Ekonomi Politik’te Ali Bilge, küresel ölçekte kronikleşen savaşların enerji, gıda ve ekonomi üzerindeki etkilerini; Osman Kavala davası üzerinden Avrupa Konseyi’ndeki son gelişmeleri ve Türkiye’deki siyasal tabloyu değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!
Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!
Özdeş Özbay: Günaydın!
A.B.: Günaydın!
Ö.M.:Ekonomi Politik’te neleri ele alacağız, gündemimiz nasıl?
A.B.: Birincisi, devam etmekte olan savaş, abluka; ikincisi de Osman Kavala’ya ilişkin 22 Nisan’da Avrupa Konseyi’nde bir gelişme yaşandı ki Türkiye medyasında doğru dürüst yer bulmadı, ondan bahsedelim. Gündem o kadar yoğun ki dünya ve Türkiye üzerine 7/24 yayın yapabilecek durumdayız. Trump’ın tutarsız sözleri, ağzından çıkanlar ve son suikast girişimi gündemin ortasına oturdu.
Dünyamızda iki kıtada ciddi bir savaş devam ediyor. Ukrayna savaşı aslında 2014’te başladı, 2022’den bu yana da bilfiil dört yıldır devam ediyor. Dünya savaşlarının süresine baktığımızda brütü beş yıldır, Ukrayna’da dört yıldır müzminleşmiş, kilitlenmiş bir savaş var. İran meselesini de daha gerilere almak mümkün; savaş, 2025 Haziran ayında başladı, 12 gün sürdü, ikincisi 28 Şubat’tan bu yana sürüyor. Ablukayla birlikte ele aldığımızda ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı ile başlayan savaşta kronikleşen, müzminleşen bir duruma işaret ediyor.
Ancak savaş sadece savaşan ülkelerin sorunu olmaktan çıkmış durumda; Ukrayna meselesi hem enerji akışı açısından, hem de tahıl açısından vurdu dünyayı. İran, Hürmüz Körfezi’ni içine alan savaş ve abluka da aynı şekilde enerji akışı açısından büyük problem yaratmış vaziyette. Ayrıca petrokimya ürünleri, gübre meselesi dikkat çekici. Gübre sevkiyatı da olmuyor ki dünyanın ihtiyacı olan gübrenin %30’u buradan sağlanıyor. Böyle devam eder ise başta Hindistan olmak üzere bütün dünya tarımı etkileniyor.
Türkiye’deki tarımın vahametini hep vurguluyoruz. Türkiye tarımında kriz had safhada. Bugün konumuz değil ama kısaca değinelim: Geçen hafta manifesto niteliğinde bir bildirge yayınlandı. Türkiye tarımının içinde bulunduğu vahim duruma ilişkin kuruluşlar ve kişiler bir araya geldiler ve toprak, su ve gıdanın geleceği için iş birliği çağrısında bulundular. “Türkiye Tarım Gıda ve Çevre Birliği” WhatsApp grubundan doğdu. Hatırlatalım, Akbelen direnişçilerinden Esra Işık’ın tutukluluğu da bugün bir ayı geçti.

Müzminleşen, kilitlenen, kronikleşen savaşların etkileri savaşan ülkeler dışında tüm dünyaya yansıyor. Hürmüz Boğazı İran’ın can damarıdır ki İran ekonomisi ambargo ve yaptırımlar nedeniyle perişan olmuş durumdaydı. İran ekonomisi daha ne kadar dayanabilir? Enerji olmazsa olmaz bir ülke, petrol ve doğal gaz satışı olmazsa ve diğer petrole dayalı ürünleri satamazsa olmaz. Savaştan önce İran günlük 1,5 milyon varil petrol satıyordu, enerjiden de yıllık 65-75 milyar dolarlık bir cirosu vardı. Satışının büyük bir kısmını da Çin’e gerçekleştiriyordu, %80-90 arasında Çin satın alıyordu. Zaten ambargo nedeniyle enerjiyi de dünya fiyatlarından daha ucuza satmak zorunda kalıyordu.
ABD esas olarak Asya’ya, bilhassa Çin’e akan enerjiyi engellemek istiyor. Dolayısıyla İran ve Körfez’den enerji satın alan ülkeler hepten etkileniyor. Yeni öğrendim; petrokimya ürünü olarak helyum üretimi ve sevkiyatı da aksamış, meğer helyum çip üretiminde, cep telefonu ve bilgisayarlarda kullanılıyormuş. Güney Kore başta olmak üzere helyumu girdi olarak kullanan ülkeler de etkileniyormuş. Gezegenimizde devam eden iki savaşta insanlar ölüyor, sakat kalıyor, hastaneler, binalar yıkılıyor, tesisler yerle bir oluyor, nükleer santraller bile bombalanıyor, nükleer facialara ramak kalıyor. İki savaşta da bunları görüyoruz. Müzminleşmiş, kronikleşmiş savaş ve ablukalardan gezegen olağanüstü olumsuz olarak etkileniyor. Körfez’e ABD’nin yaptığı askeri yığınağa bakınca endişe had safhaya ulaşıyor. En son ABD’nin Gerald Ford uçak gemisi bakımdaydı ama o da Körfez’e gitmiş, giderken de Yemen’de galiba Hussi gruplarını bombalamış. ABD ‘nin Hürmüz Boğazı açıklarında üç uçak gemisi bulunuyor. İnanılır gibi değil!
Ö.Ö.: Evet üçüncüsünü de yolladığı söylendi.
A.B.: Gerald Ford’muş o.
Ö.Ö.: Onu da aslında görevlendirmişti, İran vurduğunu söyledi ama ABD, “Çamaşırhanede yangın çıktı” dedi.
Ö.M.: Evet, açıklaması aynen böyleydi.
A.B.: Çamaşırhane tamir edilmiş!
Ö.Ö.: 200 kişi de zehirlenmiş çamaşırhane yangınından dolayı! O geri döndü, bir de üçüncüyü de gönderdi, şu anda üç uçak gemisi var.
A.B.: ABD ablukasında üç uçak gemisi var, silah yığınağı da inanılmaz. Bu kadar gemi, silah, asker sıcak savaşa tekrar dönüşeceğini gösteriyor. Üstelik altı ay sonra ABD’de Kasım’da seçimler var, çuvallamış bir durumdasınız. Seçimlerde kullanacağınız bir öykünüz yok; Amerikan toplumuna “İran’ı dize getirdim” falan diyecek bir şeyiniz yok! Seçmen nezdinde ufalıyorsunuz. Trump acayip yalan yanlış şeyler söylemeye devam ediyor. “Trump, 21. yüzyılın özel inovasyonu mu? Yapay zeka üretimi mi?” diye düşünüyorum. Sürekli saçmalasın, 50 kelimeyle konuşsun, zalim olsun, şımarık olsun... Veriler birleştirilip bir yapay zekâ ürünü mü yaratıldı? Dünyanın gözüne baka baka sürekli yalan söylüyor. Ancak yalanlarına inananların sayısı artık azalıyor, ABD’deki analizler buna işaret ediyor.
Gözden kaçmış olabilir, çok önemli bir anlaşma da sona ermiş durumda: ‘New Start’ yani Rusya ve ABD’nin nükleer cephaneliklerini düzenleyen anlaşma da 5 Şubat’ta sona ermiş.
Ö.Ö.: Trump onu uzatmadığını açıklamıştı.
Ö.M.: Bu da son derece önemli. Ben bir de şunu ekleyeyim izninizle. Tarihçi William D. Hartung yazısında şöyle diyor: “Trump, birinci döneminde ‘barış’ başkanı olarak ilan edilmişti; ikinci döneminde ise daha ilk yılında ‘savaş’ başkanı oldu. İster Karayip Denizi’nde, ister Pasifik Okyanusu’nun doğusunda, ister Venezuela’da, Nijerya’da, Somali’de, şimdi de İran’da zaten savaşın içinde. Ortaya koyduğu şey de destansı bir öfke.”
Ö.Ö.: Bu arada bu yorumu yapan kişi yanılıyor. Donald Trump’ın savunma bakanı Pete Hegseth bir açıklama yaptı: “Amerikan ordusuna her yıl Nobel Barış Ödülü verilmeli. Dünya demokrasisini, özgürlüğü ve barışı savunuyoruz” dedi. Hem de orduya! İnanılmaz bir açıklama!
A.B.: Bu arada dün yayınlandı; Türkiye silahlara 2025’te harcaması 30 milyar dolara ulaşmış, inanılmaz hızla artış yaşanıyor. Bu konuyu da artık sonra değerlendiririz çünkü o kadar çok değinilecek şey var ki...
ABD ayrıca idamlarda kurşuna dizmeyi geri getiriyor. İsrail ise sadece Filistinliler için idamı geri getirdi. Anormallikler had safhada!
İran’da savaş nedeniyle 640 okul hasar görmüş ve öğrenciler okula gidemiyorlar. İnterneti olanlar biraz uzaktan erişimle eğitim yapılıyor ancak internet de kısıtlı, okullar abluka ve savaş nedeniyle kapalı.
ABD’de bir Trump yanlısı bir gazeteci, köşe yazarı Marc Thiessen, “İran’da iki hizip var ise bunlardan biri anlaşma istiyor, diğeri de karşı çıkarsa karşı çıkanları öldürelim” diye bir makale yazıyor. Bu makaleyi de Trump kendi hesabından paylaştı. Haberlere bakar mısınız?
Ö.Ö.: Çok güzelmiş, ifade özgürlüğü değil mi?
A.B.: Evet, müthiş yani!
Ö.Ö.: Çok Amerikanvariymiş bu!
A.B.:Washington Post yazarıymış. Müzminleşen, kronikleşen savaşlar dünyayı etkilemeye devam ediyor. Savaşlar enerjiye sevkiyatına yönelik arayışları, yeni güzergah tespitlerini artırdı. Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye, Türkiye ve İsrail’i denkleme koyan arayışlar. İsrail, enerji sevkiyatı benden olsun istiyor, “Akdeniz’e benden ulaşsın, Hürmüz’ü bitirelim” diyor. Telaş içinde heyecanla ve panikle lojistikle ilgili ikili anlaşmalar yapılmaya başlandı. Gezegende güç dengeleri, akslar değişime giriyor. Ancak insanlığın çok büyük bir çoğunluğunun sefalet içinde yaşamaya devam ettiği, durumun daha da derinleşeceği görülüyor.
Ö.M.: Sudan’daki iç savaş da devam ediyor ve Afrika’nın birçok bölgesinde muazzam açlık krizleri tarif edilemeyecek tablolar çiziliyor.
A.B.: İklim mahreçli yaşanan olumsuzluklara savaş ve ablukalar nedeniyle doğan olumsuzluklar da ekleniyor. İnsanlığın açlığa doğru hızla sürüklenişine şahit oluyoruz. Zaten büyük bir sorun açlık ve gıda yetersizliği, fiyatların anormal seviyesi. Domatesin fiyatının 200-250 lira olduğu bir ülkedeyiz. Tüm bunlar yakın geleceğin ne kadar vahim olduğunu gösteriyor.
Biz bu arada unutmayalım; Küba yine açlık krizinde, büyük bir abluka altında, eskiden Venezuela’dan destek geliyordu ama artık o da yok. Küba halkı 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra muazzam zor yıllar geçirmişti. Venezuela da Hugo Chávez seçilene kadar ciddi açlık yaşadı. Gittiğimde öğrenmiştim; Küba halkının tamamı bu dönemde %25 kilo vermiş. Bugünlerde de tahıl gelmiyor, enerji sorunu var, gıdada ciddi açık yaşanıyor. Küba’da gelişmeler hiç parlak değil. Müzminleşen savaşlar ve ablukalar daha ne kadar devam edecek?
Türkiye’de de müzminleşmiş bir barış süreci var: İmralı süreci ya da terörsüz Türkiye süreci.- farklı adları var. Bu süreçte özellikle Kürt siyasetinin içinde bulunduğu durum da vahim, adeta sürükleniyor. TBMM, 23 Nisan resepsiyonundaki manzara çok acı ve vahimdi. DEM başkanı, “Mühür de sensin, Süleyman da sensin” diyor ise sürükleniyor demektir. Resepsiyonda görüntü ve diyaloglar da gözümün önünden gitmeyecek. Dünkü Diyarbakır’daki toplantıdaki Abdullah Öcalan’ın mesajı da zaten bunu doğrular nitelikteydi. Türkiye’de müzminleşmiş bir barış süreci devam ediyor ve ayrıca iktidar yeni bir iletişim stratejisi uyguluyor. “Adalet bitmedi, Türkiye’de iyi şeyler de yapılıyor’ izlenimi veren operasyonlar yapılıyor. Uyuşturucu operasyonları, aydınlatılmayan cinayet dosyalarının tekrar açılması ama mesela Sinan Ateş dosyasına dokunulmuyor. Önce İletişim Başkanı değişti, ardından İçişleri ve Adalet Bakanları değişti. Şimdi de 600 küsur aydınlatılmamış cinayet dosyaların yeniden açılması gündeme geldi. Neden bugüne kadar kapalı kaldı?
Ö.Ö.: Erken seçim de olabileceği için belki... Artık tarih açıklandı. 2027 Kasım olduğu söyleniyor.
A.B.: Evet. O da Erdoğan’ı yeniden aday yapabilecek bir tarih değil mi?
Ö.Ö.: Muhtemelen evet.
A.B.: Erdoğan sonrası nasıl şekillenecek tartışmaları, ‘Enderun’dan mı, Harem’den mi çıkacak bu veliaht?’ tartışmaları devam ediyor. Yanıtlar henüz alınmış değil, bu da müzminleşmiş sorunlar gibi.. ‘Adalet bitmedi’ mesajı verilmeye çalışılmasına karşın, 10 yıla yakın süredir hapishanede bulunan Osman Kavala dosyasına ilişkin AİHM’de ve Avrupa Konseyi’nde devam etmekte olan süreçte önemli bir gelişme oldu. Çok önemli, ona değinelim.
Ö.M.: Evet, lütfen.

A.B.: Osman Kavala, Selahattin Demirtaş gibi davalar iç hukuk tüketilince uluslararası mahkemelere, AİHM’ye taşınmıştı. Yıllardır devam eden davada verilen kararlar Türkiye yönetimi tarafından uygulanmıyor; kararlar alınıyor, uyarılar yapılıyor ancak uygulanmıyor. Son aşama şu: Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi'nde yer alan farklı siyasi gruplardan 28 milletvekili, Osman Kavala’nın özgürlüğüne imkan veren yaptırımları da içeren bir karar tasarısını geçen hafta, 22 Nisan’da imzaladı.
Karar tasarısı sadece Osman Kavala’yı değil, Selahattin Demirtaş dahil 10 binlerce davayı ve kişiyi ilgilendiriyor. Nazarı dikkatinize çekerim; Asamble’de yer alan ana muhalefet CHP, yavru muhalefet DEM milletvekilleri bu karar tasarısına imza vermediler. Her iki partinin tarihine kara leke olarak geçecek bu tutuma ilişkin henüz bir açıklama da yok. Gazeteci Yavuz Baydar, Türkiye medyasının görmezden geldiği bu gelişmeyi yazdı. Brüksel merkezli Justice for Rule of Law Derneği’nin yönetim kurulu üyesi Avukat Yavuz Aydın ile de tüm bu süreçleri konuştu.
Süreç böyle devam ederse büyük bir olasılıkla Türkiye yaptırımlara uğrayacak, konsey üyeliğinden çıkarılmaya uzanabilecek bir durum, davalarda yer alan hakimlerin yargılanması ve yaptırım uygulamaları da söz konusu. Bir ülkenin Avrupa Konseyi kararlarını uygulamayanlar kategorisine girmiş olması hem siyasal, hem de iktisadı alanda ciddi problemlere yol açıyor.
Çok büyük çapta önemli bir şey değil mi? Yavuz Baydar’ın kendi Nar mecrasında dile getirdiği gibi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin farklı siyasi kanatlarından 28 milletvekili, Osman Kavala’yı özgürlüğünden mahrum edenlere yaptırım uygulanmasını öngören bir karar tasarısını gündeme taşımış. Sizin de dediğiniz gibi, daha önce kapsamlı şekilde ele aldığımız Magnitsky yaptırımları benzeri yaptırımlar öngörülüyor; yani hâkimlere ve savcılara da yaptırım uygulanmasını içeren bir karar tasarısı gündemde.
A.B.: Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi’nde Türkiye’den muhalefet ve iktidar partisi milletvekilleri bulunuyordu. Karar tasarısını imzalayan 28 milletvekili içinde Yunan eski Başbakanı Andreas Papandreou var, Polonya eski Adalet Bakanı var, önemli isimler var. Hem Hristiyan demokratlar, hem de sosyal demokratlar Osman Kavala davasına ortak bir şekilde “Bu davalarda hukuki ihlaller söz konusu ve bu kararlar siyasidir” diyor. Maalesef CHP’li ve DEM partili milletvekilleri bu tasarıyı imzalamıyorlar! Hristiyan demokrat ve sosyal demokrat milletvekilleri destek verirken bunlar imzalamıyorlar. Gerçekten bu tavra söz bulmakta zorlanıyorum. Çok büyük bir ayıptır, DEM ve CHP için büyük bir kara lekedir, müzminleşmiş bir barış sürecinin bir sonucu mudur, anlamakta zorlanıyorum. Kavala’yı, Demirtaş’ı ve 100 bine yakın insanı ilgilendiren, emsal gösterebileceği, yaptırımlarla sonuçlanacak karara destek vermemeleri “Nasıl bir sürükleniş içinde olduklarını” gösteriyor. Dünkü Diyarbakır toplantısında söz edilmemesi de bir ayıptır, bir kara lekedir.
Benim İmarlı sürecindeki tavrım başından beri belli: Demokrat olmak çok zor ve çok önemli. Ömer Madra ile neredeyse 25 yıldır konuştuğumuz şey; en zoru demokrat olmayı başarabilmek! ‘Terörsüz Türkiye süreci’, ‘İmralı süreci’ devam ediyor; ‘Aman Öcalan’ı küstürmeyelim’, ‘Aman Erdoğan’ı küstürmeyelim’le mi yaklaşıyorlar! Bunu anlamak mümkün değil. Eski genel başkanın özgürlüğüne kavuşmasını hedefleyen, uluslararası mahkemenin ve organının aldığı karar tasarısına imza koymamak abestir. Aynı vebal CHP’nin de boynunda; İBB Başkanı, cumhurbaşkanı adayın bir yıldır hapiste; bu davalar bir zincir, nasıl desteklemezsin! Bu zincir demokrasiyi ortadan kaldırdı.
Şunu da hatırlıyorum; 2020’de Osman Kavala’nın davasını izlemeye gitmiştik, Özgür Özel CHP adına gelmişti, o zaman grup başkanvekili idi. CHP’nin ve DEM’in Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi’nin karar tasarısına destek vermemesini not ederek programı sonuçlandıralım.
Ö.M.: Evet, programın sonuna geldik. Sizden sonra bir konuğumuz da olacak. Çok teşekkür ederiz Ali Bey, bunları konuşmaya elbette devam edeceğiz.
A.B.: Kolay gelsin, iyi yayınlar.
Ö.M.: Çok teşekkür ederiz.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


