Yirmili Yaşlarda Var Olma Pratikleri: Çalıkuşu Programı

Açık Alan
-
Aa
+
a
a
a

Açık Alan'ın bu bölümünde Çalıkuşu Grubu'na kulak veriyoruz! Vardal Caniş yirmili yaşlarının başındaki üç genç üreticiyle bir araya geliyor: Doğa Batır, Benay Tunç ve İlkay Helin Akkaya. Mimar Sinan’dan Galatasaray’a, Ankara’dan İstanbul’a uzanan bu sohbette; kolektif üretimin iyileştirici gücünü, "sokak kedisi" direnciyle hayata tutunma çabasını ve İstanbul’un bir mekan olmaktan çıkıp bir karaktere dönüşme hikayesini konuşuyorlar.

""
Yirmili Yaşlarda Var Olma Pratikleri: Çalıkuşu Programı
 

Yirmili Yaşlarda Var Olma Pratikleri: Çalıkuşu Programı

podcast servisi: iTunes / RSS

V. C: Merhabalar, Çalıkuşu programına hoş geldiniz. Ben Vardal Caniş. Bu programda hayatta kalma ve var olma pratiklerimiz hakkında konuşacağız. Yirmilerin başında nasıl var oluyoruz? Arkadaşlarım Doğa, Benay ve İlkay şimdi kendilerini tanıtacaklar.

D. B: Merhaba, ben Doğa. 23 yaşındayım. Bir süredir Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde resim eğitimi alıyorum. Alanım resim olmasına karşın üretim pratiğim genellikle çizgi roman ve illüstrasyon üzerinden şekilleniyor. Grafik ve baskı sanatlarını da işlerimi güçlendirecek araçlar olarak kullanıyorum. Bunların dışında arkadaşlarımla birlikte fanzin basıyoruz ve sosyal üretim alanları kurmaya çalışıyoruz. Bunlardan bazıları kulüp projeleri olabiliyor. Bazen sanatçı asistanlıkları yapıyorum. Kısaca böyle tanıtabilirim sanırım.

B. T: Merhabalar, ben Benay. 22 yaşındayım. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde resim okuyorum. Üretim pratiğimi aslında bu süreçte daha komün bir şekilde devam ettirdiğimi söyleyebilirim. Bu noktada da yolum Doğa, Caniş ve İlkay ile kesişti diyebilirim. Resim ve dil üzerine işlerle ilgileniyorum, üretim yapıyorum. Bunun yanı sıra basılı yayınlarla da çok fazla ilgileniyorum. Doğa'nın söylediği gibi "Kıymık" diye bir fanzinimiz var, onunla beraber çalışıyoruz. Aynı zamanda okulun kulüplerinden biri olan İllüstrasyon Kulübü'nde de görev alıyorum. Bu şekilde aslında.

İ. H. A: Merhaba, ben İlkay. 24 yaşındayım. Taze bir Galatasaray Sosyoloji ve İletişim mezunuyum. Okumayı ve yazmayı seviyorum ve bunları da bir üretim pratiğine dönüştürdüğüm bir kitap kulübüm var. Aynı zamanda kurumsal bir şirkette stajyerim.

V. C: Yani sizi bu program buluşturmuş gibi dursa da aslında kendi içinde üretimleriniz var ve buralardan yakın olduğunuz için şu an bu programı yapıyoruz. Üretme motivasyonlarınız nedir? Türkiye gibi bir ülkede bazen zorlanıyoruz. Sizi burada tutan şey, sürdürmeye devam eden şey nedir? Bunu öğrenmek isterim.

D. B: Ya üretme motivasyonu spesifik olarak bir yerden geliyor diyemeyeceğim sanırım ama en temelinde biraz kendini tanıma, dünyayı tanıma, nereden ne yaptığını anlayabilme olabilir sanırım benim için.

B. T: Ben de kendini tatmin etme diyebilirim aslında. Yani oluşturduğum şey, sonuç çıktı beni tatmin ediyorsa bu benim aslında üretim motivasyonum oluyor diyebilirim.

İ. H. A: Benim üretim motivasyonum biraz daha iletişim kurmak gibi bir yerden geliyor. Yani aslında insanlara ulaşmak ve onlardan geri dönüt almak beni çok motive ediyor ve kendi üretim sürecim de aslında böyle bir iletişim açlığından başladı diyebilirim. Özellikle bu kitap kulübü için de aynı şeyi söyleyebilirim; bir araya gelmek ve iletişim kurmak ihtiyacı hissettiğim için de öyle bir şeye atıldım.

V. C: Şey çok zor olabiliyor; yani bir şeyi sürdürmek, devam ettirmek. Tamam bir şey yapmak heyecan verici ama onu sürdürmek için gerekli gücü toplamak zor. Sanırım şu zamanlarda böyle çok fazla ağzımızda da var ya "kolektif olmak" vesaire. Sizi burada bir araya getiren şey o dayanışma mı? Tek başınıza olsaydınız üretimlerinize devam etmekte ne kadar sürdürebilirdiniz?

D. B: Ya bu işin başında bence bazı küçük sınavlar oluyor. Bunlardan bir tanesi senin kendine verdiğin sınavlar oluyor. Yani çevreye maruz kalıp bir şeyleri anlamaya çalıştığını hissettiğin zaman o üretime dökmeye çalışıyorsun ve o üretimi yapmak için en temelinde belli bir cesarete sahip olman gerekiyor. Kendinle yüzleşiyorsun. Tamam, yaptın bir şekilde üretimini; bundan sonra da paylaşmaya cesaretin olması gerekiyor. Eğer korkmayıp bir şeyleri paylaşırsan ve bu seni gücendirmezse, çekinmezsen ve doğru bir kitleyle buluşursan artık bu kolektif üretim olan bir alana gidiyor. Orada da eğer şanslıysan yanında durmak isteyeceğin ve dinlemek isteyeceğin insanlarla karşılaşıyorsun bence.

İ. H. A: Sürdürülebilirlik konusunda mesela gerçekten insanlara ulaşmak ve insanlara ulaştığımı duymak beni gerçekten fişekliyor. Ben mesela tek başıma olsam ve yorum almasam, bir geri dönüş almasam bu kadar üretmek için çaba gösterir miydim ve hevesli olur muydum bilmiyorum.

B. T: Yani bence komünitede en önemli şeylerden biri, o komünitede olan insanlarla aynı dili konuşuyor olabilmen. Çünkü o senin bu süreklilik muhabbetinde bence en çok bu sürece, sana yardım edecek unsur oluyor bence aynı dili konuşmak. Çünkü her şeyi bir noktada sana daha rahat yaptıracak bir alan açıyor o kişiler. Ben böyle düşünüyorum.

D. B: Bazen de böyle tam kendinin farkında olmadığın zaman hani böyle şey olur; resme çok yakından bakarsın da ne yaptığını anlamazsın da böyle biraz uzaklaşıp "Ya ben bunu yapıyordum galiba," dersin ya. Aynı zamanda yanında yürüdüğün insanlar da eğer senin uzun bir sürecine tanıklık ediyorlarsa, senin nereye gidip nereden geldiğini bazen senden daha iyi görebiliyorlar. O yüzden İlkay'ın dediği geri dönüş alma kısmı da çok önemli gibi.

V. C: Bana söylediğin şey biraz şöyle geldi: Birbirimizin deniz feneri oluyoruz. Bir yere kadar gitsek, açılsak da sanki yolu bulmak için orada arkadaşın var ve senin tarihine tanıklık etmiş bir arkadaşın var. Yolu bulmak için birilerini tutmamız gerekiyor gibi hissettim.

D. B: Kesinlikle katılıyorum. Bu dünyadaki en kıymetli şeylerden birisi, birisinin kendi kişisel tarihine tanıklık etmek olabilir.

V. C: Peki, hepiniz farklı şehirlerden geldiniz İstanbul'a. Yenecek misiniz İstanbul'u? Nasıl düşünüyorsunuz?

D. B: Umarız.

V. C: Nasıl bir deneyim İstanbul'da olmak, burada birbirinizi bulmuş olmak? O bulma serüvenleriniz... Okul ve İstanbul sadece bir mekan olarak değil, aslında bir karakter olarak da bizi dönüştürüp şekillendiriyorlar. Sizi bu anlamda İstanbul nasıl şekillendirdi?

İ. H. A: Ya ben İstanbul'a Antalya'dan geldim. Galatasaray için geldim. Üniversiteyi kazanıp taşındım buraya ve İstanbul'a gelmek için aslında ben biraz Galatasaray yazdım. Hani sosyoloji hayalimde olan bir şey değildi ama...

V. C: Hepimiz. İstanbul'u tercih ettik, sonra okul baktık.

İ. H. A: Gerçekten önce İstanbul'u tercih ettim, sonra okul baktım, sonra bölüm seçtim gibi oldu ve o yüzden de gerçekten bazı beklentilerle geldim. İstanbul benim beklentilerimi karşıladı da aslında birçok noktada. Buraya gelirken gerçekten böyle bir şehir olarak da burayı deneyimlemek istiyordum yani. Konserinden sergisine, işte kalabalığından boş sokaklarına kadar böyle deneyimsel bir şey için buraya geldim. Ve gerçekten de yolda tanıştığım insanlar, gittiğim yerler beni tatmin etti.

V. C: Biz İlkay'la aslında çocukluk arkadaşıyız. İlkay benim elime doğdu. Ben 12 yaşında falandım. Buluşmamız da İstanbul sayesinde oldu. Sadece Galatasaray'ı değil aileni de tercih ettin. Benay, sen de Bursa'dan geliyorsun.

B. T: Evet doğru. Biz de Doğa ile çocukluk arkadaşıyız.

D. B: Sayılırız kesinlikle.

B. T: Yani ben de Bursa'dan geliyorum. Ben aslında daha çok üniversiteyi mi tercih ettim diyebilirim ama bunun bir altında kesinlikle buranın, bu üniversitenin İstanbul'da oluşu da beni çok fazla etkilemişti büyük ihtimalle.

V. C: Güzel Sanatlar Lisesi mi okudun sen yoksa?

B. T: Yok, ben Anadolu Lisesi çıkışlıyım. Ben ortaokul sonundan beri aslında resim okumak istiyorum. O yüzden hep çabaladım yani resim konusunda. Fakat olmadı bir noktada. Lise döneminde geç kaldım diyebilirim. O dönemde Anadolu lisesi kazandım ve orada okudum. Sonrasında tekrar bu hayalimin devam ettiğini fark ettim, artık üniversite sınavı geldiğinde de. Sonrasında bir üniversite sınavı oldu ve çok mutluydum girerken. Beni çok güzel, benim kadar çalışan ve bu işe gerçekten gönül veren insanlar karşılayacak diye beklerken... Tabii ki bir noktada o tarz insanlar karşıladı ama bazen de hayal kırıklığı olduğu dönemler oldu bende açıkçası.

V. C: Sonrasında yolda... Nedir o hayal kırıklığı?

B. T: Aslında hayal kırıklığı gibi de değil de böyle okul içerisine girdiğimde sanki çocukluktan gelen bir şeyden dolayı böyle hissetmiştim. Yani dönüp baktığımda sanırım her şey bana böyle altın tepsiyle gelecek; işte arkadaşların şu, bu şu şekilde öğreneceksin falan gibi gelmişti ama öyle olmuyormuş ve bunun zorluğu belki de bana böyle hissettirdi.

V. C: Üniversite biraz böyle öğrenmeyi öğrendiğin bir yer gibi değil mi?

B. T: Evet, her şeyin bana kaldığını bir noktada anlamış oldum o iki sene içerisinde. Sonrasında zaten tüm ilerlememi, kendi üretimimi nasıl seçmem gerektiğini falan bunların hepsini idrak ettim.

V. C: Katılıyorum.

D. B: Deneyime tamamen katılıyorum.

V. C: İstanbul ve üniversite nasıl değiştirdi, nasıl seçtiniz buraları demiştik.

D. B: Ya ben Ankara'dan geldim. Ankara'da, Ankaralılar bilir, böyle çok fanus hayatıdır. Hep aynı insanları görürsün, hep aynı kafelere gidersin. Kızılay vardır sadece hayatında ve Tunalı vardır gibi bir hayattı. O yüzden artık Ankara'dan bıkmıştım ve tükettiğimi hissediyordum. İstanbul olması... Tabii ki Mimar Sinan'ı biliyordum ve Mimar Sinan'da okumak isterdim ama bu şekilde başlamadı. Biraz böyle olduğum alanı terk etmek, değiştirmek ve yeni şeylere açık olmakla başladı galiba. Ama İstanbul'a geldiğimde de, yani ben buraya aşık oldum diyebilirim. Çok sevdim çünkü böyle iki senede evim var, harçlığım var, okula çok yakın; İstanbul çok güzel bir yer. Böyle sürekli merak edip "Burada ne var, burada ne var? Bu şehir nasıl hiç bitmiyor?" gibi güzel şeyler yaşadım ve İstanbul'a geldiğim için bayağı mutluyum.

İ. H. A: Bir de şimdi şey bana bir mantıklı geldi senden dinleyince. Ankara'dan geldin ya zaten iki yer var; bir İstanbul var, bir Ankara var. Ben mesela Antalya'dan Ankara'ya da gidebilirdim ama senin için gerçekten de sadece bir İstanbul varmış yer değiştirmek için gibi hissettirdi bana şu an.

D. B: Bir de şey çok farklı bir deneyim şimdİ. H. A:nkara'daki hayatta, sonuçta aile hayatı diye bir hayat yaşıyoruz ya sürekli olarak. Birazcık da yanımda kimse yokken böyle bir şehre gelip nasıl davrandığımı da görmek istedim. Hani kendimi de merak ediyordum; nasıl durumlarda nasıl bir insanım diye ve bence kendime güzel kanıtladım.

İ. H. A: Tebrikler.

D. B: Çok sağ olun.

V. C: Peki üniversite, öğrenmek... Sizi tatmin etti mi? Benim dönemimde Gülçin Aksoy vardı ve okuldaki yirmi dört saat açık tek atölyeydi. Burada sen de dedin ya "Bize bir şeyler öğretecekler zannediyordum ama öğrenmek isteyen kişi sen olmalıymışsın." Gülçin Hoca alanı iyi açtığı bir yerden iyi bir deneyim yaşatıyordu herkese, öğrencilerine ve örnek olduğunu ben şu an fark ediyorum. Siz bu anlamda okuldan neler öğrendiniz, neler kattı size? Öyle hocalarınız var mı? Mesela belki Gülçin Hoca'yı çok yakalayamadınız. Ruhu şad olsun.

D. B: Benim var. Şahsen Gülçin Hoca da belli bir dönem bizim atölyemize gelip hocalık yapmıştı bu arada. Ben okulun ilk kazandığım zaman... Ya şimdi isimlerini de versem mi vermesem mi emin olamadım ama onlar kendilerini biliyorlar. Bir şekilde bazı eğitmenler var; bu eğitmenler işe çok tutkulu ve prensiplerini yıllar geçse de öldürülmeden yaşatabilen insanlar oluyor. Okulda öyle birkaç insana denk geldim ve onlardan eğitim almak benim için keyifliydi. Okul hayatında da sanırım en çok birinci ve ikinci sınıfta öğrendim diyebilirim. Sonra birazcık daha böyle asileşip "Okey, ben alacağımı aldım artık kendimi inşa etmem lazım," gibi bir tarafa gitti benim için.

İ. H. A: Bende pek öyle olmadı biliyor musun? Tam tersi ben üniversitemin son iki senesinden o kadar keyif aldım ki böyle bitirirken çok üzülerek bitirdim. Çünkü bizde de ilk iki senede sosyoloji eğitiminde zorunlu derslerin oluyor. Son iki senede de seçmeli derslere ve kendi istediğin şeye yöneliyorsun. Aslında senin "kendimi keşfetmek için uzaklaştığım" dediğin noktada ben kendimi keşfetmek için okula yakınlaşıyordum. Çünkü iletişim okumaya da ben o zaman başlamıştım ve sinema ağırlıklı bir iletişim eğitimi aldım ben de. Ve "Gerçekten ben bunu yapmak istiyorum, ben bu insanlarla çok mutluyum," dediğim nokta benim üniversitemin son iki senesiydi. Yani en sevdiğim hocalarımla tanıştığım, yakın olduğum ve gerçekten "Ben buradan gitmek istemiyorum şu an," dediğim ve ertesi hafta mezun olduğum bir dönemdi benim için.

B. T: Benim de Doğa'ya çok benzer bir şekilde ilerledi aslında. İlk iki senede bayağı bir şey cebime attım gibi hissediyorum böyle sürece dönüp baktığımda. Sanki o dönemler bir şeyleri cebime topladım ve üçüncü ve dördüncü sınıfta da... Hala devam ediyorum bu arada. Üçüncü ve dördüncü sınıfta da artık onları böyle bir pratiğe dönüştürme durumuna çevirdim gibi geldi. O yüzden en çok öğrendiğim ilk iki sene diyebilirim.

V. C: Ben şunu kendim için söyleyebilirim: Üniversitede okurken ya da yaşarken birilerine ihtiyaç duyuyorum var olabilmek için. Bir dayanışmaya ihtiyacım oluyor. Bu yüzden böyle bir şeyler üretiyorum, birbirimize bizi bağlayan bir şey olsun diye Arabesk Fanzin'i çıkardım. "Cumartesi Ertesi" diye bir dergi çıkardık online. Aslında o benim arkadaşlık kurma biçimim. Bir yandan da yani hayatta kalma biçimim. Çalışıyorum, bunlar bir iş, para kazanıyorum. Diğer yaptığım Arabesk Fanzin, Cumartesi Ertesi ya da başka işler, kendim için yaptığım işler tamamen kendim zamanımı satın alıyorum ve bunları yapıyorum gibi oluyordu. Sizi burada bir üretme motivasyonunuzu, bir yan yana durma motivasyonunuzu sağlayan şey ne? Var olmak mı? Nedir oradaki dayanışma pratiğiniz?

D. B: Dediğin şeye tamamen katılıyorum. Hani dedin ya "arkadaşlık kurma biçimi", gerçekten sanırım şu zamana kadar her seferinde böyle olmuş olabilir. Çünkü yani arkadaşlıkta böyle bazı değerler oluyor ya; birbirine güvenmek, anlayışlı olmak, sabırlı olmak. Bence iş yapma da buna çok benzer değerlere sahip. Ve yani biz böyle Benay ile ilk Kıymık ile başladık. Tabii başka takım arkadaşlarımız da var ama Kıymık Fanzin'den sonra kulübün içindeyken de mesela benim kulüpte en çok sevdiğim şey şu oldu: Hepimiz farklı bölümler okuyan ve farklı kafa yapılarında, farklı ailelerde yetişmiş insanlar olarak; orada hepimiz bir şekilde bulunduğumuz alana tam olarak oturmayan tipler olarak bir şekilde birbirimizi anladık ve bunu konuşarak da anlamadık açıkçası. Biz belki 15-20 etkinlik sadece yan yana durmaktan keyif alarak bir şeyler yapmaya başladık. Ve bir yere uyumlanamadığında, uyumlanamayan insanlarla uyumlanmak çok güzel bir şeymiş açıkçası.

İ. H. A: Buna kesinlikle çok katılıyorum çünkü mesela Dirmit'in de, kitap kulübünün de başlaması çok buna benzer bir şeye dayanıyor benim için de. Ben okuldan bir arkadaşımla kurdum kitap kulübünü. Biz okuldayken her gün görüşüyorduk, hep beraberdik zaten ve mezun olduktan sonra, ben işe başladıktan sonra benim tekrar birileriyle beraber olma ihtiyacım oldu. Çünkü ben işteki insanlarla baktım ki aynı arkadaşlığı, aynı şeyi kuramıyorum. Okula da gitmiyorum her gün. Benim yine bir grupta, bir yerde var olma ihtiyacım var diye düşünerek biz de böyle bir şeye giriştik mesela. Arkadaşlık onun temelinde olan bir şey. Ve bu arkadaşlığı bir işe, bir üretime ve bir sonuca bağlama şeyi beni çok motive etti. Ve bu üretim sürecine başka insanları da dahil ettik. Bahsetmiştim zaten; iletişim beni çok motive ediyor. Geri dönüş almak, konuşmak... Bunların hepsini başardığımız noktada gerçekten tatmin de olduk.

B. T: Evet, o şeye çok katılıyorum gerçekten. Kulüpte mesela, atıyorum biz kimseye bir görev atamadan, oradaki insanların kendi çalışma disiplinini sevdiğimiz için bir arada bulunduğumuzdan hem arkadaşlığımızın kuvvetlenmesi hem de işin bize güzel sonuçlar doğurması çok olası oldu bu durumdan dolayı. Bu şekilde.

V. C: Çalıkuşu grubu... Ben sizi daha fazla görmek istiyordum, "Böyle bir şey yapalım," dedim.

D. B: Bahane olarak iş yapıyoruz görüşmek için.

V. C: Peki zor hiçbir şey mi yok ya? Barınmak mesela zor değil mi? Yurt dışına gitmek istemiyor musunuz? Kaçalım bu ülkeden... Korkularınız yok mu?

D. B: Ya benim sürecim biraz farklı oldu da zor şeylerde de güzellik görmeye başlıyorsun sanırım. Çünkü böyle bir süre evde yaşadım, bir anda böyle evsiz kaldığım garip bir zaman oldu. Yurda gittim ve yurtta böyle hayatım boyunca yanımda görmek isteyeceğim insanlarla tanıştım. O yüzden böyle zorluklar var tabii kİ. H. A:ma zorluklar genelde beraberinde çok ilginç güzelliklerle geldi benim için en azından. Benim sürecim de böyle.

İ. H. A: Şeyi hatırlattın bana ya, çok böyle klişe bir fotoğraf var ya; kaldırım taşının arasından çiçek çıkıyor falan. Gerçekten öyle bir şey. Zorluk bence öyle bir şey yani; kendini gerçekleştirebilen ve üretmeye motivasyonu olan insanlar gerçekten o kaldırımı yarıp içinden çıkıyor bir şekilde. Kardelen de öyledir yani, karın içinden çıkar. O yüzden zorluk beni çok korkutmuyor. Tabii ki burada yaşamanın anksiyeteleri var hepimizin yaşadığı; paramız bize yetecek mi, kiramızı ödeyebilecek miyiz, iş bulabilecek miyiz? Gerçekten var ama yaşadığım hayattaki o küçük tutunduğum şeyler ve insanlar galiba beni o kadar mutlu ediyor ki ben bu zorluklara boyun eğip "Tamam ya hadi vazgeçtim gidiyorum," diyemiyorum. Bu zorluklar da bizi bir yerden bağlıyor birbirimize. Yani dayanışmayı sağlayan şey de o. Benim bir çantam var ve ben bu çantayı tek kolumda taşımıyorum; sırtıma alıyorum, iki kolumda taşıyorum gibi hissediyorum böyle insanlarla aynı zorluğu paylaştığımda.

B. T: Zorluktan doğan güzelliğe aşırı inanıyorum gerçekten. Bir de geriye dönüp baktığımda o zorluk içerisindeki galeyanlarım da benim aşırı hoşuma gidiyor. Dönüp bakıyorum ve üç sene Mimar Sinan'ın yurdunda kaldım, kız yurdunda. Ve orada gerçekten şu an baktığımda o kadar güzel arkadaşlık bağları edindim ve beraber üretim de yapıyoruz ki bu çok şahane bir şey bence. Arkadaşınla çalışmak... Yani bunu düşündüğümde oradaki, o dönemlerde o kadar şikayet ediyordum ki; "İşte ya şurada kalıyoruz, yaptığımız şeye bak," falan filan. Ama şu an dönüp baktığımda o kadar iyi şeyler başarmışız ki aslında. Yani öyle bir dinamikte birbirimizi bulmamız bile benim için büyük bir başarı yani. Bunlardan aslında çok memnun oluyorum.

D. B: Bir de o zorlukların böyle karakterine kattığı bir direnç oluyor ya; hani böyle zoru görmenin verdiği direnç. Ben o şeyi de çok beğeniyorum. Hani mesela bazen hani şey derler ya "zorluk görmemiş insan şımarıklığı"...

İ. H. A: Dayak yememiş insan şımarıklığı.

D. B: Yok yani var çünkü o direnç oturmuş ve gitgide o direnç güçlendikçe de... Mesela bence kendime en çok bulduğum işleri hayatımın en problematik zamanlarında yaptım.

İ. H. A: Gerçekten çok katılıyorum buna ya. Sokaktan kedi sahiplenirsin, o kadar az hastalanır ki hayvan. Gidersin cins kedi alırsın; nazlıdır ve bir sürü kalıtsal hastalığı vardır. Gerçekten sokak kedisi olmak başka bir şey, direnç katan bir şey.

V. C: Sosyalist olduğum için ben… Sınıfsal diyorum. Yok ya, yani ben kendi bu yaşımdan, 90'lıyım; 30'larında biri olarak bu yaşımdan sesleniyorum. Bazen gerçekten gücün çok bitiyor. Bir de kendinden beklentin de giderek galiba yükseliyor. O yüzden zaman zaman sizin bu neşenize, bu inancınıza gıpta ediyorum. İhtiyacım oluyor açıkçası.

D. B: Ama sen bizi o yüzden seviyorsun sanki biraz; böyle gençlik, güzel enerjiler... Yine dede yaptın kendini.

V. C: Çok tatlısın. Peki şunu soracağım: Ülkenin dalgalı bir ruh hali var. Bir gün bir şey oluyor, ertesi gün başka bir şey... Buralarda özellikle çok fazla "yurt dışına kaçalım, gidelim" hevesleri oluyor. Zaten herkes de benim etrafımda en azından bir yurt dışına kapak atmanın yollarını arıyor. Çok uzun zamandır bir göç de var; Berlin mesela Kadıköy gibi şu an. Siz kaçalım gidelim diyor musunuz? Henüz hevesleriniz, heyecanlarınız var mı?

İ. H. A: Ben şu an demiyorum ya. İleride der miyim onu da bilmiyorum. Ama burada yaşamayı gerçekten çok seviyorum. Burada birilerine dokunuyor olduğumu hissetmek ve insanların da bana dokunuyor olduğunu hissetmek beni gerçekten burada kalmak konusunda da motive ediyor. Yani sırf üretmek değil... Ama tabii bir yandan da belki bir yıllık süreci düşünüyorum ben şu an. Beş yıllık, on yıllık süreçlerde ne düşüneceğimi ben de bilmiyorum.

B. T: Ben biraz şey tarafındayım sanırım: "Kaçalım ama geri dönelim," olur mu? Çünkü oradan, yani bilmiyorum şu an buradan, Türkiye'den uzaklaşıp gitsem ve başka bir yerde hayatımı devam ettirmeye çalışsam bu bana biraz açıkçası korkunç geliyor. Özellikle şu dönemde. Ama bundan beş sene sonra oturup konuşsam bunu der miyim bilmiyorum mesela.

D. B: Ben de daha buradaki yapacağımız şeyleri yaptığımızı hissetmiyorum. O yüzden böyle denemeden gitmek istemiyorum. Bir de bu ülkeyi de seviyorum ya.

B. T: Ben de seni seviyorum.

D. B: Daha güzel olabilir ama bence yapacağız.

V. C: Vatanperver gençler çıktınız ya.

B. T: Umut saçıyoruz ama değil mi?

İ. H. A: Ben bir noktada kendimi vatanperver de görüyorum. Mesela ben akademisyen olmayı gerçekten çok istiyorum ya da isterdim. Ama burada akademisyen olursam memuriyeti kovalayacağım, düşük maaşlarla çalışacağım, "kadro açıldı mı açılmadı mı" derdine düşeceğim. Ama aynı zamanda da Türkiye'de yaşayan gençlerin de aslında hayatına dokunan bir öğretmen olacağım belki de. Ama gidip Fransa'da ben yüksek yapsam, doktora yapsam ve orada kalsam oradaki bir gencin hayatına ne kadar dokunabilirim bilmiyorum. Galiba bende de bir "savior" şeyi var yani; bir kurtarasım insanları, iletişime geçesim falan var. Öyle bir noktadan da burada olmayı seviyorum.

V. C: Tam olarak o yüzden bu grup, Çalıkuşu grubu... Hepiniz birer küçük Feride olarak Yozgat'a, Tokat'a gideceksiniz. Umarım devamı da gelir. Teşekkürler katıldığınız için.

D. B: Biz teşekkür ederiz.

V. C: Teşekkürler, Çalıkuşu programının sonuna geldik. Ben Vardal Caniş.

D. B: Ben Doğa Batır.

B. T: Ben Benay Tunç.

İ. H. A: İlkay Helin Akkaya.

V. C: Hoşça kalın.