Venezuela İkiz Depremleri ve Kentlerin Görünmez Afeti "Kentsel Isı Adası"

-
Aa
+
a
a
a

Altın Saatler'de Prof. Dr. Okan Tüysüz ile Venezuela'da peş peşe gerçekleşen yıkıcı ikiz depremlerin sismolojik mekanizmasını, Şili örneğiyle yapı stokunun önemini ve MTA'nın güncellenen Türkiye Diri Fay Haritası'nı konuşuyoruz. Programın ikinci bölümünde ise makine mühendisi Remzi Çelik, rant odaklı betonlaşmanın tetiklediği kentsel ısı adası etkisini, bu fenomenin sağlık, enerji ve "soğutma adaleti" üzerindeki kritik sonuçlarını gözler önüne seriyor.

""
Deprem, Beton ve Isı
 

Deprem, Beton ve Isı

podcast servisi: iTunes / RSS

G.E:Efendim, bugün iki konuğumuz var programımızda. Yerbilimci hocamız Prof. Dr. Okan Tüysüz ve değerli dostumuz makine mühendisi Remzi Çelik. Okan Hocam, hoş geldiniz programımıza.

O.T: İyi yayınlar diliyorum.

G.E: Sağ olun. Remzi Çelik, sen de hoş geldin programımıza.

R.Ç: Hoş bulduk. İyi yayınlar olsun.

G.E: Sağ olasın. Çok teşekkürler. Evet arkadaşlar; Elvan, Nazan ve Tuğçe, sizler de programa hoş geldiniz.

T. T: Hoş bulduk.

O.T: Çok teşekkürler.

G.E: Evet, program içeriği hakkında da kısa bir bilgi vereyim. Okan hocamızdan 24 Haziran Çarşamba günü Venezuela'da 39 saniye arayla gerçekleşen iki depremin ki biri 7.2, diğeri 7.5 büyüklüğünde. Ve 25 Haziran'da Japonya'da gerçekleşen 7.2 büyüklüğündeki depremin detay bilgilerini öğreneceğiz. Remzi Çelik ile de dünyada gittikçe daha da büyük bir sorun haline gelen kentsel ısı adası etkisi üzerine konuşacağız. Okan Hocam buyurun. Venezuela'dan başlayalım değil mi?

O.T: Evet. Şimdi 24 Haziran'da sizin de belirttiğiniz gibi 39 saniye arayla iki deprem oldu. Bu tür depremler ikiz deprem, deprem çifti ya da çift deprem gibi isimlerle anılıyor. Bu aslında bizim de 6 Şubat'ta yaşadığımız gibi bir olay. 6 Şubat'ta da biz iki tane büyük depremi 9 saat arayla yaşamıştık. Burada sürenin çok kısa olması, yani 39 saniye olması, "Acaba iki deprem mi yoksa tek bir deprem devam mı etti?" tartışmalarını beraberinde getirdi. Ona da biraz sonra kısaca değinmek isterim.

Depremin yüzeyde ölçülen en yüksek şiddeti 9, ki çok yıkıcı bir deprem olduğunu söyleyebiliriz. Bu bölge aslında Karayip levhası dediğimiz, dünyamızın dışını oluşturan hareketli kabuk parçalarından, litosfer parçalarından bir tanesinin bulunduğu bir bölge. Kuzeyde Kuzey Amerika, güneyde Güney Amerika levhaları var; bu ikisinin arasında iki tane küçük levha var: Batıda Nazca levhası, doğuda Karayip levhası olmak üzere. Bu Karayip levhası aslında deprem açısından oldukça üretken. Honduras'ta, Küba'da, Haiti'de, Dominik'te, Guadeloupe'ta, Martinik'te bu tür depremleri görüyoruz. En son 2010 yılında Haiti'de 7 büyüklüğünde bir deprem olmuş, bazı kaynaklara göre 200-220 bine varan bir can kaybı ortaya çıkmıştı.

Bu levhanın güney sınırı Güney Amerika bölgesinde ve geçmişte de aslında deprem üretmiş bir bölge. 1812'de 7.7, 1900'de 7.6, 1967'de 6.5... Son 100 yılda, 120 yılda aslında 7'nin üzerinde deprem oluşturmamış, daima 6 veya 6'nın biraz altında kalmış değerler ortaya çıkmış. Şimdi bu bölgede sağ yanal atımlı, yani bizim Kuzey Anadolu Fayı ile benzer nitelikte ve birbiriyle iç içe geçmiş, birbirini izleyen çok sayıda fay var. Bunların içerisinde Boconó fayı, Morón fayı, San Sebastian fayı demin belirttiğim depremleri de üreten faylar. Bu fayların kırıldığı tahmin ediliyor. Yüzey çalışması olmadığı için "Hangi fay kırıldı?", "Bu depremi hangisi üretti?" sorusu henüz tartışılıyor. Bazı uydu verileri var, uydu verilerinden elde edilen yüzey deformasyonları var. Son verilere göre Boconó fayı ilkin kırılıyor, ondan sonra Morón fayı'nı, Morón fayı da San Sebastian fayı'nı tetikliyor. Eğer tek bir deprem değil de iki depremse, bu görüş büyük ölçüde geçerliliğini koruyor; ama tabii önümüzdeki günler, aylar içerisinde bu çalışmalar daha detaya inecek ve daha fazla bilgi sahibi olacağız.

Depremin süresi yaklaşık 90 saniye, 90-92 saniye ve 250 kilometrelik bir fayın kırıldığı tahmin ediliyor. Fayın önemli bir kısmı da denizin içerisinde. USGS (Amerikan Jeolojik Araştırmalar Merkezi), 10 bin can kaybı olasılığını yüzde 44 olarak veriyor. Depremin maliyetinin 10 ila 100 milyar Amerikan doları mertebesinde olduğu yüzde 50 olasılıkla tahmin ediliyor. Bu depremin ülkeye maliyeti, milli gelirin yüzde 2'si ile yüzde 10'unun kaybolması olarak tahmin ediliyor daha doğrusu. Can kaybı bugüne kadar 2000 civarında, 1900 küsurdu son baktığımda. Ama henüz çok sayıda binanın yıkıntısının içerisine girilebilmiş değil; çünkü çok sayıda bina tamamen yıkılmış durumda. Uydu görüntüleri ortaya çıktı; Maxar isimli bir firma var, onların uydu görüntüleri ve NASA'nın yaptığı çalışmalar, tahminen 59 bin binanın depremden ağır hasarlı ya da yıkılmış olarak etkilendiğini söylüyor. Bazı kaynaklara göre de 68.900 kişi kayıp, yani bunlardan henüz haber alınamıyor. Bunların yıkıntıların altında olduğu tahmin ediliyor. Tabii aradan geçen süreyi düşündüğümüz zaman, büyük ölçüde buradan kurtulmak artık mucize olacak; bu "altın saatleri" geçirmiş oluyoruz.

Özellikle uydu görüntülerinden anlaşıldığı kadarıyla, eski ve yeni uydu görüntülerinin kıyaslanmasıyla, Karakas'ta ve Karakas'ın kuzeyinde La Guaira kentinde en fazla hasarın olduğu görülüyor ki buralar, özellikle bu ikinci söylediğim yerleşim yeri, deniz kıyısında ve havaalanının yakınında olan yerler. Havaalanı da zaten büyük ölçüde tahrip olmuş durumda. Tabii can kaybının çok yüksek olduğu bir deprem olduğu tahmin ediliyor. Şu ana kadar can kayıpları net olarak ortaya konulmuş değil ama burada yapılara bakıldığı zaman, çok ciddi anlamda depreme hazır olmayan bir kent, bir ülke görünümü veriyor.

Benzeri kıyaslamalar aslında yine bir Güney Amerika ülkesi olan Şili ile yapılıyor. Şili'de 2015'te 8.4 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi ki bunun saldığı enerji açısından, bu depremden aşağı yukarı 22 bin misli daha güçlü bir depremdi. Orada çok az binanın yıkıldığı ve can kaybının birkaç kişiyle sınırlı olduğu söyleniyor. Buna neden olarak da Şili'nin, özellikle 1960'ta 9.5 büyüklüğünde dünyanın en büyük depremini yaşadıktan sonra bina deprem yönetmeliklerini çok ciddi anlamda gözden geçirmesi; bunun yanı sıra bina deprem yönetmeliklerine uyumu çok sıkı bir biçimde, titizlikle takip etmesi ve yapılarında özellikle deprem enerjisini sönümlendiren sistemleri kullanması gösteriliyor. Bu nedenle, çok büyük depremlerde dahi zemin faktörü, yakınlık faktörü gibi başka faktörler de olmakla beraber bu konu sayesinde depreme dirençli bir ülke haline geldi. Buna karşılık Karakas'ın gerek ekonomik koşullar gerek toplumun kültürel yapısı nedeniyle depreme hazır hale maalesef gelemediği, o nedenle de bu büyük felaketi yaşadığı ortaya çıktı diye söyleniyor.

Venezuela depremi için söyleyebileceğimiz şeylerden bir tanesi, belki Türkiye ile olan benzerlik. 6 Şubat 2023'te yaşadığımız büyük depremi düşünecek olursak, depremin başladığı yer Narlı Fayı dediğimiz, Doğu Anadolu Fayı'nın yanında küçük bir fay parçasıydı. Oradan başlayan deprem ana faya sıçradı. Ana fayı iki yönde, hem kuzeydoğuya hem güneybatıya doğru yırtarak ilerledi ve aradan 9 saat sonra da Ekinözü depremi meydana geldi. Tüm bu sistemin aslında birbirini tetikleyerek ilerlediği düşünülürse, benzeri şeyin Venezuela'daki 24 Haziran depremi için de gerçekleştiği söyleniyor. Tabii bu durum belki de deprem jeolojisinde, sismolojisinde bazı yeni bilgileri de edinmemizi, buradan ders çıkarmamızı sağlayacak. Özellikle Türkiye'de de rahmetli Aykut Barka ile de uzun zaman çalışmış olan Ross Stein ve Peter Bird'ün yaptıkları bir yayın var, 2024'te yanılmıyorsam. "Büyük depremler küçük fay kollarında başlıyor ve ana fayı tetikliyor" şeklinde bir görüşleri, teorileri vardı. Gerek 6 Şubat'ın böyle anlattığımız şekilde oluşması gerekse Venezuela'da depremin Boconó fayından başlayıp oradan Morón fayına, oradan San Sebastian fayına sıçraması, belki de gelecekte bu depremlerin nasıl geliştiğine, nasıl bir mekanizmayla geliştiğine dair yeni bulgular, yeni görüşler ortaya koyacaktır.

Burada önemli şeylerden bir tanesi, yine bizim 6 Şubat 2023'te de yaşadığımız gibi, ikisi üçü birden kırılabilecek fay segmentlerinin, fay parçalarının ortaya konulması gerekliliği. Biz 6 Şubat depreminden önce "Tek bir fay kırılırsa şu kadar büyüklük üretir, hazırlıklar buna göre yapılsın" diyorduk, gerçi çok hazırlık yapıldığı da söylenemez ama sürpriz olarak o çok sayıda fay parçası bir arada kırılarak beklemediğimiz büyüklükte bir deprem ürettiler. Belki Venezuela için de iki fayın bir arada ve peş peşe kırılması (7.2 ve 7.5) beklenmeyen bir şeydi. Bu anlamda deprem tehlikesi hesaplanırken, farklı fay parçalarının da birbirinin devamı olan veya komşu fay parçalarıyla bir arada kırılarak büyük deprem üretme potansiyelinin ortaya konulması gerekiyor.

G.E: Hocam bu noktada bir şey sorabilir miyim? Bu sizin söylediğiniz, yıllardan beri özellikle olası Marmara yahut da İstanbul depremiyle ilgili olarak işte "Tek parça mı kırılacak, iki parça mı kırılacak?" tartışmasında bir noktada büyük bir soru işareti getiriyor. Yanlış düşünmüyorum değil mi?

O.T: Şöyle, yani burada daima bizim görüşümüz, fikrimiz ve önerimiz olabilecek en büyük depreme hazır olmak. Marmara içerisinde de mesela fay parçaları var ama bu fay parçalarının tek tek kırılarak daha düşük deprem üretme olasılıkları da her zaman var. Ama bizim hazırlıklarımızı daima tüm fay parçaları bir arada kırılacakmış gibi ya da peş peşe kırılacakmış gibi yapmak gerekiyor. Özellikle 6 Şubat depremi ve Venezuela depremi bu görüşte haklı olduğumuzu da net bir biçimde ortaya koymuş oldu.

Venezuela depremi için sanıyorum son bir şey söyleyip kapatmak lazım: Dünyada yapılan istatistiklere baktığımız zaman, gerek depremden gerek diğer afetlerden en çok hasar gören toplumlar ekonomik direnci olmayan, ekonomik açıdan gelişmemiş ya da gelişmekte olan toplumlardan oluşuyor. Venezuela'ya baktığımız zaman, Venezuela dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkelerinden bir tanesi; ama bu kaynağını bir türlü halkının ve ülkesinin yararına kullanabilmiş değil. Siyasi istikrarsızlık, kötü yönetim ve uluslararası yaptırımlar ülkenin ekonomik ve siyasi olarak gelişiminin önündeki temel engeller olarak görülüyor. Ortaya çıkan bu büyük yıkımın da sanıyorum toplumun sosyoekonomik yapısıyla, sosyoekonomik direncinin gelişmemiş olmasıyla doğrudan bağı var. Bu da depremden alınabilecek önemli derslerden birisidir diye düşünüyorum. Ekonomik olarak özgürlüğüne ve gelişmişliğine kavuşamayan toplumlar, afetlerden daima gelişmiş ülkelere oranla çok daha fazla zarar görüyorlar; iyileşme süreçleri de çok daha uzun sürüyor.

G.E: Hocam oraya geçmeden önce, bugün sabahleyin Açık Gazete programında Hüsnü Kabul köşesi saat 09.30'da bir Venezuelalı muhabiri konuk etti ve ondan bu depremin sonuçları hakkında bilgiler aldı ki sizin belirtmiş olduğunuz birçok nokta orada da tekrarlanıyor. Bunu da dinleyicilerimize önermek istiyorum; çünkü şu anda Açık Radyo'nun internet sitesinde bu kayda ulaşmak mümkün, bugün 09.30'da yayınlanan Hüsnü Kabul programını dinleyebilirler. Evet hocam, Japonya'ya geçebiliriz.

O.T: Japonya'da aynı tarihte, 24 Haziran'da yine 6.9'luk bir deprem oldu. Bazı kaynaklarda 7.2'ye kadar çıktığı belirtildi ama daha sonra USGS onu 6.9 olarak belirtti. Bu, okyanus içerisinde gelişen bir depremdi; karaya aşağı yukarı 50 km mesafedeydi. Dolayısıyla sarsıntısı oldukça yoğun hissedilmekle beraber, benim ulaşabildiğim kaynaklarda pek can kaybı olmadığı yönünde. Japonya için olağan sayılabilecek büyüklükte bir deprem diyebiliriz. Japonya'da yine levha sınırında yer alan, Pasifik Okyanusu'nun Japonya'nın altına doğru dalması sonucu ortaya çıkan bir depremdi. Yapılan deprem çözümleri de sıkışmalı, bindirmeli bir fay sisteminin etkili olduğunu burada gösterdi. Evet, benim söyleyeceklerim bu kadar. Eğer vaktimiz varsa bir de Türkiye'nin diri fay haritasına kısaca...

G.E: Lütfen hocam, lütfen.

O.T: Bildiğimiz gibi Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA), geçtiğimiz hafta içerisinde Türkiye'nin yeni Diri Fay Haritası'nın yayınlandığını belirtti. Bir lansman yapıldı ve önümüzdeki 1-2 hafta içerisinde de web sayfalarında bunu açık olarak halkın kullanımına büyük ölçüde sunacaklar. Bu çalışmalar... En son 2013'te fay haritamız yenilenmişti. 2013'ten bugüne kadar geçen 12-13 yıllık sürede MTA'nın ekipleri saha çalışmaları yaptılar. Bunun yanı sıra akademisyenlerin gerek tez anlamında gerek projeler anlamında yapmış oldukları çalışmalar da bu harita içerisinde bir araya getirildi, değerlendirildi ve sonuçta 485 olan diri fay sayımız 700'e çıkmış oldu.

Tabii burada genellikle sorulan, "Bu faylar yeni mi oluştu?" sorusu. Böyle bir şey söz konusu değil; yapılan çalışmalarla yeni faylar belirledik, var olan fayları ortaya koymuş olduk bu çalışmayla. 215 tane yeni fay ortaya çıktı. Bu fayların bir özelliği de her bir fay üzerinde, özellikle 200'ün üzerinde fay parçası üzerinde kazılar yapıldı. Bunların geçmişte ne zaman, hangi büyüklükte deprem üretmiş olduklarına dair paleosismoloji dediğimiz çalışmalar yapıldı ve harita bu verilerle desteklendi. Haritanın yanı sıra kapsamlı bir kitapçığı da yayınlandı; ben de bu projenin danışmanlarından bir tanesiydim çalışma süresince.

Yine bir diğer özelliği, bundan sonra artık güncelleme çalışması beklenmeyecek diri fay haritaları için. Diyelim ki ben arazide çalışıp bir fay bulmuşsam, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü'ne bulduğum fayın özelliklerini gösteren bir rapor göndereceğim. Orada bir bilim kurulu inceleyecek; uygun bulunan faylar online olarak anında diri fay haritasına eklenecek ve haritanın gelişimi böylece hem çok daha kapsamlı bir katılımla hem de çok daha gelişmiş yöntemler kullanılarak yapılmış olacak.

"Bu yeni diri fay haritası Türkiye Deprem Tehlike Haritası'nı değiştirecek mi?" Evet, şimdi AFAD bu konuda çalışmalara başlayacak bildiğim kadarıyla. Ve tabii gerek paleosismoloji sonuçları gerekse fayların yerlerinin ve niteliklerinin bir kısmının değişmiş olması veya ilave olması nedeniyle yeni bir deprem tehlike haritası ve yenilenmiş bir bina deprem yönetmeliği, ki deprem risk haritası, daha doğrusu tehlike haritası onun eki olacaktır, bir deprem tehlike haritası ve daha da gelişmiş olarak deprem risk haritasının yapılmasının sırada olduğunu biliyoruz. Ama bunlar tabii zaman alan çalışmalar, ne zaman tamamlanır ona dair bir bilgim yok.

G.E: Evet, ben de aynı soruyu soracaktım hocam. Sorunun devamı olarak; bu yeni 215 fay tespitinde, özellikle uzunluk açısından riskli olan faylar da söz konusu mu sizin görebildiğiniz kadarıyla?

O.T: Evet, bazı faylar daha uzun olarak görüldü, aktivite sınıfları değişti. Biz fayları genelde dörde ayırıyoruz: Bir tanesi geçmişte deprem oluşturup yüzeye ulaşmış kırıklar, bunlar bilinenler, özellikle 1900 sonrasındaki depremler için bunları biliyoruz. Onun yanı sıra bazıları Holosen dediğimiz, son 11.700 yılda deprem üretmiş olan faylar. Bazıları ondan biraz daha eski, çok uzun aralıklarla deprem üreten... Bu sınıflarda bazı değişiklikler oldu. Fayların bazı boylarında uzamalar oldu bazılarında. Bazı fayların belki parçaları artmış oldu; segment dediğimiz parçalardan oluşuyor faylar. Mesela bazı faylar iki segmentten oluşurken üç segment oldu, üç parça oldu. Bunun gibi bazı değişiklikler var. Temelde çok büyük, çok esaslı bir değişim olmamakla birlikte 2013'teki faylar büyük ölçüde korundu; bir kısım ilaveler, bir kısım da değişiklikler var, bu 215 bunlara dahil.

G.E: Bu son yapılan çalışmada eski faylara ilişkin de değerlendirmeler söz konusu mu?

O.T: Eski dediğimiz diri olmayan faylardan mı bahsediyoruz?

G.E: Yok hayır, 2013'te tespit edilmiş olan fayları kastediyorum.

O.T: Ha, 2013'teki faylar tabii elden geçirildi yeniden. Bunlarda da birtakım değişiklikler yapıldı ama esasında çok büyük onlarda değişiklik yok. Bunların bir kısmının sınıfı değişti, bir kısmı farklı parçalara ayrıldılar ya da üzerlerine ilaveler yapıldı, birtakım değişiklikler var. Ama burada belki şunu söylemek lazım, önümüzdeki süreç içerisinde diyelim ki 10 sene sonra 700 olan fay sayısı da 900'e çıkacak, belki 1000'e çıkacak. Bu şunu da aynı zamanda gösteriyor; hep söyleyip duruyoruz rahmetli Işıkara Hoca'dan bu yana: "Türkiye deprem ülkesidir." Evet, Türkiye'de nereye adımınızı atsanız bir diri fay çıkıyor maalesef, böyle bir coğrafyada yaşıyoruz. Ama bunun gerekliliklerini yerine getirdik mi, o ciddi bir soru işareti.

G.E: Evet. Özellikle de Venezuela örneği ile ilgili belirtmiş olduğunuz noktalar son derece önemli. Hocam çok çok teşekkür ederiz, sağ olun verdiğiniz bilgiler için, sizin zamanınızı aldık. Tuğçe'nin bir sorusu var sanıyorum.

O.T: Tabii, buyurun.

T. T: Hocam çok teşekkürler, çok şey öğrendik hakikaten. Şimdi ben şunu merak ettim hocam: Karakas'ta ve La Guaira'da büyük bir hasar olduğundan ve can kaybından bahsettiniz ve can kaybını yine tam bilemiyoruz, tıpkı Kahramanmaraş depremlerinde olduğu gibi, yani herhalde tam sayıyı da bilemeyeceğiz pek çok nedenle. Karakas, şimdi okuduğum kadarıyla merkez üssüne epey uzak. Oradaki bu büyük hasar zeminden mi yoksa yapı stokundan mı daha çok kaynaklandı? Bununla ilgili biraz bilgi alabilir miyiz?

O.T: Burada söylenen tabii ben de büyük ölçüde yayınlar ve haberler vesilesiyle biliyorum sorduğunuz şeyi ama şunu söyleyebiliriz: Bu La Guaira yerleşimi Karakas'ın kuzeyinde ve deniz kenarına paralel uzanan faya oldukça yakın, aynı zamanda gevşek bir zemin üzerinde yer alıyor. Burada hem zemin sıvılaşması olayları gerçekleşmiş ki yıkımların önemli bir kısmı belki bununla ilgili, hem de çok ciddi anlamda bir sarsıntı, çok yüksek ivmeyle bir sarsıntı gelişmiş. Karakas biraz daha sizin de belirttiğiniz gibi depreme uzak, zemin olarak da kısmen biraz daha iyi, tamamen değil ama kısmen biraz daha iyi.

Ama tabii yapı stokunun son derece depreme dayanıksız olduğu her halükarda belirgin, o nedenle herhalde en temel problem burada. Aslında bina deprem yönetmelikleri de var, 1967 depreminden sonra bunu yapmışlar ama titizlikle bu yönetmeliklere uyulmasını denetleyememişler, denetlememişler. Dolayısıyla ekonomik koşullar da yeterli olmayınca, elde yönetmelik var ama yönetmeliğe uymadıktan sonra depreme dirençsiz bir yerleşim ortaya çıkmış. Bir de eski yapılar oldukça fazla var, yönetmeliğin 1967 depreminin sonrasında çıkmasını takiben bu yapılarda bir kentsel dönüşüme gidilmemiş. Bu da hasarın artmasında temel faktörlerden birisi olarak gösteriliyor.

T. T: Evet hocam, çok teşekkürler. Bir de sanıyorum bir şey daha var, biraz Türkiye ile de benzerlik gösteriyor: 1999 yılında büyük bir toprak kayması olmuştu orayı takip eden süreçte. Özellikle Venezuela'nın yamaçlarında çok ciddi gecekondu bölgeleri var maalesef bir kentsel özellik olarak. Buralarda da yapı stokunun son derece dayanıksız olduğu, yani her türlü riske karşı dayanıksız olduğu da çıkan yazılardan okunuyor.

O.T: Bu 1999 La Guaira'da olan bir çamur akıntısı ve gerçekten çok ciddi bir afet olarak Venezuela'nın tarihine geçmiş bir olay.

G.E: Evet, çok teşekkürler hocam verdiğiniz bilgiler için, sağ olun.

O.T: Sağ olun, iyi yayınlar diliyorum.

G.E: Sağ olun, çok teşekkürler. Evet, şimdi kısa bir ara vereceğiz. Yerbilimci hocamız Prof. Dr. Okan Tüysüz'ü dinledik, Venezuela'daki 39 saniye arayla gerçekleşen iki depremin bilgilerini aldık. Şimdi müziğimizi anons etmek üzere söz Tuğçe'de.

T. T: Çok teşekkürler. Venezuela'dan bir parça dinleyeceğiz. Venezuela'da bir müzisyen kartondan evlerde yaşayan insanların hikayesini anlatacak. Küçük bir sözünü okumak istiyorum Alí Primera'nın "Karton Çatılar" (Casas de Cartón) parçasının: "Ne hüzünlü yağmurun sesi karton evlerin üstünde / Umut ne kadar uzaklardan geçiyor karton çatıların üzerinden."

G.E: Apaçık Radyo'da Altın Saatler programının ikinci bölümündeyiz. Evet, birinci bölümde yerbilimci hocamız Prof. Dr. Okan Tüysüz ile Venezuela depremlerini, Japonya'daki depremi konuştuk. Evet, şimdi Remzi Çelik ile dünyada gittikçe daha da büyük sorun haline gelen kentsel ısı adası etkisi üzerine konuşacağız. Evet Remzi, bugün İstanbul 40 derece.

R.Ç: Evet, merhaba.

G.E: Merhaba. Seni dinliyoruz.

R.Ç: Peki, ben de bir teşekkürle başlayayım. Hem dinleyicilerimize merhaba diyelim hem de Açık Radyo'nun Altın Saatler ekibine teşekkürle başlayayım. Gerçekten çok dikkatle dinledim hocayı. Bu iki konunun art arda verilmesi kadar isabetli bir şey olamaz, çok isabetli geldi; onun için ayrıca teşekkür ediyorum.

G.E: Sağ ol.

R.Ç: Neden? Çünkü hocamızın anlattığı... Özellikle de altını çizdiği, yani afetin büyümesinin nedeninin az gelişmişlik tarafından da büyütüldüğünü vurgulaması çok güzeldi. Şöyle ki hocamız iki tane peş peşe olanı anlattı, yani birazcık birincisi ikinciyi biraz haber verdi. Belki primer dalgayı dikkate alırsak onu da bir haberci kabul edebiliriz çok kısa da olsa. İşte tsunami'de gene bir ön haberler var; rüzgarda, fırtınada gene bir ön haber var. Ama bugün gerçekten Birleşmiş Milletler'in artık özellikle "sıcak hava dalgaları" ve "ısı kubbesi" gibi kavramlarla da ki ayrı kavramlar bunlar birleşen bir "kentsel ısı adası" etkisinin kesinlikle bir afet sınıfına alındığı açık. Yani biz bugün artık kentsel ısı adası etkisini bir sıcaklık olarak, ısı artışı olarak değil, bir afet olarak düşünüp, afetteki hazırlık mantığımız neyse açıkçası ona doğru gitmek gerekiyor.

Daha önce programdan önce sizinle biraz konuştuk akış hakkında ama yani bugün şöyle yapalım: Çok geniş bir konu olan bu konuyu, açıkçası daha çok sağlık ve enerji başlığı ve onun altındaki başlıklar gibi açmayı düşündüm. Biraz akışı bu kısıtlı zaman dilimine o şekilde sığdırabiliriz diye düşündüm. Okan Hoca'nın tespitini yine vurgulamak istiyorum; çünkü biz şu anda kentsel ısı adası etkisini aslında 80-90 yılda nüfusu 900 binden 15-20 milyona çıkan, sanayinin büyük bir kısmını içinde bulunduran bir şehir, bir kent için konuşacağız. Konuşmalar sırasında genelde hep söyleriz, işte "Isı adasının etkisi plansız kentleşmeye bağlıdır" falan diye başlarız. Ama tam aksine, aslında plansız falan değil; ranta dayalı bir kentleşme olduğu için biz İstanbul'da büyük bir kentsel ısı adası etkisini gelişmemiş ülkelerdeki işte Bombay, Delhi gibi popülasyonları da çok fazla olan ülkelerdeki gibi yaşıyoruz, yaşayacağız, yaşamaya devam edeceğiz.

Kentsel ısı adası etkisinin aslında birçok tanımı var. Yani çeperdeki ormanlık alanla merkezdeki yapılaşmanın olduğu, ticari faaliyetlerin, antropojenik faaliyetlerin yoğun olduğu merkez arasındaki sıcaklık farkı gibi açıklansa da aslında çok daha komplike, karmaşık sonuçları ve sebepleri olan bir süreç aslında; bir kavram, bir fenomen. Sadece 3 ay, 4 aylık yazın konuşacağımız bir konu olmaktan çıkarıp, yıla yayılan hazırlıkları olan bir süreç olmasını arzu ediyoruz. Bu arada biz "Kentsel Isı Adası Etkisi İnisiyatifi" diye bir WhatsApp grubu ve sosyal medya grupları da oluşturduk, bunları da paylaşacağız sizlerle. Burada akademisyenler, çok değerli uzmanlar, oda üyelerimiz, baro ve tabipler odası üyelerimiz olacak. Burada bilgiyi toplumsallaştırmayı ve buradan gerek yerel yönetimlere gerekse merkezi yönetime bir politika oluşturma baskısı, bir bütçe ayrılması, özellikle ölçümlerin ve data üretiminin sağlanması yönünde bir sivil toplum çalışması yapacağız; bunu da buradan anons etmiş olalım.

Şimdi iki başlığımız sağlık ve enerjiydi. Ben sağlık uzmanı değilim ama meslek hayatımda konfor ve klima konusuyla 40 yıla yakın uğraştım. Dolayısıyla o tarafından baktığımızda şunu görüyoruz: Bütün canlılarda bir vücut sıcaklığı noktası var. Tüm memelilerde bu 36,5 derecede bir yaşamsal strateji olarak çıkıyor, işte kuşlar biraz daha fazla enerji harcıyor onlarınki 41-42 dereceye çıkıyor. Dolayısıyla çok karmaşık sistemlerle aslında biz bu 36,5 dereceyi sabit tutmaya çalışıyoruz; 2 derece fazla olduğumuz zaman acile koşuyoruz. Ancak biz bu kentsel ısı adası etkisiyle betonlaşmış bir kentte; AVM'lerin, mahalle içindeki hastanelerin, çok geniş yüzeyde 400 bin metrekare gibi bir Kalamış'taki marinanın yüzeylerini düşündüğümüz zaman aslında bu 2 derecelik farkla acile giderken biz 10 derecelik, 15 derecelik kentsel ısı adası etkisini biz zaten yaşıyoruz. Yani "küresel iklim değişikliği" diyoruz "kriz" demiyoruz, o daha çok sistem krizi olarak değerlendiriyoruz. Dolayısıyla bu kadar net yaşadığımız bir şeyi aslında gelip geçici olarak görmememiz gerekiyor. Çok net bunu biliyorsunuz, bir haftadır yaşıyoruz. Avrupa ilk önce "71 kişi" dedi, sonra bu "260'lara" çıktı ve "Sıcak hava dalgası ve kentsel ısı adası nedeniyle" deyip bağladı; yani bunu tesadüfi olarak bir ölüm tanımlaması yapmıyor, bunu istatistiksel olarak normal değerlerin çok üstünde bir artışın olduğunu istatistiksel verilerle koyuyor ve bunu çok doğal haliyle şeye bağlıyor. Yani kalp krizleri, astım tetiklenmesi, alerjik hastalıklar, özellikle hamile ve bebeklerde yaşanan sorunlar... Bunlar çok ciddi aslında sağlık sorunları, can kayıpları; tabii ki bunun karşılığında da yine bir sağlık harcaması söz konusu oluyor. Dolayısıyla, yani 41 derece evet çok sıcak ama daha çok vurgulamamız gereken, siz nasıl sağlığınızı kaybediyorsunuz? O taraftaki farkındalığı belki artırmak lazım; çünkü insanlar onunla bir türlü bağlantı kuramıyorlar, kurmuyorlar.

Su ihtiyacınız çok artıyor bütün canlıların; yani kentte yaşayan bütün canlıların su ihtiyacı artıyor kirpilerden tutun kertenkelelere, sokakta ayakları yanık dolaşan sokak hayvanlarına kadar; onlar çünkü yemek ve su bulmak için hareket etmek zorundalar, ev hayvanları gibi değiller. İnsanların su tüketimleri çok artıyor. Haşereler çok fazlasıyla... Ben bunu çok evimde yaşıyorum, bahçeye yakın bir yerdeyiz, gerçekten çok farklı türde küçük haşereler görmeye başladık. Onun dışında sık sık vurguladığımız bir şey var; kentin içinde bir hesap yapmıştık, on binlerce çöp bidonunun kapakları açık. Onlar kentsel ısı adası etkisiyle 50-55 dereceye çıkıyorlar ve orada çeşitli bakteriler, vektörler, haşereler ürüyor. Sokak toplayıcılarının sağlıkları olsun, yol işçilerinin çalışmak zorunda olan yol işçilerinin bu 50-55 derece, 60 derecelik bir sıcaklık ortamında çalışmaları olsun... Aslında kentsel ısı adası etkisi gerçekten denklemi çok parametreli olan bir şey.

Ben 40 yıllık bir klima mühendisiyim, ısıtma mühendisiyim, yangınla uğraştım, tesisat mühendisiyim; dalların birçoğuyla ilgilendim tasarım ve uygulama tarafında. Şimdi bir klimacı olarak şunu söylüyorum: Klima hep biliyoruz ki soğutur. Hayır, bir kez daha hayır demek istiyorum; klima aynı zamanda da ısıtır. Siz içeride kendinizi, hastanenizi, AVM'nizi hatta ticari kurum olarak onların karşılığında para kazanarak soğutma yaptığınızda aslında siz mahalleyi de ısıtırsınız. Mahalleyi ısıttığınız zaman da orada oturanların daha fazla elektrik enerjisi harcamasına, sağlıklarının bozulmasına neden olursunuz; yani 40-45 derecelik bir sıcak havayı mahallenin üzerine atarsınız. Ama insanlar onu yine yaz ayına, sıcaklığa ve mevsime bağlarlar. Halbuki bu, işte dediğimiz şekilde ranta dayalı, plansız gene diyeceğiz bir kent planlamanın, plansızlığının sonucunda aslında bunları antropojenik olarak yaşıyoruz.

Yani sizler hepiniz biliyorsunuz; ben Ukrayna'da kısa bir süre kaldım iş dolayısıyla, mesela Ukrayna'da bir mahallenin içinde, konutun olduğu yerde iş yeri açamazsınız. Amerika'da yine alışveriş merkezleri 4-5 km dışarıdadır. Dolayısıyla bu antropojenik ticari faaliyetler dediğimiz ticari soğutmaları düşünün; bütün soğutmalar aslında... Gidip dondurmamızı, pastamızı yiyeceğiz, yiyelim, tamam; ama mahalleyi ne kadar ısıttığımızı, bu ocakbaşıların ne kadar ısıttığını, antropojenik dediğimiz otellerin sıcak su ihtiyaçlarını... İşte tekrar dediğim gibi, 400 bin metrekare marinanın yüzeyindeki sıcaklık 60 derece, bunu ölçtüm ben, videolar var; bunları Fenerbahçe, Kalamış, daha içerideki mahallelere atmak aslında bir plansızlığın sonucu. Ve bunları insanlar sağlık kaybı, bütçe falan dışında canlarıyla ödüyorlar, bunun farkında değiller. Bunu bir süre sonra çok net olarak hukuksal tarafında da göreceğiz; çünkü yurt dışında insana biraz fantastik geliyor ama "soğutma adaleti" diye bir kavram çok hızlı gelişiyor hukukun dilinde, hukukta yer buluyor. "Cooling right" dediği soğutma hakkı; yani aynı temiz hava, temiz su gibi, serin mahalle ve soğutulmuş şehir hakkı diye bir şey var. Yani bir mahallede, bir ilçede 500 metre arayla 10 derecelik, 15 derecelik fark varsa yani bunun bir tanesi Kadıköy'de Söğütlüçeşme'dir, örnek olarak veriyorum üzerinde çalıştığım için, burada yerel yönetimin bir eksiği var demektir ve bunu da bir hukuksal konu yapabiliyorsunuz. Dolayısıyla artık yurt dışında da bu kavramlar çok daha gelişiyor. Mesela "enerji yükü" diye bir kavram gelişiyor; yani çoğunluğun sabit gelirli, maaşlı çalıştığı bir ortamda eğer maaşınızın yüzde 6'sı, yüzde 7'si çekirdek enerjiye gidiyorsa ki bunun büyük bir bölümü elektriktir ve elektriğin de büyük bir bölümü aslında soğutma enerjisidir, özellikle Amerika'dan çok iyi biliyoruz derin dondurucu gibi yaparlar otellerini, evlerini, orada bir adaletsizlik oluşuyor. Ticari bina mahalleyi ısıttığı için sizin daha fazla elektrik enerjisi harcamanıza neden oluyor, bunlar çok rahat sorgulanabiliyor artık.

Dolayısıyla biz de hem sağlığı hem enerjiyi düşündüğümüzde... Klimayla ilgili yıllarımı anlattım. Bir cihaz demeye dilim varmıyor ama bir sistem olarak; kestiğimiz her ağaç, her ağaç bir soğutma etkisi yaratan sistemi yok ediyoruz demektir. Kadıköy, İstanbul milyonlarca ağaç kaybetti bu dönüşüm sırasında. Bunlara hep rantsal bakış açısı neden oldu; daha küçük evlere razı olup ağaçlarımızı korumalıydık. Neden? Çünkü ortalama bir ağaç, diyelim 35-40 senelik bir ağaç, topraktan eğer su bulursa, evapotranspirasyon dediğimiz yani topraktan suyu alıp gövdeden, yapraklardan, dallardan buharlaşma yoluyla soğutarak kenti 3 derece... Bakın, 3 derece çok büyük bir rakamdır, 3 derece soğutmada çok büyük bir maliyet karşılığıdır; 3 derece soğutur. Yani sizin evinizin önündeki her ağaç aslında bir klima olarak çalışır; yani kentsel ısı adası etkisinin panzehri, çözümü asla ve asla klima cihazı değildir. O zaman kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi gibi oluyoruz: Isıttıkça kent ısınıyor, soğuttukça kent ısınıyor; kent ısındıkça tekrar soğutmaya ihtiyaç duyuyorsunuz. Bunların... Yani klima, elektrik dediğin zaman eşittir karbondioksit, eşittir linyit, eşittir fosil yakıt, eşittir Akbelen'deki mücadele... Yani bunları buraya kadar götürmüyorsak...

İstanbul, 8 bin yıllık tarihi olan, birikimi olan bir kent. Burada yaşayanlar eğer bunu bu şekilde bir farkındalığa dönüştürürse pasif çözümler daha da öne çıkacaktır. Yani kentin içinde gölgeleme, ağaç, örtücüler yani bitkisel örtücüler, albedo etkisi dediğimiz renk faktörü... Yani inanın şey yapamıyorum, kirlenmeden dolayı benim oturduğum bölgede var, kocaman binalar yapıldı, simsiyah granit cephelerle kaplandı. Yani neden Bodrum'da beyaz, Datça'da beyaz? Yani mimar mı olmamız gerekiyor buna karar vermemiz için? Çok açık bir şekilde mahalleyi hep birlikte bu albedo etkisiyle ısıtıyoruz. Siyah bir arabanın üstü, ben dün ölçtüm, 70 derece; beyaz araba yan yanaydı, 50 derece, Kadıköy'de ölçtüm bunu. Yani birçok video çektiğimi zaten biliyorsunuz. Dolayısıyla yani tabii sadece bu güneşle olan ilişkimiz değil, yani üç yolla şey yapılıyor tabii biliyorsunuz: Radyasyon, konveksiyon ve kondüksiyonla ısı ışınım, iletim ve taşınımla dağıtılıyor ilişkimiz var ve her saniye bu ilişki içindeyiz, ısı alışverişi yapıyoruz. Dolayısıyla kentsel ısı adasının artıracağı her bir derece, her iki derece ki bunlar 10 derece, 15 dereceye kadar varıyor ciddi şekilde sağlığımızı tehdit ediyor.

Bir de tabii kentsel ısı adasının en önemli şeyi şu: Vücudun biyolojik yapısı itibariyle akşam, öğleden sonra işte 1-2 saat sonra kendini soğumaya hazırlıyor, beyin olarak hazırlıyor. Ama kentte gerçek öyle olmuyor. Akşam saat 17.00'den gece saat 22.00'ye kadar o yüksek sıcaklığa maruz kalıyoruz, esas sorun bu. Kısa süreli şeye vücut belki dayanıyor ama gece saat 22.00'ye kadar olan ısı... Gün boyunca bütün kompozit malzemeler, şehre boca ettiğimiz bütün materyaller, asfalt, metal, hepsi o ısıyı alıp tekrardan kente geriye veriyor ve biz yaklaşık 15 saat bu ısıya maruz kalıyoruz. Yani 2022 ile 2050 arasındaki enerji ihtiyacına, popülasyon artışına, nüfus artışına baktığınızda yaklaşık üç kat daha artacağı öngörülüyor. Dolayısıyla bu kentsel ısı adası konusu artık son derece önemli. Politikaların oluşturulması, akademinin ürettiği bilginin toplumsallaşması, yerel yönetimlerden bütçe alınması ve özellikle kentte yapılacak su çözümleri, otopark çözümleri, ağaçlandırma ve örtücülere bütçe ayrılması gibi önümüzde çok ciddi sorunlar bekliyor. Bunları umarım ileri zamanlarda farkındalığı artırarak; sivil toplum baskısıyla, kurumların, odaların, akademinin baskısıyla farkındalığını artırır ve daha serin kentler, mahalleler yaratmaya çalışırız. Belki bir iki tane soru olabilir, herhalde son beş dakikamız, altı dakikamız. Eğer soru varsa... Elvan'ın bir sorusu var.

O.T: Ben şeyi merak ediyorum; özellikle İstanbul'da biz bunu çok görüyoruz, son yıllarda doğru dürüst kar yağışları olmuyor. Ankara'da da aynı şekilde; ben genç çocukluğumu yaşadığım Ankara'yı bilirim, kar yağar ve günlerce de kalkmazdı. Bütün bunlar bu kentsel ısı adası etkisinin de bir yansıması galiba, değil mi?

R.Ç: Yani tabii, aslında mikroiklimi değiştiriyorsunuz bütün kentlerde; yani dediğiniz çok doğru. Yani aşağıdan, kışın bile aşağıdan yukarıya doğru yükselen havada antropojenik etki çok fazla olduğu için sıcaklık üretiyorsunuz. Isıtma var, trafikten gelen şeyler var... Yani bir inşaat kamyonunun egzoz çıkışında 400 derece sıcaklık var; yani bir düşünün trafikten gelen, emisyonlardan gelen sıcaklıkla yukarıya doğru çıktığınızda zaten karın aşağıya doğru inişinde... Yani işte dediğiniz gibi kaç senedir "İstanbul'da kar yağacak" diye bir pompalama oluyor ama tabii ki yağmıyor. Yani hem asit yağmurları hem ozon yer seviyesindeki ozonun oluşması gibi ciddi sağlık problemleri de kentsel ısı adası etkisiyle oluşuyor, sadece yazın değil tabii. Evet, ben burada kesebilirim.

G.E: Evet Remzi, çok teşekkürler. Ben dinleyicilerimize hemen belirtmek isterim: Remzi Çelik elinde ısı ölçer, sürekli her gün yollarda çeşitli alanlardaki ısı farklılıklarını ölçüyor ve bunu raporluyor. "Remzi Çelik" diye internette aradığınız takdirde onunla yapılmış olan söyleşilere, bilgilere ulaşmak mümkün. Ayrıca çok önemli bir de müjde verdi diye düşünüyorum programın başında; çünkü çok yakın bir zamanda bütün bunları sosyal medyada da etkin bir şekilde göreceğimiz, bilgileneceğimiz, bilgi alacağımız bir hale getirecek, oldukça geniş bir uzmanlar heyetinin katkısıyla. Değil mi Remzi?

R.Ç: Evet, şu anda gerçekten sağ olsunlar çok değerli akademisyenler, oda yöneticileri, odadan arkadaşlarımız, sivil toplumda çok önde olan arkadaşlarımız katkılarını esirgemeyecekler, öyle gözüküyor.

G.E: Sağ ol. Çok çok teşekkürler Remzi verdiğin bilgiler için.

R.Ç: Tabii Tuğçe Hocam da ekipten biri, siz de varsınız. Umarım çok güzel şeyler yapacağız.

G.E: Evet. Önümüzdeki programlarda da konuyu tekrar mutlaka ele alacağız ve detaylandıracağız; bugün sadece bir giriş yaptık. Daha önce de bir program yapmıştık; Açık Radyo'nun, Apaçık Radyo'nun başka programlarında da ele alınmıştı. Evet, bu hafta Altın Saatler programında konuklarımız Prof. Dr. Okan Tüysüz ve makine mühendisi arkadaşımız Remzi Çelik idi. Gelecek hafta yeni bir programda görüşmek dileğiyle, hoşça kalın.