Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Kolombiya’daki Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma Konferansı’nı yerinden takip eden Ümit Şahin ile zirvede öne çıkan gelişmeleri, alternatif küresel iş birliklerini ve fosil yakıt karşıtı mücadelenin yeni yönünü konuşuyorlar.
Ömer Madra: Evet, biraz önce Al Gore’un daha önce yaptığı “Biz çok kalabalığız, biz çoğunluğuz; bu yüzden kazanacağız” vurgusunu içeren iklim mücadelesi konuşmalarından birini dinledik. Şimdi ise Ümit Şahin ile Kolombiya’daki alternatif zirve de dahil olmak üzere neler olup bittiğini kendisinden dinleyeceğiz. Merhaba Ümit.
Ümit Şahin: Merhaba.
Özdeş Özbay: Selamlar, günaydın.
Ö.M.: Günaydın. Senin için günaydın değil tabii ama...
Ü.Ş.: Evet burada gece yarısı; şu anda saat 00:30.
Ö.M.: 00:30 değil mi?
Ü.Ş.: Evet.
Ö.M.: Peki, Kolombiya’da neler olup bittiğini bize özetler misin lütfen? Son derece alışılmadık bir durum yaşanıyor. Bildiğimiz COP’lara alternatif olarak da düşünülebilecek bir toplantı var. 50’den fazla ülkenin yer aldığı; en büyük kirletici ülkelerin ise neredeyse hiç bulunmadığı, buna rağmen önemli bir alternatifin doğduğu bir süreç söz konusu. Neler oldu, neler yaşanıyor?
Ü.Ş.: Evet, ben Perşembe akşamından beri buradayım; Kolombiya’nın Santa Marta kentindeyim. Konferans dizisi Cuma günü başladı; bugün hükümetler arası zirve başlıyor, yarın da devam edecek. Dolayısıyla beş, hatta altı gün süren oldukça yoğun bir konferans sürecinden söz ediyoruz.

Önce bunun ne olduğunu çok kısa tanımlayayım. Sizin de söylediğiniz gibi bu, Fosil Yakıtlardan Çıkış Konferansı ya da daha tam adıyla Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma Birinci Uluslararası Konferansı. Tarihte ilk kez fosil yakıtlardan uzaklaşmaya odaklanan bir konferans düzenleniyor. Ancak burada sürekli vurgulanan bir nokta var: Fosil yakıtlar yalnızca iklim krizi açısından değil, pek çok sorunun da temelinde yer alıyor. Bu nedenle mesele sadece iklim kriziyle sınırlı değil; farklı mücadeleleri birleştiren yeni ve önemli bir adım olarak görülüyor. Hatta burada sık sık “yeni bir mücadele tarihi yazılıyor” yorumları yapılıyor.
Peki bu süreç nereden çıktı? Kolombiya neden böyle bir konferansa ev sahipliği yapıyor ve neden Santa Marta seçildi? Kısaca onu da anlatayım.
İklim politikaları açısından bakıldığında, yaklaşık 25 yıl boyunca fosil yakıtlardan doğrudan söz edilmeden yalnızca emisyon azaltımı konuşuldu. İlk kez 2021’de Glasgow’daki COP26’da kömürün azaltılması ifadesiyle fosil yakıtlara değinildi. İki yıl sonra, 2023’te Dubai’deki COP28’de ise “fosil yakıtlardan uzaklaşma” ifadesi resmi kararlara girdi. Yani elimizde artık adil, kademeli ve hakkaniyetli bir geçişi ifade eden bir çerçeve var. Kolombiya’daki bu toplantı da bu kararın ardından yapılan ilk uluslararası buluşma olma özelliğini taşıyor.
Kolombiya’nın bu sürece girişi aslında daha önceye dayanıyor. 2020’den bu yana gündemde olan Fosil Yakıtların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması girişimine geçen yıl katıldılar. Bu girişimde 18 ülke var ve Kolombiya, ada ülkesi olmayan az sayıdaki üyeden biri. Aynı zamanda bu ülkeler arasında fosil yakıt ihracatçısı olan tek büyük ülke. 2022’de Gustavo Petro hükümetinin göreve gelmesiyle birlikte, ülke ekonomisini fosil yakıtlardan arındırma yönünde ciddi adımlar atıldı ve bu sürecin öncülüğü üstlenildi.
Peki neden Santa Marta? Başkent Bogotá yerine özellikle burası seçilmiş. Santa Marta, Karayip kıyısında, yaklaşık yarım milyon nüfuslu bir şehir. Tarihsel olarak da önemli; Güney Amerika’daki en eski İspanyol sömürge kentlerinden biri ve 1525’te kurulmuş. Ama daha da önemlisi, burası Kolombiya’nın kömür ihracatının ana limanlarından biri. Ülke son yıllarda kömür ihracatını artırarak dünyanın en büyük beş ihracatçısından biri haline geldi. Türkiye’nin de Rusya’dan sonra en çok kömür ithal ettiği ülkelerden biri Kolombiya. Bu nedenle Santa Marta, kömürden çıkışın sembolü olarak seçilmiş durumda.
Ayrıca şehir, yerliler tarafından kutsal kabul edilen Sierra Nevada de Santa Marta Dağı’nın eteklerinde yer alıyor. Bu bölge fosil yakıt aramalarına kapalı olsa da çevresinde çok sayıda kömür madeni bulunuyor. Dolayısıyla mekân seçimi hem sembolik, hem de politik bir anlam taşıyor.
Bu girişimin COP süreçlerini zayıflatıp zayıflatmadığı da tartışılıyor. Ancak organizatörler bunu farklı açıklıyor: COP’lar tüm ülkeleri kapsadığı için karar alma süreçleri yavaşlıyor ve fosil yakıtlardan çıkış konusunda ilerleme zorlaşıyor. Buna karşılık burada, en büyük kirleticilerin yer almadığı daha istekli ülkelerden oluşan bir koalisyon oluşturuluyor. Amaç, küçük bir grupla başlayıp zamanla genişleyen bir hareket yaratmak.
Buna örnek olarak da kara mayınlarının yasaklanması süreci veriliyor: Başlangıçta az sayıda ülke öncülük etmiş ancak zamanla küresel ölçekte etkili bir anlaşmaya dönüşmüş. Fosil yakıtlardan uzaklaşma sürecinin de benzer şekilde ilerleyebileceği düşünülüyor.
Ö.Ö.: Hatta hızlı bir gelişme sağlandığını da söyleyebiliriz. Yanlış hatırlamıyorsam, başlangıçta yaklaşık 24 ülke vardı; bugün ise henüz resmi olarak imzalamamış olsalar bile sürece destek veren ülke sayısı 50’nin üzerine, yaklaşık 54’e ulaşmış durumda. Yani en azından bu girişime yönelik hızlı bir destek artışı söz konusu.
Ü.Ş.: Evet, doğru. Burada yalnızca fosil yakıtların yayılmasının önlenmesi anlaşmasının imzacıları yok; 50’den fazla ülke yer alıyor. Bunun yanı sıra gözlemci olarak katılanlar ve süreci izlemek isteyen farklı aktörler de bulunuyor.
Ö.Ö.: Mesela Türkiye'nin konumu ne? Yani gözlemci mi ya da...
Ü.Ş.: Hayır, bayağı Türkiye burada konferans katılımcısı olarak yer alıyor. Çok üst düzey bir katılım söz konusu değil; zaten pek çok ülke de bakan düzeyinde temsil edilmiyor. Bakan gönderen ülkeler var ama çoğunluk daha çok bürokrat düzeyinde katılmış durumda. Türkiye’yi de İklim Değişikliği Başkan Yardımcısı Mehrali Ecer temsil ediyor; şu anda listede onun ismi yer alıyor.
Ö.Ö.: Ama Türkiye henüz bu anlaşmanın imzacısı değil, değil mi?
Ü.Ş.: Hayır, değil. Zaten bu girişimin şu an için sadece 18 üyesi var; onun dışında hiçbir ülke henüz resmi olarak bu anlaşmanın imzacısı değil. Ama bu konferans, bahsettiğim Fosil Yakıtların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması girişiminden çok daha geniş bir çerçeveye sahip. Aslında o girişimden doğmuş olsa da zamanla fosil yakıtlardan uzaklaşma odağında çok katmanlı bir konferans dizisine dönüşmüş durumda.

Uzaktan bakıldığında daha çok “kaç ülke katılıyor, devletler ne yapıyor” gibi bir çerçevede algılanabilir ama konferansın kurgusu böyle değil. Program Cuma günü başladı ve altı gün sürüyor; bunun sadece son iki günü hükümetler arası zirveye ayrılmış.
İlk iki gün, 24 ve 25’inde, akademik konferans gerçekleştirildi. Ben de bu bölüme davetli olarak katıldım. Dünyanın farklı yerlerinden üniversitelerden, düşünce kuruluşlarından ve araştırma merkezlerinden yaklaşık 400 akademisyen ve araştırmacının yer aldığı oldukça geniş ve derinlikli bir buluşmaydı.
Pazar günü “Halkların Zirvesi” yapıldı; aslında onun hazırlıkları da Cuma ve Cumartesi günlerinden başladı ancak asıl büyük buluşma Pazar günü gerçekleşti. Ardından Pazartesi günü çeşitli toplantılar devam etti ve öğleden sonra, bu dört günün kapanışı büyük bir yürüyüş ve gösteriyle yapıldı.
Ö.M.: Ben de o yürüyüşü soracaktım.
Ü.Ş.: Yürüyüş çok kalabalık değildi; birkaç yüz kişilik bir katılım vardı ama oldukça coşkulu geçti. Dolayısıyla akademik konferansla başlayıp yürüyüşle kapanan; arada Halkların Zirvesi’nin yer aldığı, bunun dışında da sayısız küçük toplantının yapıldığı — yerel yönetimlerin, farklı grupların kendi aralarında bir araya geldiği — oldukça geniş katılımlı bir zirveden söz edebiliriz.
Bu süreç, şimdi devletler arası toplantıyla nihayete erecek. Anlatılacak çok şey, çok sayıda anekdot var. Örneğin dün sabahki bir toplantı bence oldukça dikkat çekiciydi. Orada María Susana Muhamad da yer aldı. 2022 ve 2023’teki COP zirvelerinde yaptığı etkileyici konuşmalarla öne çıkan Muhamad, burada izlediğim panelde de son derece çarpıcı bir değerlendirme yaptı. Fosil yakıt ekonomisinin, günümüz dünyasındaki savaşlar, emperyalizm ve küresel güç ilişkileriyle nasıl iç içe geçtiğini oldukça güçlü bir şekilde anlattı.
Ö.M.: Ben de tam onu soracaktım zaten, pardon sözünü kestim. Bu en kritik noktalardan biri, belki de birincisi: Fosil yakıt endüstrisinin savaşlardan büyük ölçüde beslenmesi, yükselen petrol fiyatlarından ve çatışmalardan sınırlı sayıda şirketin ciddi kârlar elde etmesi ve bu döngünün devam etmesi. Buna karşı ne tür tartışmalar yürütülüyor, neler konuşuluyor?
Ü.Ş.: O zaman oraya geçeyim. Bu konu aslında pek çok yerde tartışıldı; akademik konferansta da ele alındı ama en geniş haliyle Pazar günkü Halkların Zirvesi’nde konuşuldu. Tüm büyük toplantılar, aralarda farklı mekânlar da olmakla birlikte Magdalena Üniversitesi’nde yapıldı. Bir devlet üniversitesi olan kurum, aynı zamanda düzenleyiciler arasında yer alıyor ve destek veriyor.
Halkların Zirvesi’nin açılışına dair bir not ileteyim: Aktivistler aylardır bu zirve için çalışıyordu ancak ciddi bir sorunla karşılaştılar. Katılımcıların büyük bölümü Avrupa ve Latin Amerika’dan geldi; ABD, Kanada ve Avrupa’dan da yoğun katılım vardı. Buna karşın Afrika’dan yalnızca iki kişi vize alıp gelebildi, Asya’dan ise çok sınırlı sayıda katılımcı vardı. Düzenleyici Kolombiya hükümeti olmasına rağmen ortaya çıkan bu vize sorunu —başvuranların büyük kısmının vize alamaması ya da süreci yetiştirememesi— ciddi biçimde eleştirildi. Yine de buna takılmadan, ortaya çıkan sonuçların konuşulması gerektiği vurgulandı.
Filistin meselesi de savaş bağlamında sürekli gündemdeydi. Askeri sistemlerin, silahlanmanın ve savaşların fosil yakıtlarla nasıl beslendiği sık sık dile getirildi. Aynı şekilde İran’a yönelik saldırılar da tartışmaların önemli başlıkları arasındaydı.

Zirvenin açılışının ardından Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği İklim Değişikliği Özel Raportörü Eliza Morgera bir konuşma yaptı. Ardından “Emperyalizm, Savaşlar ve Fosil Yakıtlar” başlıklı bir oturum gerçekleştirildi. Bunun sonrasında zirveyi oluşturan çok sayıda grup —yerli halklar, sendikalar, işçiler, kadın ve toplumsal cinsiyet grupları, gençlik, inanç ve eko-spiritüel platformlar, Afrika kökenliler (afro-descendant), çiftçiler ve köylüler— kendi aralarında hazırladıkları metinleri sundular. Her gruba yaklaşık üç-dört dakikalık süre verildi.
Bu tartışmalardan çıkan ortak çerçeveyi şöyle özetleyebilirim: Fosil yakıtlar yalnızca enerji sektörüyle sınırlı değil. Tarımda kullanılan gübre ve pestisitlerden plastiklere, tüm petrokimya ürünlerine kadar geniş bir alan fosil yakıtlara bağlı. Dolayısıyla mesele sadece emisyonlar ya da enerji kaynaklı emisyonlar değil; başta tarım olmak üzere birçok sektörü kapsayan yapısal bir sorun.
Plastik ve petrokimya vurgusu sürekli tekrarlandı. Fosil yakıtların çıkarılması, yakılması ve sanayide kullanılması yalnızca iklim değişikliğine yol açmıyor; aynı zamanda hava, su ve toprak kirliliğine, yerel halkların topraklarından edilmesine, geçim kaynaklarının yok olmasına, ormansızlaşmaya ve ekosistemlerin tahribine neden oluyor.
Bir sunumda verilen çarpıcı bir veri de şuydu: Afrika’daki yağmur ormanlarının yaklaşık %40’ında, Latin Amerika ve Asya’daki yağmur ormanlarının ise yaklaşık %20’sinde petrol ve diğer fosil yakıt arama ruhsatları ya da mevcut çıkarım faaliyetleri bulunuyor. Bu durum, ekosistemler üzerindeki yıkımın boyutunu açıkça ortaya koyuyor.
Tüm bu süreçlerin yalnızca iklim krizini derinleştirmekle kalmadığı; sağlık sorunlarına, ölümlere, su krizine ve tarım arazilerinin kullanılamaz hale gelmesine yol açtığı da vurgulandı.
Bir diğer önemli vurgu ise şuydu: Fosil yakıtlar yalnızca çevresel yıkımı değil, aynı zamanda silahlanmayı ve savaşları da besliyor. Fosil yakıtlar olmadan mevcut savaş teknolojilerinin sürdürülebilir olmayacağı, savaşların da büyük ölçüde bu kaynakların paylaşımı üzerinden şekillendiği ifade edildi. Bu nedenle savaş karşıtı hareketlerle fosil yakıt karşıtı mücadelenin birleşmesi gerektiği sıkça dile getirildi.
Bu bağlamda, Gustavo Petro’nun İsrail’e yönelik fosil yakıt ambargosu uygulaması ve kömür ihracatını durdurması önemli bir örnek olarak gösterildi. Bunun insan hakları normlarıyla uyumlu bir adım olduğu ve yaygınlaşma ihtimalinin rahatsızlık yarattığı ifade edildi. Ardından İspanya’nın da benzer bir karar aldığı belirtildi.
Son olarak, iklim politikalarında sıkça kullanılan “dekarbonizasyon” kavramına da eleştiri getirildi. Aslında “dekarbonizasyon” yerine “defosilizasyon” demenin daha doğru olduğu; çünkü sorunun yalnızca karbon değil, doğrudan fosil yakıt bağımlılığı olduğu vurgulandı.
Ö.M.: Evet, onu ben de çok önemsedim.
Ü.Ş.: Ben de bu “çıkış” lafını pek sevmemeye başladım. Sürekli “çıkış” diyoruz ama nereden çıktığımız belli değil. Belki de “fosil yakıtları bırakmak” demek daha doğru; hani sigarayı bırakmak gibi. Yani fosil yakıtları bırakmak, bütün bu sorunlarla ve bunların ilişkili olduğu emek ve doğa sömürüsüyle, sömürgecilikle, emperyalizmle, savaşlarla ve soykırımla mücadele etmek için hayati öneme sahip.
Bir de şöyle bir vurgu vardı: Az önce bahsettiğim Birleşmiş Milletler özel raportörü Elisa Morgera bir hukukçu olarak, paneldeki diğer hukukçularla birlikte sürekli aynı noktayı vurguladı. İnsan haklarının bu mücadeledeki önemi çok büyük çünkü insan hakları, bütün devletlerin uymak zorunda olduğu normlar ve kurallar bütünü yani opsiyonel değil. İnsan haklarına uyup uymamak gibi bir seçim yapılamaz.
Ö.M.: Tercih lüksü yok değil mi?
Ü.Ş.: “Tercih lüksü yok; bu bir zorunluluk.” Dolayısıyla özellikle bu… Mahkeme en son karar verdi ya, uluslararası… Hangi mahkemeydi?
Ö.M.: Uluslararası Adalet Mahkemesi.
Ü.Ş.: Uluslararası Adalet Mahkemesi’nin verdiği son kararda, fosil yakıtların terk edilmesinin aslında insan hakları açısından bir zorunluluk olduğu ve bu kararın devletleri bağladığı sürekli vurgulandı.
Bir de ekstraktivizm notunu ekleyeyim: Ekstraktivizm meselesi yalnızca fosil yakıt çıkarımıyla sınırlı değil. Doğayı tahrip eden, geçim kaynaklarını ve insanların yaşadıkları yerleri yok eden her türlü madencilik faaliyeti de bu kapsamda değerlendiriliyor. Bu nedenle ekstraktivizm mantığından çıkılması gerektiği de sürekli dile getirildi.
Ö.M.: Ben de bir şey ilave edeyim, izninle. Bu noktada Jonathan Watts’ın 27 Nisan tarihli The Guardian’da yayımlanan bir değerlendirmesi vardı. Temiz enerjiye geçişin, yerli topraklarını tahrip eden bir hafriyat faaliyetini meşrulaştırmak için asla gerekçe olamayacağını vurgulayan yerli toplulukların görüşlerine yer veriliyordu.
Ayrıca Uluslararası Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü’nün (IISD) 2024 araştırmasına göre, fosil yakıtlar dünya genelinde 1,2 trilyon dolar kamu desteği alırken, temiz enerjiye verilen destek yalnızca 254 milyar dolar seviyesinde kalmış yani yaklaşık beş katlık bir fark söz konusu. Bu durumun mutlaka sona erdirilmesi gerektiği ifade ediliyor.
Brezilya’nın Amapá eyaletinden gelen yerli bir kadın da şunu söylüyor: “Bu hafriyatçılar geldiğinde yalnızca doğayı yok etmekle kalmıyorlar, aynı zamanda bizim yaşam biçimimizi de ortadan kaldırıyorlar.” Bu da konferansta dile getirilen önemli tespitlerden biri.

Ü.Ş.: Evet, çok kısa da akademik konferanstan bahsedeyim. Ben iki gün boyunca tamamına katıldım ve gerçekten ilginçti. Şöyle düşünülebilir: Bugüne kadar daha çok fosil yakıtları neden bırakmamız gerektiğini, bunun neden zorunlu olduğunu; iklim değişikliğinin etkilerini, emisyonları vs. konuştuk. Bu konferansta ise bunların hiçbiri konuşulmadı.
Yani iklim değişikliğinin önemi nedir, fosil yakıtlardan çıkmak gerekir mi, ne zaman çıkılmalı gibi sorular gündemde değildi. Konuşulan şey şuydu: Fosil yakıtları terk etmenin önündeki engelleri nasıl ortadan kaldırırız? Bunun önünde hangi politik, ekonomik ve teknik engeller var ve bunları nasıl aşabiliriz?
Toplam 18 çalışma grubu vardı. Ben bunlardan “yol haritası mimarisi” grubuna katıldım; ayrıca kısmen fosil yakıtları terk etme politikaları grubuna da dahil oldum. Oldukça derinlikli ve detaylı sunumlar yapıldı, ardından çalışma grupları kendi aralarında tartışmalar yürüttü.
Örneğin; çok önemli başlıklardan biri yatırımcı-devlet anlaşmazlıklarıydı. Diyelim ki yabancı bir şirket gelip bir kömür santrali kurmuş; siz fosil yakıtlardan uzaklaşma politikası kapsamında bu santrali kapatıyorsunuz. Bu durumda şirket tahkime gidiyor.
Ö.Ö.: Tahkime gidip tazminat talep ediyor, değil mi?
Ü.Ş.: Evet, tahkim. Bu nasıl çözülecek? Bir grup iki gün boyunca uzun uzun bunu tartıştı. Bir başka grup petrokimya sanayisinin ne olacağını, bir başka grup sıfır karbonla nasıl zenginlik yaratılacağını, bir diğeri kamu işletmelerinin nasıl dönüşeceğini ele aldı. Emek dönüşümü, sağlık etkileri ve sağlık sisteminin nasıl dönüşeceği gibi başlıklar da çalışıldı.
Sonuçta 12 maddeden oluşan “Action Insights” yani “Eylem Öngörüleri” denebilecek bir çıktı hazırlandı. Bunların detaylarını belki daha sonra Açık Yeşil’de konuşuruz. Elimizde akademik konferanstan çıkan 12 ayrı doküman ve bunların bir özeti var.
Bunun dışında iki belge daha var. Biri Halkların Zirvesi’nin bildirgesi; o da yaklaşık 20 sayfalık, son derece detaylı bir metin. Bugün de biraz önce bir mail geldi: Kolombiya ve Hollanda’nın ortak hazırladığı, fosil yakıtlardan uzaklaşmaya ilişkin ulusal hükümetlerin tutumlarını özetleyen bir rapor yayımlandı.
Burada da çeşitli öneriler var ama bana en önemli gelen nokta şu: Fosil yakıtlara ilişkin yeni bir anlaşma yapılmasının önemi vurgulanıyor. Sanki yavaş yavaş Paris Anlaşması’ndan ve genel iklim anlaşmalarından, doğrudan fosil yakıtlardan uzaklaşmaya odaklanan anlaşmalara doğru gidiliyor gibi bir durum var.
Bunun ne kadar mümkün olacağını, kaç yıl içinde gerçekleşebileceğini bilmiyorum ama şunu söyleyerek bitireyim: Santa Marta’da bu anlamda gerçek bir tarih yazılıyor. Bu konferansların ve konferans dizilerinin her yıl tekrarlanması, oluşturulacak çalışma gruplarının da yıl boyunca çalışmaya devam etmesi planlanıyor. Amaç, fosil yakıtları terk etmenin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmak. Tabii bugün María Susana Muhamad’ın söylediği çok önemli bir şey vardı: Asıl büyük engel siyasi engel; iktidarların oluşturduğu engel. Şimdi bunu nasıl ortadan kaldıracağımızı konuşmamız gerekiyor.
Ö.M.: Evet, yani tarihî bir an yaşadığımız da açık. Geri dönüşü olmayan noktaya, Apaçık Radyo’nun internet sitesinde de yer alan takvime bakılacak olursa, üç yıldan biraz fazla bir süre kaldığını görmek mümkün. Dolayısıyla bir yandan böylesi belgelerin itinayla hazırlanması gerekirken, diğer yandan da elimizi oldukça çabuk tutmamız gerektiği de ortada.
Ü.Ş.: Son bir şey söylemek istiyorum: Keşke burada Akbelen’in ve Türkiye’de fosil yakıtlara karşı yürütülen diğer hareketlerin temsilcileri de olsaydı. Umarım bundan sonraki süreçlerde katılabilirler çünkü buradaki dayanışmanın parçası olmak ve bu bilgi ile deneyim paylaşımının içinde yer almak gerçekten çok önemli. Onu da unutmadan söyleyeyim. Açık Yeşil’de biraz daha detaylı konuşuruz.
Ö.M.: Çok teşekkür ederiz.
Ö.Ö.: Çok teşekkür ederiz.
Ö.M.: Gayet acil durumu da ortaya koyan bir konuşma yaptık. Geri kalanını daha sonra devam ederiz. Bu arada takvime bakıyorum; geri dönüşü olmayan noktaya 3 yıl 85 gün 9 saat kalmış durumda.
Ü.Ş.: Ama bence fosil yakıtlardan uzaklaşmak ve onları terk etmek de artık geri dönülmez bir yola girmiş durumda.
Ö.M.: Kesinlikle öyle. Çok teşekkürler, görüşmek üzere.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


