"Kimse Barıştan Söz Etmiyor... Hâlâ"

Açık Radyo'dan
-
Aa
+
a
a
a

Usta müzisyen Nejat Yavaşoğulları’yla mimarlık kariyeri, denizcilik tutkusu, Bulutsuzluk Özlemi'nin 40. yılı ve hazırlığı süren yeni belgesel üzerine konuşuyoruz. Sohbetimiz Yavaşoğulları’nın sahnede o anın hisleriyle sözlerini yeniden yazdığı ve Gazze'ye selam gönderdiği "Kimse Barıştan Söz Etmiyor" şarkısının hikâyesiyle taçlanıyor; şarkının ilk çıkışından bugüne 40 yıl geçse de barışa ve bulutsuzluğa duyduğumuz özlemin neden hâlâ dinmediğini düşünüyoruz.

""

İlksen Mavituna: Apaçık Radyo’nun YouTube kanalına hoş geldiniz. Bu bölümde bir ustayla olmanın heyecanı var. Üzerimizde Nejat Yavaşoğulları. Hoş geldiniz.

Nejat Yavaşoğulları: Hoş bulduk.

İ. M: Teşekkür ederiz burada olduğunuz için.

N. J: Her zaman bulunmayı istediğimiz bir yer Açık Radyo.

İ. M: 2019’da da bir yayın olmuş, onu da konuşacağız ayrıca. Açık Deniz’de çok da bilinmeyen denizcilik yönünüzü konuşmuşsunuz. Beysun Gökçin’le.

Yıllar geçmiş aradan, zor da geçen yıllar hepimiz için. Yeniden burada buluşabilmek hem mutluluk hem de gurur hakikaten. 

N. J: Ya işte 90’lı yıllarda hemen tarihe girdik de 90’lı yılların başında. Yani diyelim ki bizim daha önce yetişme çağımızda, lisedeyken, üniversitedeyken müzikler dinliyorduk. Bir tane Radio North Sea vardı.

İ. M: North Sea.

N. J: Evet. Kuzey Denizi yani. Hollanda’da North Sea deniyor, İngiltere’de de North Sea deniyor falan. Bunlar süper müzik şey, korsan radyoydu. O bizde. Hatta o zamanlar bir şarkı düşündüm de sonunu getiremedim. Ben de Radyo Martı diye bir şey hayal ettim. Çünkü sadece TRT var. Bizim şarkılar gibi sivri şarkıları zaten denetimden geçirmiyorlar. Radyo Martı şarkısını kaydedip hayatın içine sokamadık ama. Sonra bir şey oldu, doksanların başında. Özel radyolar çıktı, kapatıldı falan. Ben de gitarıma bir tane siyah kurdele asmıştım.

İ. M: Öyle bir hareket vardı o dönem.

N. J: Evet, evet. Ve onunla konser verdik. Yani belki bir yıl falan sürdü.

İ. M: Öyle mi?

N. J: Şimdi aklıma bir anda o geldi.

İ. M: Radyomu Geri Ver hareketi.

N. J: Evet, galiba Radyomu Geri Ver hareketiydi. Sonra hani özel radyolara kanun çıkıp izin verilince kurdeleyi çıkarttık, siyah kurdeleyi.

İ. M: Evet. O dönem telsizde işte kaçak korsan yayınlar çoğalıyor. Ama bir yandan da insanlar birbiriyle iletişiyorlar aslında.

N. J: Biz hani hep güzel şeyler hayal ettik. Hani kendi müziklerimiz çalar.

İ. M: Evet.

N. J: Adam yani "Beynim Zonkluyor" şarkısını da takıyor işte. Şeyde diyelim ki. Kalktım bir de ben cırlattım. Geçirtmiyor denetim kurulundan. Böyle şeyler oluyor. Ya özgür olalım falan düşüncesi vardı.

İ. M: Radyo Martı diyorsunuz.

N. J: Evet.

İ. M: Neden martı?

N. J: Ne bileyim ben o da böyle işte denizlerin üstünde uçan, özgür bir kuş sonuçta yani.

İ. M: Evet, İstanbul’un da tabii sembolik dünyasının parçası.

N. J: Benim sonra şarkılarımın bir yerinde tekrar yer aldı mesela. İstanbul Şarkısı'nda; "Beyoğlu damlarında martılar rüzgarla, işte rüzgarla dans eder, çığlık atar" diye bir cümlem var yani.

İ. M: Evet.

N. J: Martıları ihmal etmemişiz.

İ. M: Evet, radyo yayını da hakikaten martılara benziyor bir yandan da işte İstanbul semalarında dönen halde. Peki böyle yaptık girizgahı. Biz bugün arkadaşlar arasında sizi karşılayacak olmanın heyecanını atmak için konuşurken, işte Nejat Bey geliyor... Herkesin size ilişkin bir anısı var. Bu çok güzel ve çok hoş bence. Radyoda farklı kuşaklar var çünkü. Ama herkes de bir yere oturuyor Nejat Bey. Bir arkadaşım şöyle bir şey söyledi: "Ya tabii sizi bir sahnede görmek, bir festivalde görmek bunlar daha normal, doğal şeyler de. Bozcaada’da film festivaline gitmiş arkadaşlar..."

N. J: Belgesel Film Festivali’nde.

İ. M: "Belgesel Film Festivali’nde de Nejat Bey’i görünce şey diye düşündük" diyorlar. "Aa doğru yerdeyiz demek ki."

N. J: Teşekkür ederim.

İ. M: Nejat Bey’i görmenin böyle bir efekti var hakikaten yıllar içerisinde.

N. J: Ne mutlu, var.

İ. M: Çok çünkü böyle ikonik yani sizin varlığınız.

N. J: Ben bir yandan hani mimarlıkla da uğraştım. Çünkü yani geçinememe endişelerim oldu. Çünkü yaptığımız müzik para getiren bir şey değil diye herkesin düşündüğü bir türdü. Ben de korktum. Yani böyle sürünmek de istemedim. Dolayısıyla... Bir de hani iyi... Söylemesi ayıp, iyi de bir mimar olduğum için mimar çevrem beni itekledi yani. "Sen bu mimarlığı nasıl bırakırsın?" falan. "Gitar mı, çalgıcı mı olacaksın?" gibisinden. Neyse işte ben dengeyi kurdum da. Fakat sonradan da şöyle düşündüm. Yani şöyle bir damar var içimde: Bir mimari proje çizip, onu uygulayıp güzel bir şey ortaya çıkartmak beni mutlu ediyor. Hani bundan kopmam da. düşünüyorum. Ya nasıl yaparım? Gibi bir his geliyor. Hani müzikten hiç kopamam da. İşte dedim o sırada acaba ben tamamen müziğe mi verseydim kendimi? O zaman daha çok belki albüm çıkardı. Gece gündüz müzikle daha çok uğraşırdım. Acaba bu yüzden. Müzikler için mi? Bulutsuzluk Özlemi için kayıplar oldu mu? Muhakkak olmuştur.

İ. M: Nejat Bey, şeyi merak ediyorum. Bu biraz böyle magazinsel bir soru olacak ama hani hep gözümün önüne gelen Nejat Yavaşoğulları figürü benim için uzun saçlardan bağımsız asla düşünülemez. Siz ilk bu imaj ne zaman oluşmaya başladı? İlk ne zaman saçınızı uzattınız?

N. J: Üniversite yıllarında tabii.

İ. M: Üniversite mi? Evet.

N. J: Yani bir de o zamanlar iyi karşılanmıyordu. Yani benim başta Anadoluhisarlıyız. Daha küçük bir çevre. Bir sürü akrabam var orada. İşte bizim akrabamız var Mustafa abi. "Oğlum" diyor, "Paran yoksa para verelim de git şu berberde saçını kestir" falan diyordu bana. Yani çok olaylar var. Saçı uzun adama iyi gözle bakılmıyordu ki. Erkin Koray’ın Hey dergisinden takip ettiğimiz kadarıyla... yolda yürürken kaldırımın karşısından laf atıyorlar saçı uzun diye. Hani o dövüşüyormuş yani. Gazetelere geçmişti böyle bir şey. Ama oradan buralara geldik. Mesela solcular da saç uzatmazdı, ben de ona bozulurdum. Neyse onlar da aşıldı. Değişik mevzulara girdik.

İ. M: Aşıldı bir yandan, bir yandan da hala tartışma olmayı maalesef sürdürüyor.

N. J: Uzun saç, kültür emperyalizmi, uzun saç falan.

İ. M: Ha, o tartışmalar. Onlar bitti çok şükür. Ya şeyi merak ediyorum, bir mülakatınızda da anlatmışsınız bu, hani müziği keşfedişiniz, bir yandan işte Beatles’ın peşine düştüğünüz zamanlar bir mülakatınızda diyorsunuz ki, galiba mandolin mi varmış evinizde?

N. J: Mandolin, mandolin çalıyordu.

İ. M: Hani Paul McCartney’e benziyor muyum diye aynada çalışıma bakardım.

N. J: Olur o zaten. Hani müziğe meraklı tiplere o olur. Yani benim tabii o aynanın karşısında işte böyle durduğum zaman bütün bunların olacağını belki düşünemiyordum ama öyle bir ruh vardı yani.

İ. M: Evet. Yani oradaki o takip ve heyecan halini mi söylüyorsunuz?

N. J: Evet. Yani oradaki o şarkılar, o akorlar, o isyan duygusu falan filan. Sonra işte mesela dönelim on iki yaşıma. Veya on bir yaşına. Dayımdan bahsediyorum zaten. Biraz güzel sanatlara meraklı bir dayıydı o. Aile balıkçı reisinin çocukları bunlar. Muhittin Reis’in torunuyum ben. Hasan da onun oğlu, dayım. Resim yapmaya meraklı müzik dinlemeye meraklı, Türkçe tangolar söylüyor falan. Bir gece Sezen Cumhur Önal hala yaşıyor. Sezen Cumhur Önal’ın programını dinliyoruz. İstanbul İl Radyosu vardı. Gece saat 11-12 gibi yattığımız yerden. "Şimdi" dedi, "İngiltere’de yeni çıkmış bir grubu size dinleteceğim" dedi. "Bunu" dedi, "çok" dedi, "kasıp kavuruyor ortalığı" falan dedi. "She Loves You" çaldı. Ben "She Loves You"nun o finaldeki o "ye, ye, ye, ye" o vokali bir duydum. O gitarları bir duydum. Yataktan kalktım. "Ne oldu Nejat?" dedi, "Güzel mi?" dedi. "Ne demek dayı" dedim "ya güzel olur mu müzik? Bu işte müzik" dedim. Demek ki hani, on iki yaş. Daha öncekileri beğenmiyorsun. Bizim evde yani işte ne bileyim. Fehmi Ege'nin tangoları da dinleniyor. Zeki Müren de dinleniyor. Karışık müzikler dinleniyor. Radyo ne çalarsa. Ondan sonra ama ondan sonra benim dünyam değişti yani. Her şeyi araştırmaya başladım. Nota kitapları, gitar alacağım diye tutturdum, mutturdum. En sonunda oldu yani bir şeyler.

İ. M: Evet, onu da balıkçılık yaparak gitar parasını çıkardığınızı biliyorum.

N. J: Evet, yani bizim balık ve balıkçılık bizim çok yanımızda olan sıradan işlerimizdi. Yani ben bunların, şarkıma, şarkılarıma yansımasını isterim. Çünkü denizci şarkıları da çok değişik bir şeydir. Bu Kuzey İngiltere şarkılarında, folklorunda falan çok var. Hani onlara özenmek açısından değil. Ama hiç öyle bir şey yapmadım zannediyordum. Mesela Foça’da Balıkçılık Şenliği’ne bizi çağırdılar. "Peki" dedim. "Siz de hani Bulutsuzluk Özlemi’nin denizle, balıkçılıkla ilgili olduğunu düşünüyor muydunuz da çağırdınız?" "Ne demek? Tabii ki" diyor. "Belli oluyor muydu?" diyorum. "Evet" diyor. Bu da hoşuma gitti.

İ. M: Çok ilginçmiş.

N. J: Evet.

İ. M: Bağlantıyı çıkardınız. Belki özgürlük ruhundan mı?

N. J: Bilmiyorum yani. Çünkü denizle çok hatıralarım var. Yani ben belki diyordum ki işte kırk beş yaşına gelince bir teknede yaşarım maşarım. Hani teknenin de zorluklarını babamlardan bildiğim için. Her sene boyanır bilmem ne olur o olur bu olur. Hani ben uğraşamazdım yani. Öyle bir şey olmadı. Ama İstanbul’u yani denizden, karadan bildiğim kadar denizden de bilirim. Nerede fener var, nerede sığlık var. Nerede akıntı, nereye doğru akıyor falan.

İ. M: Evet. Hala yine deniz kıyısında yaşıyorsunuz değil mi hala?

N. J: Yani yalıda yaşamıyoruz ama hani bir yan sokakta falan.

İ. M: Evet.

N. J: Çünkü dedelerim oraya yerleşmişler dere var diye. Derede motorlarını, dere limanlık çünkü rahatlıkla bağlıyorlar. Fırtınada bilmem ne de bir şey olmuyor. Denizle uğraşıyorlar. Ya benim şimdi on beş, on altı yaşına geldim. Gitarı çözdüm. Şarkı yapmam lazım diye de düşünüyorum. Yaptığım şarkı da Mırık Halil. Halil amca. Balıkçının hikayesi. Konu bulamadım yani. Konu araştırırken doğduğum köyde bir adam yaşardı, balıkçılık yapardı. Gençler onu kızdırırlardı falan diye. Öyle biraz kayıp bir şarkı. Çünkü ilk çıkan albümde, Bulutsuzluk Özlemi albümünde. Bir şey oldu da bir şarkı çıktı, öbür master bandını kullandık. Onda var mıydı, öbüründe miydi falan bir karışıklık var ama. Şimdi acaba o albümü alsak. Halil Amca mı var, "Bir Güzel Gördüm Giderken Yolda" diye bir şarkı mı var? Tam emin değilim yani. Bir tanesinde var, bir tanesinde yoktu.

İ. M: Şimdi o albümün de kırk yıl olacak neredeyse.

N. J: Tabii.

İ. M: Bu da Bulutsuzluk Özlemi’nin Anadolu turnesi de kırk yıla yaklaşırken yapıldı diye biliyorum değil mi?

N. J: Aynen öyle oldu.

İ. M: Öyle bir hissiyatla.

N. J: Yani şimdi o turne de ilginç bir turneydi. Yani biz şimdi Karadeniz’in gitmediğimiz yerlerine gittik. Hatay, İskenderun, Mersin, Adana o bölgeye gittik. İşte Sinop’a gittik, Samsun’a gittik. Fındıklı ilçesinde çaldık Rize’nin falan. Çok sevimli bir turneydi. Milyonlar kazanamadık. Zarar etmedik. Fakat para da kazanamadık. Yeterince fakat hani ben bunun yazılması gereken bir turne olarak düşündüm. Hani bu yıllar sonra Cem Karacalardan, Moğollardan falan sonra veya bizim tiyatro gruplarından sonra yapılmış bir Anadolu turnesiydi.

İ. M: Yazmak lazım o zaman.

N. J: Yazacağım.

İ. M: Bol hatıra var.

N. J: İşte şu mimarlık belimi büküyor. Her gün bir şey soruyorlar. Şunu nasıl yapalım, bunu nasıl yapalım? Bırakmam lazım da bırakamıyorum.

İ. M: Evet, mimarlar da o zaman üzülürler tabii şimdi onların adına da.

N. J: Ya bir de hani yanımda çalışan çok sayıda kişi yok ama birkaç kişi var. Hani onlar, onlarla da çalışıyoruz. Yani bana zor geliyor. Aslında benim mimarlıktan kopma zamanım geldiğini hissediyorum.

İ. M: Evet, Türkiye turnesi çok kıymetli. Esas Bulutsuzluk Özlemi'ni çeken insanlarla belki karşılaştınız orada.

N. J: Şimdi şöyle bir şey. Zaten hani o bizim bir belgesel çekiliyor şu sırada. Onda da yer alacak olan sahneler var. Onlar da geldiler bir iki konsere. Rolling Thunder Revue diye bir şey var. Bob Dylan ve arkadaşlarının 1971’de yapmış oldukları turne. Biraz ona benzettim. Şimdi orada işte "One More Cup of Coffee"nin falan çıkmış olduğu yıllar. Allen Ginsberg var. O şair olarak geliyor. Hani diyelim ki biz, İskender Doğan bizle beraber dolaşıyor. Onun gibi bir şey.

İ. M: Aklıma şey geldi. "Ferhan Gibi Yaşamak" belgeselini izledim yakın zamanda. Ferhan Şensoy’un da o meşhur Anadolu turnesi. Her şeyi çekmiş o da.

N. J: Evet.

İ. M: Kendi kamerasıyla filan. Ne kadar kıymetli şimdi o belgeselde.

N. J: Tabii.

İ. M: Büyük oranda kullanılmış. Bir yandan onu da anmak isterim aslında.

N. J: Ya bende de, hani sanki o böyle aynanın karşısında mandolini çalarken ne olacaklarını biliyormuşum gibi. ilk yazdığım şarkının sözlerini saklamışım. Bir kızın birinin bana hediye ettiği tılsım gibi bir şeyi saklamışım. Bir yerde bir çekim olmuş. İşte onu saklamışım, fotoğraf saklamışım falan. Hani neyi sakladığımı da bilmiyorum. Öyle biraz dağınık bir tipim ben. Ya çok şey var. Bir de bizim Çılgın Tur ismini taktığım bir turumuz vardı. Bundan on beş sene falan önce olmuştur belki.

İ. M: 2010’lar gibi.

N. J: Evet, o tarihler. Mesela Gönen’den Sivas’a gidiyorsun. Ertesi gün çalmak üzere.

İ. M: Çılgınmış gerçekten.

N. J: Çılgın tur. Ben hani bizim turları ayarlayan menajer arkadaşa diyorum, "Oğlum böyle tur olur mu? Alanya’da çalıyorsun, Gönen’e gidiyorsun. Gönen’den Sivas’a gidiyorsun. Yani bunlar yan yana olsaydı ya." O da çok güzel. Orada da, onun da görüntülerini çekmiştim ben. Yani yanımıza bir arkadaş daha alıp. Hi-8 kamerayla. Yani onlar falan çıktı şimdi. Yönetmen hangisini alıp kullanacak bizim belgeselde onu bilmiyorum.

İ. M: Evet bakalım.

N. J: Bazı konserlerde direkt böyle Hi-8’den kayıtlı emprovizasyonlar falan var. Muhteşem.

İ. M: Müthiş.

N. J: Yani belki ses kaydı o kadar iyi değil ama hani onun da o kadar önemli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü o hava insanları çekiyor. İçine alıyor yani sonuçta müzik.

İ. M: Tabii ki çok önemli belgeler bunlar.

N. J: Son olarak, hani albüm değil de böyle mini, yani dört beş şarkılık bir hazırlığımız vardı. Bir tanesini çıkarttık. "Zararsız Yolcu" diye. Ondan sonra, ikinci, diğerlerine daha el atamadan Dilan Balkay’ın da trompetiyle bize eşlik ettiği "Kimse Barıştan Söz Etmiyor" şarkısının kırk yıl sonraki insanlar karşısında sözleri de o anda kafamda yazarak söylediğim, Gazze’den bahsettim orada.

İ. M: Evet, evet. Gazze’ye selam ederek bitiriyorsunuz.

N. J: Sonra bizim belgesel yönetmeni zaten çekiyorlardı konseri. O da o klibi hazırladı bize, Can Erkay'a. Onun da ismini analım burada.

İ. M: Evet, analım. Dilan’ın da ismini anmış olalım.

N. J: Yani yeni bir, yeni bir düzenlemesi oldu. "Kimse Barıştan Söz Etmiyor"un. En eski düzenlemesini de seviyordum. Sinan’ın piyanosu orada çok güzeldi. Bunu da Bulutsuzluk Özlemi’nden bir haber olarak burada. söylemek istedim.

İ. M: İyi yaptınız. Evet, konsere has, o ana has oluşmuş bir versiyon çıkmış oldu yani ortaya. Bu da size çok yakışıyor diye düşünüyorum.

N. J: Sağ olun, çok teşekkür ederim.

İ. M: Ağzınıza sağlık, ellerinize sağlık. Evet, Apaçık Radyo YouTube kanalında bu bölümde Nejat Yavaşoğulları'yla birlikteydik. Bizi izlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz.