Türkiye'nin COP 31 hazırlıkları

-
Aa
+
a
a
a

Fiba Yenilenebilir Enerji'nin sunduğu Açık Yeşil'de Ümit Şahin ve Ömer Madra, Türkiye’nin COP31 hazırlık sürecini mercek altına alıyor; Aralık ayından bu yana yaşanan gelişmeleri, giderek netleşen eylem gündemini ve yaklaşan müzakerelerden beklentileri kapsamlı bir çerçevede değerlendiriyorlar.

""
Türkiye'nin COP 31 hazırlıkları
 

Türkiye'nin COP 31 hazırlıkları

podcast servisi: iTunes / RSS

Ü.Ş.: Apaçık Radyo'da Açık Yeşil başlıyor, ben Ümit Şahin.

Ö.M.: Ben de Ömer Madra.

Ü.Ş.: Evet, bugün biraz COP31 programı yapalım diyoruz; daha doğrusu “COP31’e Doğru” programlarından birini. Bildiğiniz gibi 9–20 Kasım tarihleri arasında COP31 İklim Zirvesi bu yıl Antalya’da düzenlenecek. Bunun hazırlıkları da epey bir süredir devam ediyor. Biz de zaman zaman bu sürece değindik. Şimdi ise hazırlıkların Ankara merkezli ilk üç ayı geride kalmışken; Türkiye COP Başkanlığı bugüne kadar neler yaptı, neler açıkladı ve uluslararası düzeyde ne tür beklentiler oluşmaya başladı biraz bunları konuşalım istiyoruz programın ilk yarısında. Aynı zamanda merak edenler için genel bir özet de sunmuş olalım.

Bunu da şu vesileyle yapıyorum: Dün İstanbul Politikalar Merkezi olarak COP31 öngörüleri üzerine ilk —aslında ikinci ama uluslararası katılımlı ilk —webinarımızı gerçekleştirdik. 350.org’dan Andreas Sieber, İngiltere merkezli önemli bir iklim düşünce kuruluşu olan E3G’den Cosima Cassel ve Türkiye’den Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği’nden Bengisu Özenç katıldı. Moderasyonu ben üstlendim ve süreci genel hatlarıyla ele aldım. Başlığımız da “Antalya’ya Giderken: Müzakereler, Eylem Gündemi ve Küresel Beklentiler” idi.

Şimdi burada yapılan tartışmalardan hareketle; bugüne kadar neler oldu, hangi beklentiler öne çıktı ve en önemlisi Türkiye’nin eylem gündeminin ilk taslağı bize ne söylüyor — bunları özetleyeceğim. Çünkü artık bu taslak resmî olarak elimizde. Daha önce sızmıştı ve kısmen değinmiştik ama artık ilk taslak yayımlanmış durumda. Tabii bu nihai metin değil; Haziran’da Bonn’da yapılacak ara müzakere oturumlarına kadar herkesin — sivil toplumun, akademinin, iklim hareketinin — görüş vererek sürece etki etmeye çalışması gerekiyor — bunu da hatırlatmış olayım.

Peki bugüne kadar neler oldu? Hatırlayalım: Geçtiğimiz yıl Kasım ayında Brezilya’nın Belém kentinde yapılan COP toplantısında, COP31’in Türkiye’nin ev sahipliğinde ve Avustralya ile birlikte — daha doğrusu Avustralya ve Pasifik Adaları ortaklığıyla — düzenlenmesine karar verildi. Bu kararın ardından çalışmalar Aralık ayında başladı.

Bu ortaklığın yapısına kısaca bakarsak: Türkiye hem ev sahibi, hem de COP Başkanı rolünü üstleniyor. Avustralya ise müzakereler başkanlığını üstlenecek yani Türkiye’nin atayacağı COP Başkanı ile birlikte çalışacak bir Avustralya temsilcisi, müzakere sürecini yönetecek. Taraflar arasında net bir iş bölümü tanımlanmış durumda. “Türkiye–Avustralya Ortaklık Modaliteleri” başlıklı kısa bir metinde bu görev dağılımı yer alıyor.

Buna göre; Türkiye yüksek düzeyli iklim şampiyonunu atıyor, Avustralya gençlik şampiyonunu öneriyor. Türkiye eylem gündemini hazırlarken, Avustralya müzakere gündemini oluşturuyor ve müzakere sürecini yürütüyor. Ancak burada önemli bir ifade var: Türkiye ve Avustralya, COP Başkanı ve Müzakere Başkanı sıfatlarıyla süreci birlikte yürütürken sürekli istişare halinde olacaklar ve eğer aralarında bir görüş ayrılığı ortaya çıkarsa, ortak ve tatmin edici bir sonuca ulaşılana kadar danışmalar devam edecek.

Bu detay önemli çünkü geçtiğimiz günlerde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un yaptığı basın toplantısında bu konuya dair bir soru yöneltildi ve kendisi de oldukça net bir açıklama yaptı ama ona birazdan değineceğim.

Şu ana kadar yaşanan süreci kronolojik olarak kısaca özetlersek: 17 Aralık’ta Türkiye ve Avustralya arasında ilk çevrim içi toplantı gerçekleştirildi ve süreç resmen başlamış oldu. Ardından 26 Aralık’ta Murat Kurum, COP31 için “designate” sıfatıyla başkan olarak atandı. Bu noktada bir parantez açalım: Henüz resmî COP Başkanı değil; uluslararası terminolojide bu pozisyon “President-Designate” olarak geçiyor. Türkçeye en uygun karşılığı “atanmış başkan” ya da “başkan adayı” olarak ifade edilebilir. Yani Türkçesini tam olarak bilmiyoruz ama aslında “başkan olacak kişi olarak atanmış” diyebiliriz. Bunun nedeni şu: COP başkanı resmi olarak zirvenin ilk gününde, açılış oturumunda seçiliyor. Dolayısıyla şu anda Murat Kurum’un başkan olacağı söyleniyor, eğer bir itiraz olmazsa ki bugüne kadar neredeyse hiç olmamış ev sahibi ülkenin belirlediği kişi COP başkanı oluyor. Yani şu anki statüsü bu açıdan bir “atanmış başkan” durumu.

12–13 Aralık’ta Türkiye ve Avustralya Ankara’da ilk yüz yüze toplantıyı yaptı ancak burada dikkat çekici bir detay var: Avustralya’nın iklim ve enerji bakanı ve aynı zamanda müzakereler başkanı olması beklenen Chris Bowen, bu toplantıya katılmadı ve hatta bugüne kadar Türkiye’ye bir ziyaret de gerçekleştirmiş değil. Bu ilginç bir not ve bunun nedenine dair net bir bilgi yok ama bir soru işareti oluşturuyor çünkü örneğin, geçtiğimiz hafta Paris’te bir toplantıya katıldığını biliyoruz yani Avrupa’ya gelmekten imtina eden bir durum yok. Buna rağmen Türkiye’deki toplantılarda henüz görünmemesi dikkat çekici — politik ya da diplomatik bir nedeni olabilir.

21 Ocak’ta Türkiye ile Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası, Antalya’da ilk resmi toplantıyı yaptı. Ardından 24 Ocak’ta Sıfır Atık Vakfı Başkanı Samet Ağırbaş, yüksek düzeyli iklim şampiyonu olarak atandı. Bu önemli bir işaretti çünkü birazdan eylem gündemine geldiğimizde bunun ne anlama geldiğini daha net göreceğiz.

4 Şubat’ta Murat Kurum ile Chris Bowen arasında bir çevrim içi toplantı gerçekleştirildi. 11–12 Şubat’ta ise COP31 hazırlıklarının resmi lansmanı İstanbul’da yapıldı. Bu lansmana COP30 Başkanı (halen görevini sürdüren) Brezilyalı temsilci ile birlikte Birleşmiş Milletler İklim Sekreteryası’ndan Simon Stiell de katıldı ve oldukça kapsamlı bir açılış gerçekleştirildi.

Ardından 26 Şubat’ta Ankara’da, sivil toplumun, akademinin ve gözlemci kuruluşların davet edildiği bir istişare toplantısı yapıldı. Burada Murat Kurum bir konuşma gerçekleştirdi. En son olarak da 12 Mart’ta İstanbul’da, Swissôtel’de Murat Kurum ile Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’un birlikte düzenlediği bir basın toplantısı yapıldı. Bu toplantı da önemliydi çünkü Birol’un içerik oluşturma sürecinde daha aktif bir rol üstlenmeye başladığı izlenimi ortaya çıktı.

İstişare toplantısında ayrıca kapsamlı bir organizasyon şeması paylaşıldı. Yürütme Komitesi, İstişare Komitesi ve Uluslararası Danışma Kurulu gibi yapılar tanımlandı ancak bu kurullarda yer alacak isimler henüz açıklanmadı. Bunun yanı sıra, altyapıdan iletişime, mekân planlamasından organizasyona kadar pek çok alanda görevlendirmelerin yapıldığı detaylı bir yapı oluşturulmuş durumda. Bu detaylara girmiyorum; dünkü webinar kaydı yayımlandığında oradan izlenebilir.

Türkiye’nin yaklaşımına gelirsek: COP31 “geleceğin COP’u” olarak tanımlanıyor. Bildiğiniz gibi her COP’un bir teması ya da sloganı oluyor; geçen yıl Belém’de “uygulama COP’u” vurgusu öne çıkmıştı. Bu yıl da benzer şekilde, hedeflerin ötesine geçip somut uygulamalara odaklanılması gerektiği sıkça dile getiriliyor. “Geleceğin COP’u” ifadesi ise oldukça iddialı — COP31’in bir dönüm noktası olacağı iddiasını içeriyor.

Olumlu görülebilecek bazı vurgular da var: 1,5 derece hedefinin sıkça dile getirilmesi, güven inşası ve uzlaşı (konsensüs) vurgusu bunlar arasında. İlginç bir başka ifade ise Murat Kurum’un dünyayı “fosil blok” ve “yeşil blok” olarak ikiye ayrılmış şekilde tanımlaması oldu. Türkiye’nin bu iki blok arasında arabulucu bir rol üstlenme niyeti olduğu anlaşılıyor.

Murat Kurum’un Fatih Birol ile yaptığı basın toplantısında verdiği bazı yanıtlar da dikkat çekiciydi. Örneğin, Avustralya ile “eş başkanlık” yapılıp yapılmadığına dair soruya oldukça net bir yanıt verdi: Türkiye’nin COP başkanı olduğunu, eş başkanlık diye bir durum olmadığını ve Avustralya’nın attığı her adımda Türkiye ile istişare etmek zorunda olduğunu söyledi. Hatta Türkiye’nin onayı olmadan hiçbir kararın alınamayacağını ifade etti. Bununla birlikte iki ülke arasında tam bir uyum olduğunu da ekledi. Bu net çizgi, özellikle Avustralya tarafında zaman zaman dile getirilen “eş başkanlık” söylemleri düşünüldüğünde dikkat çekici.

Bir diğer önemli başlık ise fosil yakıtlardan çıkış meselesi. Bu konuda yöneltilen bir soruya Murat Kurum, önceki COP’larda alınan kararların temel alınacağını ve bu kararları güçlendirecek adımlar atacaklarını söyledi. Bu ifade, Türkiye’nin bu alanda daha aktif ve yönlendirici bir rol üstlenebileceği yönünde bir beklenti oluşturuyor.

Son olarak Türkiye’nin enerji öncelikleri de açıklandı. Birinci sırada, temiz enerjiye geçiş yer alıyor ki bu beklenen bir durum ancak ikinci sırada sıfır atık ve metan azaltımı başlığının yer alması dikkat çekici. Türkiye’nin sıfır atık yaklaşımını COP gündemine taşımak istediği anlaşılıyor. Ancak küresel emisyonlar içinde atık kaynaklı emisyonların payının oldukça sınırlı olduğu ve Türkiye’nin küresel metan taahhüdünü henüz imzalamamış olduğu düşünüldüğünde, bu önceliklendirme bazı soru işaretleri de doğuruyor.

Metan konusuna gelmişken, uluslararası basında — özellikle son dönemde yayımlanan bazı haberlerde — metan sızıntılarıyla ilgili oldukça çarpıcı bulgular da yer alıyor. Buradan isterseniz bu gelişmelere doğru geçebiliriz.

Ö.M.: Pardon, ben de sözünü kestim ama esas olarak Türkiye’nin “dünya metan şampiyonluğuna” oynadığı bir durum var ise bu son derece kaygı verici bir gelişmenin de işareti olabilir.

The Guardian’da çevre editörü Damien Carrington imzasıyla yayımlanan özel haberde, 2025 yılına ait yeni uydu verileriyle dünyanın en büyük metan sızıntılarının incelendiği ve “mega sızıntılar”ın çok ciddi bir sorun oluşturduğunun ortaya konduğu belirtiliyor. Metan, son derece güçlü bir sera gazı olarak bu analizlerin merkezinde yer alıyor.

Türkmenistan'ın Esenguly kentindeki metan gazı bulutunun uydu görüntüsü; tahmini sızıntı oranı saatte 18 ton.

Dünyanın farklı bölgelerinde bu tür büyük ölçekli sızıntıların yaşandığı görülüyor. Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles (UCLA) tarafından yürütülen ve “metanı durdurma projesi” olarak adlandırılan araştırmada, en büyük 25 metan sızıntısı listelenmiş durumda. Bu listede birinci sırada Türkmenistan yer alıyor. Türkmenistan’ın kapalı ve otoriter bir devlet yapısına sahip olduğu, devlet başkanının geniş yetkilere sahip olduğu ve uzun süreli bir aile yönetiminin söz konusu olduğu biliniyor. Saparmurat Niyazov döneminden sonra Kurbankulu Berdimuhammedov’un iktidara gelmesi ve 2022’de oğlu Serdar Berdimuhammedov’un seçilmesiyle bu yapı daha da pekişmiş durumda.

Araştırmaya göre, Türkmenistan aynı zamanda dünyanın en büyük metan kirleticilerinden biri. Üstelik bu kapalı yönetim yapısı içinde, oldukça büyük ve akıl almaz boyutlarda metan sızıntılarının gerçekleştiği ifade ediliyor.

Ü.Ş.: Daha da önemlisi, metan sızıntılarının çok yaygın olmasına rağmen aslında kapatılmasının oldukça basit olduğu belirtiliyor yani teknik olarak zor ya da karmaşık bir sorun değil; aksine, büyük ölçüde kolayca önlenebilecek sızıntılardan söz ediliyor.

Ö.M.: Ama buna rağmen hiçbir şey yapılmıyor. İkinci olarak, bu durum Teksas’ta ve genel olarak ABD'de de çok net biçimde görülmüş; “süper kirletici” olarak tanımlanan büyük metan bulutları ve sızıntılar tespit edilmiş durumda. Üstelik bunların da çoğu, teknik olarak oldukça kolay engellenebilecek türden.

Bir diğer önemli nokta ise şu: Asıl sorunun büyük ölçüde kötü yönetimden kaynaklandığı anlaşılıyor. Dünyanın pek çok yerinde, özellikle organik atıkların doğru şekilde yönetilmemesi sonucunda, çürüyen atıklardan çok büyük miktarda metan açığa çıkıyor. Bu noktada “sızıntı” kelimesi bile yetersiz kalıyor çünkü ortaya çıkan şey, çok daha büyük ve yaygın bir salım problemi.

Ü.Ş.: Birinci sırada ise bu tabloda İstanbul yer alıyor yani her saat başı İstanbul’daki açık atık alanlarından— başka bir deyişle çöp depolama sahalarından —yaklaşık 12 ton metan salındığı belirtiliyor.

Ö.M.: Evet, bu gerçekten aklın almayacağı büyüklükte, son derece ciddi bir durum. Türkiye’den Cezayir’e, oradan Malezya’ya ve ABD'ye kadar uzanan geniş bir coğrafyada benzer sorunların yaşandığı görülüyor.

Türkiye’nin ise, senin de az önce belirttiğin gibi, küresel metan taahhüdünün dışında kalmış olması dikkat çekici. Özellikle COP31 başkanlığını üstlenen ve sürecin liderliğini iddia eden bir ülkenin bu tür bir uluslararası girişimin dışında kalmasını nasıl gerekçelendireceği de ayrıca sorgulanması gereken bir konu.

Ü.Ş.: Yani aslında şöyle: Türkiye’nin 2021’de Küresel Metan Taahhüdü verildiğinde bunun dışında kalmasının nedeni — bu bir spekülasyon ama — metan meselesini atıklardan kaynaklanan bir sorun olarak değil; daha çok fosil yakıt altyapısından kaynaklanan bir mesele olarak değerlendirmesi olabilir.

Nitekim az önce bahsettiğimiz haberde de görüldüğü gibi, metan sızıntılarının büyük bölümü doğalgaz kuyularından, petrol boru hatlarından ve rafinerilerden kaynaklanıyor. Örneğin Türkmenistan’da dünyadaki en büyük 25 sızıntının 15’i doğrudan doğalgaz kuyularıyla ilişkili. Bunun dışında boru hatları ve rafineriler de önemli kaynaklar arasında.

Türkiye’de ise Karadeniz’deki Sakarya gaz sahası dışında çok büyük ölçekli doğalgaz üretimi bulunmuyor. Bu nedenle, metan sızıntılarının daha çok boru hatları ve rafineriler üzerinden gerçekleştiği düşünülebilir. Ancak bu alanlara yönelik kapsamlı bir ulusal plan ya da taahhüt olmaması, Türkiye’nin bu küresel girişime taraf olmamasının nedenlerinden biri olabilir.

Fakat tam da burada bir çelişki ortaya çıkıyor: COP31’e yaklaşırken Türkiye, tamamen kendi ulusal önceliği olarak “sıfır atık” konusunu merkeze alıyor ve bunu metan emisyonlarıyla ilişkilendiriyor. Oysa sıfır atık yaklaşımı, tek başına azaltım (mitigation) politikalarının ana omurgasını oluşturan bir başlık değil. Bu nedenle, metan meselesi daha çok atık kaynaklı emisyonlar üzerinden ele alınıyor. Ancak Türkiye’de hâlâ evsel atıkların çok büyük bir kısmı düzenli depolama yerine vahşi depolama yöntemiyle bertaraf ediliyor. Bu da İstanbul örneğinde olduğu gibi, ciddi metan salımlarına yol açıyor. Dolayısıyla burada yalnızca bir tutarlılık meselesi değil; aynı zamanda uygulama meselesi de var. Eğer bu gerçekten bir “uygulama COP’u” olacaksa, Türkiye’nin bu alandaki somut adımlarını net biçimde ortaya koyması gerekiyor.

Diğer önceliklere hızlıca bakarsak: Üçüncü sırada iklime dirençli şehirler yer alıyor. Bu başlığın, Murat Kurum’un şehircilik geçmişiyle bağlantılı olduğu düşünülebilir. Özellikle binalarda enerji verimliliği ve kentsel dönüşüm gibi konular öne çıkıyor. Ardından iklim eylemi uygulama mekanizmaları ve yeşil sanayileşme geliyor.

Son olarak, Türkiye’nin eylem gündeminin güncel taslağına değinelim: Eylem gündemi, müzakere gündeminden farklı olarak bağlayıcı olmayan, daha çok uygulamaya dönük ve devlet dışı aktörlerin de katılabildiği gönüllü girişimlerden oluşuyor. Küresel Metan Taahhüdü de aslında bu tür bir mekanizmanın parçasıydı. Türkiye, bu kapsamda dokuz başlıktan oluşan bir öncelik listesi oluşturmuş durumda. Birinci sırada sıfır atık yer alıyor ve buna gıda israfı da dahil edilmiş. İkinci sırada gençlik ve eğitim; üçüncü sırada gıda güvencesi (su ve kuraklık dahil). Dördüncü sırada yeşil sanayileşme, beşinci sırada ise temiz enerji dönüşümü bulunuyor. Bu başlık altında özellikle elektrifikasyon ve şebeke optimizasyonunun önemli bir yer tutması bekleniyor ancak Türkiye bunu beşinci sırada konumlandırmış durumda. Altıncı sırada dirençlilik (uyum), yedinci sırada iklim eylemi uygulama mekanizmaları, sekizinci sırada iklime dirençli şehirler ve dokuzuncu sırada da okyanuslar ve denizler yer alıyor.

Bununla birlikte, birçok önemli başlığın bu liste dışında bırakıldığı da görülüyor. Neden bu dokuz başlığın seçildiği ve diğerlerinin neden yer almadığı önümüzdeki süreçte tartışılacak. Bonn’daki ara müzakere toplantılarına kadar yaklaşık üç aylık bir istişare süreci var ve bu süreçte sivil toplumun, akademinin ve ilgili tüm aktörlerin bu gündemi etkileme imkânı bulunuyor.

Ö.M.: Bitirmeden ben de ufak bir ekleme yapmak istiyorum, izninle. Sıfır atık meselesiyle ilgili, Atık Savaşları adlı önemli kitabın yazarı Alexander Clapp’in de belirttiği gibi, Türkiye bir yandan “sıfır atık ülkesi” olacağını ilan ederken, diğer yandan Avrupa başta olmak üzere birçok ülkenin atıklarının toplandığı, işlendiği ve yeniden dolaşıma sokulduğu bir merkez haline gelmiş durumda. Bu da Türkiye’nin bu alanda nasıl bir konum aldığına dair önemli bir tartışmayı beraberinde getiriyor çünkü bir yandan atık ithalatı ve geri dönüşüm faaliyetleri sürerken, diğer yandan sıfır atık hedefi öne çıkarılıyor.

Buradan bakınca, metan salımlarında öne çıkan ve atık kaynaklı emisyonlarla da ilişkilendirilen bir ülkenin, küresel metan taahhüdü dışında kalarak sıfır atık hedefini nasıl gerçekleştireceği ciddi bir soru işareti oluşturuyor. Bu konuyu Sedat Gündoğdu’yla da konuşma fırsatı bulmuştuk; burada önemli bir yapısal sorun olabileceğini ve bunun dikkatle ele alınması gerektiğini söylemek mümkün.

Ü.Ş.: Evet, ben de şöyle bitireyim o zaman: Sıfır atık konusu kuşkusuz önemli bir başlık. Nitekim uluslararası iklim hareketi içinde, özellikle atık meselesi üzerine çalışan pek çok aktör de bu başlığın COP gündemine girmesini olumlu karşılıyor. Bu açıdan bakıldığında, sıfır atığın gündeme gelmesi değerli.

Ancak birinci mesele şu: Atık kaynaklı emisyonların, enerji ve özellikle fosil yakıt kaynaklı emisyonlardan daha belirleyici olmadığı açık. Bu nedenle önceliğin fosil yakıtlardan çıkışa verilmesi gerekir; sıfır atık meselesi daha çok ikinci ya da üçüncü sırada konumlanmalıdır.

İkinci olarak, Türkiye’nin politikalarının daha tutarlı olması gerekiyor. Özellikle metan taahhüdü konusunda az önce konuştuğumuz çerçevede önemli bir boşluk söz konusu ve bunun giderilmesi şart.

Bununla birlikte, sıfır atık meselesinin zaman zaman daha çok bir prestij unsuru olarak öne çıkarıldığı yönünde bir izlenim de oluşuyor. Türkiye’nin önerisiyle 31 Mart’ın Birleşmiş Milletler tarafından “Sıfır Atık Günü” ilan edilmesi gibi gelişmeler önemli olmakla birlikte, bu başlığın içeriğinin gerçekten güçlü politikalarla desteklenmesi gerekiyor. Bu izlenimin ortadan kalkması için Türkiye’nin bir an önce somut ve etkili adımlar atarak metan emisyonlarını gerçek anlamda azaltması gerekiyor.

Ve son olarak, sürekli vurguladığımız bir konu: Türkiye’nin atık ithal eden bir ülke olmaktan — özellikle plastik atık ithalatı açısından — çıkması ve plastik atık ithalatını yasaklaması gerekiyor.

Ö.M.: Bunca yıldır kimsenin görmediği, adeta zihinden de silinmiş bir sorun olduğu söyleniyor. Bu alanda çalışan aktivistler de özellikle buna dikkat çekiyor. Yeni uydu gözlemleriyle ortaya çıkan tablo, çok büyük ölçekli bir emisyon salımına işaret ediyor. Bu nedenle sıfır atık ve metan meselesini daha çok konuşmaya devam edeceğiz.

Ü.Ş.: Evet, çok az zamanımız kaldı ama bugünkü programı kısaca George Martin’i anarak kapatalım. “Beşinci Beatles” olarak da anılan The Beatles’ın efsanevi prodüktörü George Martin’in 10. ölüm yıl dönümüydü. Onun piyano dokunuşunu da duyduğumuz unutulmaz "In My Life" ile veda edelim, ona da bir günaydın demiş olalım. Gelecek hafta görüşmek üzere.

Ö.M.: Hoşçakalın.