değil mi, haberdar değiliz. Savaşın ve silahlanmanın boyutları çok yüksek: Nükleer deneme yapıyorlar, yerin altında saldırı üssü kuruluyor. Çok ciddi bir felaketi yaşıyor dünya.

Gelelim Türkiye’deki körfez sermayesine. Bir gazete yöneticisi olsaydım, ekonomi muhabirlerime Türkiye içindeki körfez yatırımlarının krizden nasıl etkileneceğini araştırtırdım. Bu ülkelerin Türkiye’de büyük yatırımları var, Katar’da askeri üssümüz bulunuyor. Türkiye’nin dışarıdaki en büyük üssü Katar’daki Amerikan üssüne hemen yakınında bulunan askeri üstür. Dün orada bir helikopter düşmüş, ölen subay ve teknik elemanlar var. Bilgiler kesin değil; kimin helikopteri, Türkiye’nin mi? Katar’ın mı, niye düştü, neden düştü? Bilmiyoruz ama Katar’da Türkiye’nin bir askeri üssü var, bunu biliyoruz. 2022 Dünya Futbol Turnuvası’nın güvenliğini üsle birlikte Türkiye güvenlik güçleri sağladı. Özellikle son 25 yılda Türkiye’deki AKP iktidarları döneminde Katar ve Türkiye sermayesi iç içe geçmiş durumda.

Geçen hafta Kerkük Yumurtalık hattı açıldı. 18 Mart’ta, Irak Kürdistan ve merkezi yönetimi ile Türkiye alelacele hattı açtılar. Hürmüz açığını telafi edecek durumda değil. Açılması için hazırlıklar devam ediyordu, Suriye Kürtleri ve İmralı süreci ile hızlanmıştı, hat kapalıydı, Türkiye tahkimdeydi, Türkiye tahkim bedelini ödemeyi kabul etti. Merak ettiğim buranın bombalanmayacağı garantisini kim verebilir?

Türkiye yerini belli etti, 12 Arap ülkesiyle birlikte İran’ı kınadı. Kınama bildirisinde ABD ve İsrail’in adı geçmiyor, sadece Hizbullah ve Lübnan tarafında geçiyor. Tüm bunlar Türkiye-İran ilişkilerinin pek iyi olduğu anlamına gelmiyor herhalde. Ayrıca kınayan ülkelerin neredeyse tamamı Sünni Müslüman ülkeler. Sünni İslam ile Şii İslam karşı karşıya gelmiş gibi, dikkat çekici bir durum.Telafisi çok zor bir sürece girmiş olduk. KKTC’ye de 1974’ten bu yana ilk defa altı F16 savunma uçağı konuşlandırdı.

Ö.M.: Evet, son derece karmaşık bir durumun içindeyiz ve konuşmaya devam edeceğiz. Süreyi bitirdik maalesef.

A.B.: Evet, size kolay gelsin.

Ö.M.: Çok teşekkür ederiz.

Ö.Ö.: Teşekkürler, görüşmek üzere.