Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Karacahisar Köyü'nden Esra Işık için başlatılan Adalet Nöbeti’ne katılan Ayişe Günay ile Akbelen ve Karacahisar’da köylülerin topraklarını savunma mücadelesini ve acele kamulaştırmaya karşı direnişlerini konuşuyorlar.
Ömer Madra: Evet, Apaçık Radyo’nun Açık Gazete'sindesiniz ve biraz önce sözünü ettiğimiz gibi bir konuğumuz var. Telefonla bağlanıyoruz. Karacahisar Köyü’nden Esra Işık için başlatılan Adalet Nöbeti’ne katılan aktivist Ayişe Günay ile birlikteyiz. Günaydın Ayişe Hanım, merhabalar.
Ayişe Günay: Günaydınlar, iyi yayınlar.
Ö.Ö.: Günaydın.
Ö.M.: Teşekkür ederiz. Katıldığınız için de çok teşekkürler.
A.G.: Ben de teşekkür ederim.
Ö.M.: Nasıl durumlar?
A.G.: Durum şöyle: Ben Akbelen ve Karacahisar’ın birleştiği sınırda yaşıyorum. Akbelen komşu köy; ben de Karacahisarlıyım. Şu anda köyümüze girilmek isteniyor. Esra kızımız da bu süreçte tutuklandı. Oysa hiçbir suçu yok. Köyümüze bir keşif için yabancı bir araç geliyor; o da “Neden köylüye sorulmadan keşif yapılıyor?” diye itiraz ederek toprağını savunuyor. Esra’nın suçu budur.
Ö.Ö.: Yani Karacahisar Köyü’ne, acele kamulaştırma kapsamında bir keşif heyeti geliyor ancak mahkeme süreci devam ederken bu ziyaret gerçekleşiyor. Bunun üzerine Esra durumu öğreniyor. Avukatının savunmasında da belirtildiği gibi, olaydan iki gün önce, durumu anlatmak için onların yanına gidiyor.

A.G.: Esra kızımız orada bunun resmi bir araç olduğunu bilmiyor yani bir keşif aracı olduğunu da bilmiyor. Mahkeme süreci hâlâ devam ederken “Neden acele ediyorsunuz, neden topraklarımıza giriyorsunuz?” diyerek köyümüz adına, memleketimiz adına kendini savunuyor. Esra’nın suçu budur; ben bu kanaatteyim.
Ö.M.: Evet, gelen aracın üzerinde herhangi bir açıklayıcı bilgi ya da belge de yok anlayabildiğimiz kadarıyla.
A.G.: O sırada orada değildim ama Akbelen’in sınırında, bizim köyün sınırında akşamüstü saat beşe kadar nöbet tuttuk; konuşmalar yaptık. Hatta ben de Akbelen yolunun ağzındaydım. Hava çok soğuktu ve yağmurluydu. Ben hem Karacahisar’da, hem de Milas’ta yaşıyorum. Akşamüstü yağmur başlayınca, sayımızın da azaldığını görünce “Artık gidelim” dedik. Saat beş olmuştu; beşten sonra çalışılmaz diye düşündük.
Biz beş altı kişi ayrıldıktan sonra orada birkaç kişi kaldı; Necla, kızı ve birkaç kişi daha. Benim köyüme girildiğini sonradan duydum. O sırada ben oradan ayrılmıştım. Sonrasında, şirket aracının köye girip keşif yaptığı söylenince, arkalarından gitmişler. Konu bu. Ben duyduklarımı aktarıyorum; o an orada değildim, kendim şahit olmadım. Olaylar duyduğuma göre bu şekilde gelişmiş.
Ö.Ö.: Sonra gece gözaltına alıyorlar, değil mi?
A.G.: Evet, evinden gözaltına almışlar. Ben de Necla Işık’tan duydum; onu aradım. Sabah da adliyeye, mahkemeye gittik. Olaylar bu şekilde gelişti.
Ö.M.: Kendisi de kelepçeli olarak yönlendiriliyor. Bu durum büyük bir tepki yarattı.
A.G.: Evet, biz de adliyeye gittik; ardından hastaneye götürüldüğünü duyduk. Hep kelepçeli gördük; çok üzüldük, çok ağladık. Masum bir kız; çünkü topraklarımızı savunuyor. Şöyle söyleyeyim: Bizim başka çaremiz yok. O kadar insan nerede yaşayacak, nereye gidecek? İki özel şirket, özellikle vurguluyorum, para kazanmak istiyor diye bu kadar köy talan edilemez, bu kadar köy elden gidemez. Konuşmamı sürdürmemi ister misiniz, yoksa sorularınızla mı devam edelim?
Ö.Ö.: İstediğiniz gibi konuşabilirsiniz.
Ö.M.: Tabii, tabii.
A.G.: İşte benim köyüm olsun, civar köyler olsun; Çamköy, Karacahisar… Toplam sekiz köy şu anda acele kamulaştırılmış durumda. Eşimin de, benim de arazilerimiz var; benimkiler babamdan kalan miras. O taraflara henüz girilmedi ama çevresinden giriyorlar; kimseye sormadan, köylüye danışmadan.
Bizim için para nedir ki? Para bugün var, yarın yok ama biz orada yıllardır yaşıyoruz; atalarımız orada. Annemin, babamın kemikleri o topraklarda. Biz bu toprakları nasıl terk ederiz, neden terk edelim? Köylerimizin yok edilmesi kimin yararına olacak? Bunu soruyorum: Kime faydası var? Bize bir açıklama yapılsın istiyoruz. Bizi yönetenlere soruyoruz: Bu kimin yararına? Vatandaşın mı, köylünün mü, memleketin mi, insanlığın mı, ağacın mı, zeytinin mi? Ama bir türlü cevap alamıyoruz.
Asla ve asla bu toprakları terk edemeyiz çünkü başka çaremiz yok. Biz bu topraklarda doğduk, atalarımız burada yatıyor. Bu yapılanların kimseye hayrı olmaz. Onlarca köy yok olursa, zaten zor durumda olan memleketimiz daha da sıkıntıya girer. Bu insanlar şehre gittiğinde nerede yaşayacak? Kiralar artacak, hayat daha da pahalanacak. Köylü üretmezse şehir de olmaz.
Biz hep ezildik. Eskiden beri söylüyorum: Çiftçinin değeri olmadı, köylünün değeri olmadı. Bu ülkede üretici, emekçi hep sömürüldü. Bu böyle olmamalı. İçim o kadar dolu ki… Dört yıldır bu mücadelenin içindeyim, topraklarımızı savunuyorum.
Her gün üzülüyoruz. Sabah kalkınca köylerimiz o kadar güzel ki; çam ağaçları, zeytinlikler, tarım arazileri… Kamulaştırılan yerler de ekilip biçilen topraklar. İnsanları hiç yerine koyuyorlar sanki. İnsanlar nereye gidecek, biz nerede yaşayacağız? Başka bir yeri asla kabul etmeyiz çünkü burası bizim vatanımız, memleketimiz, toprağımız.
Ö.Ö.: Evet, bir de galiba köylerinizde yaşanabileceklerin bir örneğini, Doruk maden işçilerinin Ankara’daki eylemlerinden de görebiliriz. Onlar da “Köylerimiz, topraklarımız alındı; madende çalışmaya zorlandık, başka bir hayat kalmadı” diyorlar. Üstelik şirketler ücretlerini de ödemiyor. Şu anda dokuz gündür açlık grevindeler. Yani ileride yaşanabilecekler aslında bunlar. Şirketler “istihdam yaratıyoruz” diyor ama…
A.G.: Yeniköy Termik Santrali’nin hemen arkasındayım. Benim köyüm çamlık bir alan; adını da oradaki tepeden, Karacahisar’dan alıyor. O tepenin arkasında yaşıyorum. Her yer çam ormanı, çok güzel bir yer. Ama bu termik santraller artık işlevini yitirmiş durumda. Günümüzde o kadar alternatif varken, başka ülkeler santralleri kapatmaya yönelirken biz hâlâ bunlarla yaşıyoruz. Oysa bu santraller hem çalışanlar, hem de bölgede yaşayanlar için zararlı.
Benim annem akciğer kanserinden vefat etti. Köyümüzde pek çok insan genç yaşta hayatını kaybediyor; çoğu akciğer kanserinden. Bir de sürekli bir toz bulutu var. Yazın Necla Işık’ın evine gittiğimde bunu çok net gördüm; her yer toz içindeydi, ağaçların yaprakları bile. O toz sadece yapraklara değil, insanların soluduğu havaya da karışıyor.
Biz bunu gördüğümüz, yaşadığımız için bu duruma “hayır” diyoruz. Çünkü yapılanların ne insanlığa, ne toprağa, ne ağaca, ne de ormana bir faydası var. Bu, ne bizim lehimize, ne de memleketimiz lehine bir durum. Bu yüzden kendimizi haklı görüyoruz çünkü haklıyız ve bu nedenle toprağımızdan vazgeçemeyiz.

Ö.Ö.: O yüzden de bir Adalet Nöbeti başlatıldı. İki gün önce başladı, değil mi? Esra’nın tutuklanmasının ardından başladı sanırım. Nöbeti biraz anlatır mısınız, nasıl devam ediyor?
A.G.: Adalet nöbeti, Akbelen ön yolunda, Karacahisar yolu sınırındaki birleşik alanda tutuluyor. Zaten bir süredir orada bekleniyordu; şimdi daha da kalabalıklaştı. Türkiye’nin dört bir yanından insanlar geliyor; Ankara’dan, İzmir’den… Sağolsunlar, bizi yalnız bırakmıyorlar. Biz de orada bekliyoruz. İşimizi gücümüzü bırakıp nöbetteyiz çünkü bu bir memleket, vatan meselesi.
Bundan sonra geri adım atmaya, pes etmeye niyetimiz yok; zaten atamayız. Hep söylüyorum, başka çaremiz yok. Benim köyümde örneğin ancak 10-15 genç santralde çalışıyordur. Peki, bir-iki yıl sonra bu santral tamamen kapanırsa, bu çocuklar toprak da giderse nerede yaşayacak, nereye gidecek? Bizim derdimiz bu.
Kimseyle bir derdimiz yok; herkes huzur içinde, barış içinde yaşasın istiyoruz. Kimseye karşı kinimiz, düşmanlığımız yok. Biz sadece kendi toprağımızı, yaşamımızı, özümüzü savunmak zorundayız.
Ö.M.: Evet, ben bir de şunu sorayım Ayişe Günay: Esra Işık hem mahkemeye kelepçeli olarak getiriliyor, ardından da tutukluluğunun devamına karar veriliyor. Bu nasıl bir tehlike oluşturuyor ki hem kelepçeli şekilde götürülüyor, hem de tutukluluğu sürdürülüyor?
A.G.: Gözdağı vermek, korkutmak, sindirmek istiyorlar. Amaç bu; biz gidelim, onlar da memleketi bir şekilde talan etsin. Ama Esra gider, başka Esralar gelir. Bakın ne diyorum: Biz asla pes etmiyoruz.
Ö.M.: Ondan dolayı Esra meselesini biz bu açıdan değerlendiriyoruz.
A.G.: Bundan sonra daha da çoğalacağız. Memleketimize ve halkın yararına olmayan her duruma karşı duracağız; demek istediğim bu. Bu memleketi sadece Esra savunmuyor. Esra biraz ön planda olduğu için susturulmak isteniyor ama biz her şeyin farkındayız.
Bazen söylüyorum: Biz köylüyüz diye, okumadık diye kimse bizi aptal sanmasın. İnsan okumasa da düşünerek, aklını kullanarak her şeyi öğrenir. Biz iyiye, güzele gitmek istiyoruz. Memleketimiz kötüye gitmesin, vatanımız talan edilmesin istiyoruz.
Bu sadece bizim köyün meselesi de değil. Geçenlerde, Esra’nın mahkemesi günü, İzmir Seferihisar’dan iki arkadaş geldi. Ağlayarak bana telefonlarından gösterdiler: “Bu memlekete kıyılır mı? Bizim orada da maden aranacak,” dediler. İnsanlar hep yerleşim alanlarını bulup, sonra insanları evlerinden, hayatlarından koparmak istiyorlar. Böyle bir şey olmaz, olmamalı. Buna karşı durmak bizim en doğal hakkımız.

Ö.M.: Evet, Esra Işık’ın da zaten yıllar öncesinden simgeleşmiş bir fotoğrafı vardı. Yanlış hatırlamıyorsam, zeytin ağacına sarılmış hâliyle hafızalara kazınmış, unutulmaz bir kareydi.
A.G.: Şöyle söylemek istiyorum: Esra’nın bu memlekete faydalı bir davranışta bulunurken, elleri kelepçeli şekilde getirilmesi kadar incitici bir şey yok. Bu, benim memleketimde olmamalı. Barış içinde, güzellik içinde yaşamak varken, genç bir kız neden böyle muamele görür, anlamıyorum. Bu bir akıl tutulması. Bu çocuk ne yapmış? Toprağını savunmuş. Gidecek yeri yok. Bugün 100 liraya aldığımız domates, bu köyler yok olursa daha da pahalanacak; geçim daha da zorlaşacak. Esra sadece bunu savunuyor: yaşamımızı, toprağımızı. Başka bir suçu, günahı yok. Bu yüzden o kelepçe Esra kızımıza hiç yakışmadı. Böyle bir durumun memleketimde yaşanıyor olması gerçekten akıl tutulması.
Ö.M.: Ayişe Hanım çok teşekkür ederiz.
A.G.: Ben de teşekkür ederim. İyi yayınlar diliyorum.
Ö.Ö.: Kolay gelsin.
A.G.: Teşekkür ederim, sizlere de kolay gelsin. Çok teşekkür ederim, sağolun. İyi yayınlar.
Ö.Ö.: Teşekkürler.


