Marjane Satrapi, hayatı boyunca ülkeleri, evleri, sürgünleri, geçmişi kaybetmeyi anlattı. Ne rüzgârlar esti, ne fırtınalar koptu, devrilmemişti. Ailesi duyurdu: Marjane üzüntüden öldü.
1990 yılında Hiroshima Şehir Hastanesi’nde çalışan kardiyolog Dr. Hikaru Sato tuhaf bir şey fark etti. Bazı hastalar büyük bir kaybın ardından kalp krizi belirtileriyle hastaneye geliyor ama yapılan incelemelerde ortada tıkalı bir damar bulunmuyordu. Doktorlar vakaları incelemeye başladıklarında hastaların büyük bölümünün hemen öncesinde ağır bir duygusal veya fiziksel stres yaşadığını ve kalplerinin şeklinin değiştiğini görüyordu. Hastaların kalbi Japon balıkçılarının ahtapot yakalamak için kullandığı geleneksel seramik tuzaklara benzediğinden, sendroma Takotsubo Sendromu dediler. Halbuki tıp insanların yüzyıllardır bildiği bir şeye isim vermişti. Kahırdan öldü. Hasretten öldü. Yüreği dayanmadı. Keder belki edebiyatın konusuydu ama doktorlar kalbin hafızası olduğunu keşfetmişti.
Marjane Satrapi’nin ardından ailesi ve sevdikleri ölüm haberini duyururken alışılmadık bir ifade kullandı, ‘Üzüntüden öldü’ dediler.
Bazı cümleler vardır, okuduğunuz anda içeriye soğuk hava girer, gözünüze değil de göğüs kafesine çarpar, kendi kayıplarınızı da masaya çağırır, uzun süre oturur, oradan kalkmaz, gürültüyle değil sessizlikle kırar insanı, bıçak gibi saplanmaz da bir çatlak gibi ilerler.
Robinson Crusoe Kitabevi’nden Persepolis’i alıp eve koştuğum gün, ben de dünyanın geri kalanı gibi hem Marjane Satrapi ve onun İran’ıyla hem de Türkiye’nin o yıllarda korkuyla baktığı bir hayaletle tanışıyordum.
O dönem Türkiye’de neredeyse her siyasi tartışmanın sonunda aynı soru soruluyordu: ‘Türkiye İran mı olacak?’
İran bizim için bir komşudan çok bir uyarı levhasıydı, çoğumuzun hiç görmediği ama sürekli korkutulduğu bir geleceğin adı gibiydi, kimsenin tam olarak bilmediği ama herkesin hakkında konuştuğu bir ülke gerçek insanları olan bir memleket gibi değil de siyasi bir metafor olarak anılıyordu. Halbuki Satrapi’nin çizgilerinde yalnızca mollalar, tanklar ve devrimler yoktu, anneanneler, aşklar, dostluklar, kaybedilen evler, ergenlik, utanç, öfke, mizah, bir kız çocuğunun korkuları, hayalleri, inatçılığı, sigara içen gençler, plaklar, partiler ve kırık kalpler vardı, yalnızca yasaklar yoktu kahkahalar da vardı, yalnızca ölüm korkusu yoktu özgürlük düşleri de vardı.
Satrapi Persepolis’te yalnızca İran’ı değil bir ülkenin nasıl kaybedildiğini, çocukluğunun geçtiği sokakların bir gün tanınmaz hale gelmesini, bir sabah uyandığında memleketin artık aynı memleket olmadığını fark etmeyi anlatıyordu. Onun çizgilerindeki İran, televizyonda gördüğümüz İran değildi. Anlattığı hikayelerin çoğu aslında kendi hikayesiydi.
Mesela annesi müthiş bir kadındı. Taji Satrapi. Satrapi’yi en çok zorlayan, en çok kollayan, en çok seven, kızının kalbini kimse kırmasın diye kafasına vura vura sabahtan akşama kadar öğütlerini ezberleten annesi. 1945 doğumlu, muazzam bir potansiyele ve sayısız hayale sahip ama İran toplumunun sürekli önüne engeller koyduğu bir kadındı. Annesini eski bir Fars atasözüyle tarif ediyordu. ‘Ne muhteşem bir yüzücü! Yazık ki elindeki tek şey bir küvetti.’
Annesi, kızının aynı kaderi yaşamasını istemiyordu, ‘Canım kızım ne yaparsan yap, sakın güzelliğine yatırım yapma. Yatırım yapman gereken şey beynin’ diyordu. Marjane ise bunu o yıllarda ‘Canım kızım, durum umutsuz. Gerçekten çok çirkinsin. Bari akıllı olmaya çalış’ diye duyuyordu. Halbuki annesi büyüyünce çok parası olsun diye banka soyguncusu olmak isteyen kızın hayal gücünü görmüştü.
Annesi, bir yandan karate dersleri aldırıp, bir yandan okuduğu kitaplardan özetler çıkarmasını istiyor, bir yandan resim kurslarına gönderiyor, yabancı dil dersleri aldırıyor, ‘İkinci bir dil konuşuyorsan iki kişisin. Üç dil konuşuyorsan üç kişisin’ diyordu. Akademik başarısızlık kabul edilir bir şey değildi, her dersten en yüksek notu almalıydı. Ama bir yandan da evde bulaşıkları yıkamak isteyen kızının eline vurup, ‘Bir gün bir herif çıkıp sana bulaşık yıkatabilir, bu ihtimal dışı değil. O yüzden benim evimde yaşadığın sürece bu bulaşıklara dokunmayacaksın. Çok fazla kadının kaderi bu zaten!’ diyordu. Kızı, onun kaderini yaşamayacaktı. Kızı çok iyi bir yüzücü olacak ve küvette yüzmeyecekti, kızı okyanuslara layıktı. Git kızım diyordu. Çok uzaklara git. Yaşaman gereken ne varsa yaşa!
Ailesindeki bütün kadınlar olağanüstüydü. Bir tane bile sıkıcı kadın yoktu. Hepsi savaşçıydı, asi ruhluydu, aklından geçeni söyleyen kadınlardı. Onu şekillendirenler onlar olmuştu, erkekler değil. Oysa babasına da hayrandı, dünyanın en iyi kalpli insanıydı. Babaannesi bir aşiret reisinin kızıydı. Zorla evlendirilmeye kalkışılmış, düğünden bir gece önce erkek kılığına girip ata binmiş, sevdiği adama kaçmıştı. Bir de büyük hala vardı. Gerçek bir ilham kaynağıydı. Büyük hala da istemediği biriyle evlendirilmiş, kısa süre sonra boşanmış, resim eğitimi almak için İsviçre’ye gitmiş, ardından İran’a dönmüştü. Şairdi, radyoda şarkılar söylüyor, çıplak figürler çiziyor, kocaman bir Amerikan arabası kullanıyordu. Büyük hala Marjane’in saç çizgisinin alnının üst kısmında olmasına bakıp bir gün bir ressam ya da yazar olacağını söylemişti.
İran Devrimi patladığında Marjane dokuz yaşındaydı. Bu devrim idealistlerin başlattığı ama çoğu zaman olduğu gibi fırsatçılar tarafından ele geçirilen bir devrimdi. Bu kez o fırsatçılar din adamlarıydı. Ahlak polisleri sokaklardaydı. Arkadaşları kayboluyordu. İnsanlar tutuklanıyordu. Aile yakınları işkence ve siyasi baskı görüyordu. Dayısı Anoosh idam edilmişti. Devrime inanmış yakınları hapse atılıyor, bir felaket diğerini izliyordu. Bir ülke gözlerinin önünde değişiyordu. Anne babalar çocukların yanında bütün bunları konuşuyordu, çocukların oyun oynadığını ve dinlemediklerini sanıyorlardı. Halbuki her şeyi duyuyorlardı. Zihinleri işkence hikayeleriyle dolmuştu. Bir gün tutuklanırsa işkenceye dayanabilmesi gerekiyor diye düşünmüş, kendi kendine siyasi mahkum eğitimi vermeye başlamıştı. Kolunu kapılara sıkıştırıyor, kemerle kendini dövüyor, canını yakmaya çalışıyor, işkence sırasında arkadaşlarının isimlerini vermemek için bedenini terbiye ediyordu.
Ailesi kararını vermişti. Marjane Viyana’ya gidecekti, Tahran’da kalamazdı. Orada hayatı dağıldı. Sokakta evsizlerle beraberdi. Muhtemelen hayatının en zor zamanıydı. ‘Eğer o zorlukları yaşamasaydım bugün olduğum insan olamazdım’ diye anlatıyor, Mevlana’nın ‘Işığın içeri girmesi için çatlaklara ihtiyaç vardır’ cümlesine sığınıyordu. Marjane’de hayatında o çatlaklardan bolca vardı. Viyana’da bütün referanslarını kaybetmişti. Ne tam Avrupalı ne de artık tam İranlıydı. İranlı kimliğini sakladığı zamanlar oluyordu, ırkçılıkla karşılaşıyordu. Parklarda, tren istasyonlarında gecelerini geçirirken zatürre olunca ailesi onu İran’a geri çağırdı. Viyana’dan döndüğünde yaklaşık 19 yaşındaydı. Döndüğü yer artık çocukluğunun İran’ı değildi, kendisi de eski Marjane değildi. Evlendi. Fakat evliliği kısa sürede çıkmaza girdi. Sorun eşi değil, sorun İran’da sıkışmış hissetmesiydi.
Hayata neredeyse sıfırdan başlamak üzere Paris’e taşındı. İran’dan kaçan, Viyana’da evsiz kalan, Tahran’daki hayata sığamayan Marjane’ye arkadaşları sürekli aynı şeyi soruyordu: ‘İran’da ne yaşadın?’ Bir süre sonra bunu anlatmanın en iyi yolunun çizmek olduğuna karar vermişti. Satrapi, geceleri elinden düşürmediği sigarasıyla çalışıyor, gündüzleri dışarı çıkıp kilometrelerce yürüyordu. 2000 yılında Persepolis‘in ilk cildi yayımlandı. Sonrası malum. Kitap dünya çapında bir olaya dönüşmüş, onlarca dile çevrilmişti.
2007’de kitabın animasyon filmi Cannes’da ödül alıyor ve Oscar’a aday gösteriliyordu. İran’ı anlattığı kitap İran’da yasaklanmıştı, ilginç olan kitap yalnızca İran’da değil, Amerika’da da zaman zaman sansür tartışmalarının merkezine oturacaktı.

Hayatı boyunca İran’ı anlatıp durdu. Bir ülkeyi anlamanın yolu hükümetine bakmak değildi. Mutfağına bakmalıydın. Ailesine. Çocuklarına. Gündelik hayatına. İran bir rejim değildi. İran bir manşet değildi. İran bir televizyon görüntüsü değildi. İran annelerdi. Çocuklardı. Aile sofralarıydı. Aşktı. Kahkahaydı. Kederdi. ‘İnsanlar ülkeler değildir’ diyordu. Persepolis’in dünyada bu kadar sevilmesinin nedeni de buydu. Okurlar ilk kez İranlıların da tıpkı kendileri gibi güldüğünü görüyordu. Korktuklarını. Kavga ettiklerini. Hayal kurduklarını. Aşık olduklarını.


Satrapi de özgürlüğü, evini, aşkını Paris’te bulacaktı.
Mattias Ripa İsveç'ten gelmiş bir oyuncu, yapımcı ve senaristti. Tanışmalarının üzerinden bir yıl geçti, evlendiler. Sonradan birçok projede birlikte çalışacaklardı. Persepolis'in İngilizce çevirisinde onun imzası vardı, filmlerinde yapımcı olarak yanında olacaktı. Röportajlarında kocasıyla tanıştıktan sonra hayatının sakinleştiğini, ilk kez kendisini tamamen anlaşılmış hissettiğini söylüyordu. Birlikte çalışıyorlardı, birlikte seyahat ediyorlardı, onlarınki bir hafıza ortaklığıydı. Hayatının bütün arşivini teslim ettiği tek kişi kocası Mattias’tı.

2025’te Mattias Ripa öldü.
Oysa Le Monde’a verdiği bir röportajda ‘Siz bütün hikayemi bildiğinizi sanıyorsunuz ama inanın bana, eğer hayatımın yirmi dört yılı iki çizgi roman kitabına sığabiliyorsa, çok sefil bir hayat yaşamışım demektir’ diyordu.
Başına gelen zorlukları, ailesindeki kadınları anlatırken ölümden neredeyse neşeyle söz ediyordu. Yapacağı filmleri, yazacağı kitapları, açacağı sergileri tek tek sıralıyordu. Sekiz film yapacak, dört kitap yazacak, üç sergi açacaktı. 82 yaşında öleceğini tahmin ediyordu. ‘Ölümüm bir mikrobun ya da bir solucanın ölümü kadar anlamsız olacak’ derken, gösterişli bir ölüm tasarlıyordu. Planlamadığı tek şey Mattias’ın ölümüydü, kendi ölümünü hesaplamıştı, yalnızlığı hesaplayamamıştı.
Çünkü sürgünde insanın hesabı hiçbir zaman tam tutmaz. Bir gün geri döneceğini sanırsın, dönemezsin. Bir gün unutacağını sanırsın, unutamazsın. Bir gün önünde daha uzun yıllar olduğunu düşünürsün, yanılırsın. Döneceğin günü, kalacağını sandığın yerleri, ailen olacak insanları yanlış hesaplarsın. Bir gün geçeceğini sanırsın, geçmez. Hayatı boyunca her yıkıntının içinden yeni bir hikaye çıkaran Satrapi bu kez sessiz kaldı. Önce kendisi, sonra Instagram hesabı sustu.Sayfasında kocasının fotoğrafını ve tek bir cümleyi yerleştirdi.
‘Hayatımın aşkını kaybettim!’

İnsan bir ülkeyi kaybettiğinde sınırlarını, sokaklarını, dilinin yankılandığı yerleri kaybeder. Bir evi kaybettiğinde odalarını, pencerelerini, eşyalarını. Ama bir insanı kaybettiğinde yön duygusunu kaybeder. Çünkü bazı insanlar zamanla evin olur; içindeki pusula olur, dünyaya baktığın pencere olur, akşam dönüp geldiğin kapı olur. Bir şehir yeniden kurulabilir. Yeni bir ev bulunabilir. Başka bir ülkede yeni bir hayat başlayabilir. Sonra insan kendisini neyin öldüreceğini düşündüğünü fark eder bazen ve aklına hep büyük şeyler gelir. Hastalıklar, kazalar, savaşlar, yaşlılık, kalp krizleri. Ölüm sanki hep dışarıdan gelen bir kuvvetmiş gibi. Oysa bazen insanı öldüren şey bedenine giren bir şey değil, hayatından çıkan bir şey olur. Bir sesin eksilmesi, bir sandalyenin boş kalması, yıllardır ilk aradığın kişinin artık telefonu açmayacak olması. İnsan kederden de bir günde ölmez. Günler, aylar geçer, mevsimler değişir, dünya aynı dünyadır, gökyüzü aynı maviliğiyle tepende duruyordur. Ve sonra insan yaşamaya devam eder. Kahvesini içer, sokağa çıkar, telefonunu açar, arkadaşlarıyla konuşur. Oysa içeride ev çoktan yıkılmıştır. İnsan bir süre daha enkazın içinde sessizce yaşamaya, yolunu bulmaya çalışır.
Marjane ismi gibi mercanlar gibiydi. Kırıldı, sürüklendi, yerinden koptu ama gittiği her yerde yeniden kök saldı. Ülkeler değiştirdi, diller değiştirdi, hayatlar değiştirdi. Sürgünlere dayandı. Yalnızlığa dayanamadı. Modern tıbba bıraksan bunun için düşünür düşünür uzun bir isim bulurdu.
Ailesi iki kelimeyi yeterli gördü.
“Üzüntüden öldü.”
* Bu yazı Elif Key Substack'teki ÇETELE adlı sayfasından alınmıştır.

